Siyasal İletişim Enstitüsü

  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

Yorum

Obama'dan Liderlik Dersleri

Obama'dan Liderlik Dersleri

Obama’nın karizmatik kişiliği ve başkanlık yarışında yürüttüğü seçim kampanyası, üst düzey yöneticilere önemli liderlik dersleri vermenin yanı sıra pazarlama stratejileri ile nasıl başarılı olunacağının emarelerini de içermektedir. 20. yüzyıl liderlik anlayışında, lider çevresinden saygı bekler, hiyerarşik ilişkilere önem verir, çalışanlarını bir kaynak olarak görür, yerel bir kafa yapısı ile ve “büyük bir lider” olarak çalışır. Harvard Business School profesörü Bill George’un “ben odaklı” olarak nitelendirdiği bu liderlik biçimi paraya, güce ve şöhrete odaklanır. Bununla birlikte günümüzde bu liderlik anlayışının pek çok büyük markayı piyasadan sildiği de gün gibi ortadadır. Küresel ekonominin yeni rekabetçi yapısı, örgütün yönünün tek bir bireyin bakış açısı ile belirlenmesini engellemiştir. Buna rağmen Bush’un ve McCain’in liderlik vasıfları tam da bu anlayışla örtüşür.

Biz odaklı bir liderlik

Barack Obama’nın liderlik stili ise “biz odaklı” bir felsefeye dayanmaktadır. Obama’nın seçim kampanyasında tabana yayılmış bir hareket söz konusudur. Obama’nın tüm çalışma ekibi tek bir amaç etrafında toplanmıştır ki, o amaç da Obama’yı başkan olarak seçebilmektir. Obama, ekibi içerisinde yalnızca bir karar verici olarak görülmemekte, aynı zamanda vizyon sahibi ulusal bir lider imajı çizmektedir. Harry S. Truman’ın popülerleştirdiği basmakalıp “iş bende biter” (the buck stops here) bakış açısı Obama’nın yaklaşımıyla ters düşmektedir. Obama geçmişte pek çok başkanın yaptığı gibi vizyonunu ortaya koymuş, fakat bunu evlerinde oturan her bir Amerikalının içselleştirebileceği şekilde anlatmıştır. Obama’nın kişisel karizması, dinleme ve halka konuşma becerileri, daima pozitif ve sakin tavırları ile saygı uyandıran yaşam tarzı oy verenlerin ilgisini çekmiştir. Obama ve ekibi de bu ilgiyi somut bir desteğe çevirmiştir. Pek çok Amerikan vatandaşı gönüllü olarak zaman ve parasını bu kampanyaya yatırmıştır. Obama halkın beklentilerine yanıt veren değişim sloganını, özellikle internet yoluyla (ki bu aşamada web siteleri, bloglar ve hatta kullanıcının ürettiği içerikler bile kullanılmış ve Obama daha önce hiçbir politikacının kullanmadığı ölçüde internetten faydalanmıştır) tüm vatandaşlara ulaştırmayı hedeflemiştir. Milyonlarca Amerikalı e-postalarında Obama’dan kişisel mesajlarla karşılaşmışlar ve görünüşe göre onunla kişisel bir bağ kurmuşlardır. Obama misyonunu oluşturmuş, hedef kitlesini ve bu kitlenin değerlerini iyi analiz etmiştir. Amerika’nın belki de en çok ihtiyaç duyduğu liderlik tarzını ahlaki ve etik liderliği benimsemiştir. Rakiplerinden (hem Clinton hem de McCain) daha akıllıca hareket etmiş, her ikisine de saygı göstermiş, her nekadar ateşli bir konuşmacı olsa da onlarla kamuoyu önünde kavgadan kaçınmış ve Müslüman olduğu, teröristlerle beraber takıldığı yakıştırmaları karşısında da serinkanlılığını korumuştur. McCain’in yaptığı hataya düşmemiş etrafında spekülasyon yaratacak sürpriz isimlere yer vermemiştir.

Obama’nın karşılaşacağı güçlükler

Bununla birlikte Obama’nın yüzleşmek zorunda olduğu önemli güçlükler bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi elbette ekonomik krizdir. Chief Executive dergisinin 751 üst düzey yönetici (CEO) üzerinde yürüttüğü çalışmada yöneticilerin %74’ünün Obama’nın başkanlığının sonuçlarından endişe duyduğu bulunmuştur. Yöneticilerin yalnızca %19’u McCain politikaları için endişelenmektedir. Yöneticiler özellikle Obama’nın öngördüğü vergi politikaları ile finans ve mali politikalarından kaygı duymaktadırlar. Dolayısıyla Obama’nın hangi politika ve yaklaşımın iş sektörü için en iyi olacağını iyi tartması gerekmektedir. Bundan sonra atacağı adımlar onu başarılı bir başkan adayından etkili bir dünya liderine taşımak zorundadır. Obama’nın karşısında yalnızca Amerikalı seçmenler değil, tüm dünya ve hatta Amerikan karşıtı gruplar da yer almaktadır. Dünya sahnesinde ekili olabilmek için işbirliğine dayalı ilişkiler geliştirmesi gerekmektedir. Obama’nın önümüzdeki süreçte uygulayacağı politikalar, onu diğerlerinden ayıracak kişisel başkanlık tavrını ortaya koyacak ve umarım herkesi kucaklayan liderlik tarzı pek çok başarılı yönetici için örnek olmaya devam edecektir.

Özgür Uğurluoğlu: Hacettepe Üniversitesi Araştırma Görevlisi
(
http://www.radikal.com.tr)

 

 

2010 yılbaşı için erken yazı

2010 yılbaşı için erken yazı

Artık yeni bir umudumuz var. Bu gündemin 2011’de şaşırtıcı olmaması.

Not: Bu yazı 2009 yılı sonunda yazılması temenni edilen bir yılbaşı yazısıdır.
Gerçek olaylar ve kişilerle ilgisi maalesef olamayabilir.

 

Yurtdışındaki algımızı biz ne kadar algılıyoruz?

  Yurtdışındaki algımızı biz ne kadar algılıyoruz?

Günlük yaşamımızda sıklıkla gördüklerimizi, yaşadıklarımızı, her gün karşılaştıklarımızı zamanla kanıksayabiliyoruz. İlk başlarda şaşırtıcı gelen bazı noktalar zaman geçtikçe alışılagelmiş bir hale gelebiliyor. Böyle anlarda dışarıdan tarafsız bir göz pek çok noktayı farklı görmemizi sağlayabiliyor. Başka bir deyişle, kendimizi anlamak için her gün içimizde olanların değil, olaylara uzaktan bakabilenlerin bakış açıları daha faydalı olabiliyor. Benzer bir gözlemi, Türkiye’nin yurtdışındaki algısı ve bunu değiştirmek için attığımız iletişim adımları için yapabiliriz. Gerek yabancı müşterilerimiz, gerek yurtdışındaki meslektaşlarımızla sık sık Türkiye ve Türkler ile ilgili konuşuyoruz. Gerçekten zaman zaman öyle noktalara dikkat ediyor, öyle basit ama faydalı geri bildirim veriyorlar ki, fark etmediğimiz pek çok konuya dikkat çekiyorlar. Bu deneyimden yola çıkarak, ülkemiz hakkında böyle “taze” bir bakış açısı yakalamak ve Türkiye’nin yurtdışından algısını daha iyi anlayabilmek için kapsamlı bir çalışma yaptık.

Çalışmanın amacı, Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği (IPRA)’nın yabancı üyelerine e-mail aracılığıyla ile yolladığımız anketlerle, Türkiye’yi ziyaret edenler ve etmeyenlerin algı farklılıklarını ortaya koyabilmek. Araştırma sadece IPRA üyelerine uygulandığı için genellenebilirliği (external validity) sınırlıdır. Buna karşın, IPRA’nın Nijerya’dan Mısır’a, Amerika’dan Avustralya’ya, Arjantin’den Endonezya’ya pek çok ülkeden üst düzey iletişimcinin üye olduğu bir organizasyon olduğunu düşünürsek, bu örneklemle yapılan bir çalışmanın bize konuyla ilgili önemli bir “sezgi” sağlayacağına inanıyoruz.

Yaptığımız bu araştırmanın ortaya koyduğu en önemli gözlem, kimi “yabancı gözlerin” ülkemiz hakkındaki oldukça olumlu algısına karşın, kiminin oldukça olumsuz bir algıya sahip olması oldu. Türkiye’ye karşı “tarafsız” durduğunu ifade edenler yok denecek kadar az.

Yurtdışından bize bakış açıları arasındaki bu önemli farkı, Türkiye’yi daha önce ziyaret etmiş olanlar ve olmayanlar arasında gözlemleyebiliyoruz. Çalışma, ülkemize daha önce gelmiş olanların algısının çok olumlu olduğunu ortaya koyuyor. Buna karşın, henüz Türkiye’yi ziyaret etmemiş olanlar, bütün çabalara, atılan adımlara, yapılan çalışmalara rağmen ülkemiz hakkında olumlu düşünmüyor.
Başka bir deyişle, biz her ne kadar kendimizi anlatabilmek için reklamlar yapsak, etkinlikler düzenlesek de etkimiz karşımızdakilerin algılayabildiği kadar oluyor. Bu algıyı da sanıldığının aksine, bizim kendimizi tanıtmamız için attığımız adımlar değil, karşımızdakilerin bizi anlamak için attığı adımlar olumlu yönde şekillendiriyor. Bu konuda atılabilecek en önemli adım ise, tabii ki ülkemizi ziyaret etmelerini sağlamak.

En önemli iletişim, Türkiye’yi ziyaret etmek

Türkiye’ye gelenlerin görüşlerinin geldikten sonra değişip değişmediğini anlayabilmek için bu araştırma kapsamında iki farklı yöntem kullanıldı. Bunlardan birincisi kapsamında, Türkiye’yi ziyaret etmiş olanlara gelmeden önceki ve geldikten sonraki görüşleri soruldu. Bu görüşler arasında değişim olup olmadığına bakıldı. Her ne kadar bu soruyu cevaplayan katılımcılardan bazıları Türkiye’ye gelmeden önceki düşüncelerini net olarak hatırlayamıyor olsa da, pek çoğu Türkiye ziyaretlerinin görüşlerini olumlu yönde değiştirdiğini ifade etmiş.

Araştırma kapsamında kullanılan bir diğer yöntem kapsamında ise, Türkiye’yi ziyaret etmemiş olanlar test grubu (test sample) olarak kabul edildi. Türkiye’ye gelenlere ve gelmeyenlere bazı ortak konular hakkında fikirleri sorularak (kültürel zenginlik, güvenlik gibi) cevaplar arasında farklılık olup olmadığına bakıldı.
Sonuçlar, tartışmaya yer vermeyecek şekilde Türkiye’yi ziyaret edenlerin hemen her konuda ülkemiz hakkındaki algısının daha olumlu olduğunu ortaya koyuyor.

Araştırmanın ortaya koyduğu bir diğer önemli sonuç ise, Türkiye’yi ziyaret edenlere sorulan “en çok neyi sevdiniz?” sorusuna, beklenenin aksine, doğa’ ve ‘tarih’ cevaplarından daha çok ‘yemekler’ ve ‘insanlar’ yanıtlarının verilmesi oldu.

Pek çok konuda olduğu gibi turizm iletişim çalışmalarında da ezbere hareket edebiliyoruz. Ülkemizi ziyaret edip otelden dışarı çıkmayan turistlerin nispeten az gelir kazandırdığı, bu yüzden de üst gelir grubuna yönelik turizm iletişimi yapılması gerektiği bir gerçek. Buna karşın, her ne şekilde olursa olsun ülkemize gelen turistlerin Türkiye hakkında olumlu bir algıyla ayrıldığı ve bunu ağızdan ağza etrafındakilerle paylaştığını da göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Konuyla ilgili yaptığımız çalışma bir tez çalışması veya bir üniversite için hazırlanan bir makale olmadığı için, bilimsellik konusunda geçerliliği sınırlı olabilir. Ancak, bu çalışmanın, genel hatlarıyla durum analizi yapmak, çerçeveyi doğru çizip teşhisi doğru koyabilmek için önemli bir yol gösterici olacağına inanıyoruz.
Kaynak:
http://www.globaltanitimblog.com/?cat=26
 

 

Demokrasi Ve Özel Sektör

Demokrasi Ve Özel Sektör

Aralık 2008. Paris’te barok bir salon. Duvarlardaki tablo ve heykellerden Avrupa’nın geçmiş ihtişamı, dev ekrandaki grafiklerden gelecek ihtirasları yansıyor. Tepedeki vitraylı kubbeden içeri süzülen gün ışığında iyimser ve kötümser düşüncelerin renkleri birbirine karışmakta. Basına kapalı bu üst düzey toplantıda Barroso Avrupa iş dünyasının temsilcileriyle derin bir görüş alışverişi gerçekleştiriyor. Protokol kasvetinden, şarklı siyasetçi kasıntılığından ve ekonomik güç gösterisinden uzak, akılcı ve samimi bir devlet-özel sektör istişaresi.

Özel sektörünün sesi
Aynı Avrupa iş dünyası heyeti Elysèe Sarayı’nda Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ile de toplantıdaydı. Her altı ayda bir AB dönem başkanı ülkede benzer etkinlikler gerçekleşiyor. Berlin, Madrid, Roma, Londra, Stockholm... Her AB başkentinde en üst düzey siyasi görüşmeler; Avrupa siyaset gündeminin ele alındığı toplantılar; Versailles, Buckingham, Alcazres, Belvedere sarayları gibi mekânlarda ekonomi ve siyaset dünyasını bir araya getiren sosyal etkinlikler...
Söz konusu olan Avrupa özel sektör camiasının kurduğu BusinessEurope isimli kuruluş(*). Avrupa Özel Sektör Konfederasyonu. Merkezi Brüksel’de. Ellinci yılını 2008’de doldurdu. Avrupa bütünleşme süreciyle yaşıt. AB kurumları ve hükümetleri tarafından resmen Avrupa özel sektörünün temsilcisi olarak tanınıyor. Kendisi ise resmi değil, gönüllü üyeliğe tabi bir sivil toplum kuruluşu. BusinessEurope bir çatı örgüt. Üyeleri ulusal özel sektör temsil kuruluşları. Arkalarında yirmi milyon civarında Avrupalı şirket ve 107 milyonu aşkın çalışan var. Üye kuruluşların ülkeleri AB’nin 27 üyesi artı Norveç, İsviçre, İzlanda ve Türkiye.
Üyelik koşulları arasında Avrupa standartlarında sivil toplum nitelikleri öncelik oluşturmakta: gönüllü üyelik ilkesi, siyasi partilerden bağımsız konum, ulusal ekonomide yüzde otuz seviyesi üstünde bir artıdeğer temsili, gelişmiş kurumsal yapı, etik duyarlılık ve uluslararası saygınlık. Türkiye’den iki kuruluş, TÜSİAD ve TİSK 1987’den beri Avrupa iş dünyasının tam üyesi.

Devlet sivil toplumun hizmetinde
Özel sektör Avrupa’da demokrasinin gelişmesiyle eşzamanlı bir olgu. Magna Carta’dan Fransız Devrimi’ne ve AB projesine uzanan evrimde ekonomik büyüme, sosyal kalkınma ve demokratik gelişim arasındaki karşılıklı etkileşim önemli. Bazen çelişkiler ve çöküntüler üretebilen bu süreç, insanlık tarihinde şimdilik en iyi işleyen rejim olarak Batı demokrasisini 21. yüzyıla taşıdı. Gelişmiş demokrasilerde, arkasındaki insan, sermaye ve teknolojik yenilik gücü ile özel sektör toplumsal yaşamın özüne ait. Buna şirketlerin ve çalışanlarının ödediği vergilerle işleyen devlet sistemi de dâhil. 
Çağdaş demokrasilerde devlet hizmetkârı olduğu toplumu karar sürecine katarak kendisi için en güvenli yolu seçiyor. Alınacak kararlardan etkilenecek olan kesimlere danışılıyor. Kararlar onlardan gelen katkılarla oluşuyor. Her zaman toplumun farklı kesimleri arasında tam bir denge veya uzlaşma bulunamasa bile, çoğu zaman sorunlar daha saydam bir ortamda tartışılabiliniyor hiç olmazsa. Böylece bürokrat ve siyasetçi daha başarılı oluyor. “Ben devletim, siyasi güç bende” benzeri yaşamın faniliğinden kopuk siyasal hastalıklar giderek istisnalaşıyor.
Bu noktada siyaset ve bürokrasiye çok önemli bir sorumluluk düşmekte. Konusuna göre paydaşları belirleme ve onlardan yararlanma görevi. Hangi dernek, sendika, konfederasyon, federasyon, oda, birlik,  kulüp, akademik kurum, lobi, uzman veya vatandaş? Temsil yapısına, bilgi, gücüne, deneyim birikimine ve toplumsal etkisine göre karar vermek gerek. Yasalarla belirlenen bir düzen sivil toplumun doğasına aykırı. Siyasetçi veya bürokrat sivil toplumla iletişim ve işbirliğinde en dengeli ve verimli tutumu takınmak zorunda. Kolay bir sorumluk değil bu. Başaramayacak olan ne siyaset yapsın, ne de gözü üst düzey kamu görevinde olsun.

Lobicilik ötesi
BusinessEurope AB karar alma sürecini gözetliyor, yönlendiriyor, denetliyor. Lobi olmanın ötesinde bir konuma sahip. AB siyasal yapısında resmi olmayan bir temel direk rolü oynuyor. AB Komisyonu mevzuat ve politika önerilerini hazırlar; Avrupa Parlamentosu ve AB Bakanlar Konseyi ortak bir karar mekanizması ile yasama erkini üstlenir. Bu sistem içinde BusinessEurope bir süzgeç işlevine sahip. AB kurumlarıyla iletişim içinde çalışan altmış çalışma grubu var. Bunlara üyelerden gelen 1200 kadar uzman katılıyor. Vergi, çevre, ABD, Çin, Rusya, eğitim, yeni teknolojiler, enerji gibi farklı alanlarda Avrupa özel sektörünün ortak görüşü belirleniyor. Ayrıca Avrupa Sendikalar Konfederasyonu ve BusinessEurope sosyal politika alanında bir ortak mevzuat önerisi üzerinde uzlaşırsa, AB Bakanlar Konseyi Maastricht Antlaşması uyarınca bunu onaylayarak yasaya dönüştürüyor. Tabii Avrupa iş dünyası içinde ülkeler veya sektörler arasında bir konuda ortak görüş oluşamıyorsa, BusinessEurope da sessiz kalıyor doğal olarak.
Avrupa özel sektörü en teknik seviyeden en geniş kapsamlı siyasetlere uzanan bir yelpazede etkili olabilmekte. Örneğin AB’nin bu yüzyıldaki temel hedeflerini belirleyen Lizbon Stratejisi BusinessEurope’un bir başarısı olarak görülmekte. Küresel ekonomik kriz karşısında AB politikaları da bu yönde özel sektörün katkısıyla oluşuyor.
BusinessEurope Avrupa özel sektörünün bir nevi NATO’su veya AB Bakanlar Konseyi. Çalışmaları Brüksel’deki genel merkezi ve üyelerinin AB nezdindeki temsilcilikleri tarafından yönetilmekte. Stratejik kararlar altı ayda bir toplanan Başkanlar Konseyi’nde ve genel sekreterlerin katıldığı icra komitesinde alınıyor. Son yirmi yıl içinde bu platformlarda Ömer Dinçkök, Cem Boyner, Bülent Eczacıbaşı, Halis Komili, Güler Sabancı, Aldo Kaslowski, Muharrem Kayhan, Erkut Yücaoğlu, Tuncay Özilhan, Mustafa V. Koç, Pekin Baran, Tuğrul Kutadgobilik, Ömer Sabancı ve Arzuhan Doğan Yalçındağ gibi birçok önde gelen Türk özel sektör temsilcisi etkinlik içinde oldu, Türkiye için çalıştı. Ayrıca az sayıda ülkeden katılımla oluşan bir icra kurulu önemli kararları hazırlıyor. Bu üst düzey gruba seçilenler arasında Türkiye’den Haluk Tükel yer almakta.

Türkiye’ye destek
Türk özel sektörünün BusinessEurope içinde tam üye olarak yer almasının sağladığı birçok artıdeğer var:
1. Türkiye’nin AB sürecinde BusinessEurope üyeliği öncü bir kazanım. Bu kuruluş AB politikalarının kısa ve orta vadedeki yönelimlerinin oluştuğu sisteme dâhil. Türk iş dünyası da bu sisteme tam üye olarak katılıyor.
2. AB içindeki herhangi bir şirketi ilgilendiren mevzuat ve politikaların yüzde 80’i ulusal değil AB düzeyinde kararlaştırılıyor. Gümrük birliği ve müzakere süreci ile birlikte Türk ekonomik yaşamı için de bu orana doğru bir evrim söz konusu. BusinessEurope üyeliği bu çerçevede önemli ulusal çıkarlar içeren bir konum.
3. BusinessEurope çalışma gruplarında Türk uzmanlar ayrıcalıklı bir bilgi ve etki ağına ulaşıyor. Bu sayede AB kurumlarına iletilen Avrupa özel sektörü görüşleri Türkiye açısından da olumlu talepler içeriyor. Örneğin Güney Kore gibi ülkelerle dış ticaret müzakerelerine yönelik AB Komisyonu-özel sektör istişare toplantılarında Türkiye’nin de öncelikleri savunuluyor.
4. Türkiye’nin küresel düzende daha güçlü bir ülke olması için önerilen politikalarda Brüksel’de erişilen ayrıcalıklı bilgilerin katkısı sağlanıyor. Özel sektörün devlete aktardığı bilgi ve görüşlerin değeri pekişiyor.
5. Avrupa iş dünyası çalışmalarına katılım Türkiye’ye olumlu yansıyor. Türkiye’de özel sektörün üretim kalitesi, çalışma koşulları, tüketici hakları ve çevreyi koruma gibi alanlarda Avrupa standartlarına uyumu destekleniyor.
6. Avrupa içinde devlet başkanları, başbakanlar, bakanlar, medya ve kamuoyu karşısına çıkan Avrupa özel sektör heyetlerinde Türk temsilciler de yer alıyor. Hem içerik açısından, hem de simgesel olarak Türkiye’nin girişimci ve hızla kalkınan bir toplum olarak AB sürecindeki güçlü özellikleri vurgulanıyor böylece.
7. ABD, Çin, Rusya gibi ülkelerle olan dış ilişkilerde Avrupa özel sektör heyetlerinde Türk temsilciler de yer alıyor. Bu ülkeler AB sürecinde ilerleyen bir Türkiye’ye daha fazla önem veriyor (Bu ülkelerle ilişkilerimiz geliştikçe de, AB nezdinde değerimiz artıyor).
8. Türk özel sektörünün Avrupa iş dünyası ailesinin bir üyesi olması birçok alana olumlu etkiler yayıyor: uluslararası sermaye hareketlerinden alınan pay, dış ticaret, turizm, ülke markası, teknoloji transferi, sivil toplum kuruluşlarının uluslararası açılımları, teknolojik işbirliği, akademik çalışmalar ve kültürel etkinlikler...
9. BusinessEurope’un üyesi olan kuruluşlar Türkiye adına kendi hükümetlerini olumlu etkiliyor, Türkiye’den gelen heyetlere evsahipliği yapıyor ve kendi toplumlarına karşı Türkiye ile ortak ekonomik çıkarları vurguluyor.
10. Tüm bu etkenlerin bileşkesi olarak Avrupa özel sektörü Türkiye’nin AB üyeliği sürecini destekliyor. Bu destek 1995’te gümrük birliği, 1999’da adaylık statüsü ve 2004’de müzakerelerin açılması kararları yönünde somutlaştı. Son olarak küresel kriz karşısında yenilenen Avrupa özel sektörü önceliklerine de yansıdı. BusinessEurope AB’nin Türkiye ve Balkanlar’a başarılı bir şekilde genişlemesinin Avrupa’nın küresel rekabet gücü açısından gerekli olduğunu savunuyor.
Batı demokrasilerinde özel sektör-devlet ilişkisi bazı sorunlara rağmen genelde saydam, akılcı ve verimli bir zeminde gelişmekte. Türk özel sektörü BusinessEurope üyesi olarak AB sürecinde ayrıcalıklı bir konuma sahip. Bunu Türkiye için artı değere dönüştürme çabası içinde.
Geriye önemli bir soru kalıyor: Türkiye’de devlet-sivil toplum ve devlet-özel sektör ilişkisi hangi hızda gelişiyor?
Eşzamanlı olarak buna bir soru daha ekleniyor: Türkiye’nin AB süreci ve küresel rekabet ortamında yükselişi hangi hızda ilerliyor?

(*) Kuruluşunda Unice olarak tanınan bu kuruluşun ismi birleşik yazılan “iş dünyası” ve “Avrupa” sözcüklerinden oluşuyor: www.businesseurope.eu

 

Siyasette başarıyı “süreklilik” ve “odaklanma” getirir

Siyasette başarıyı “süreklilik” ve “odaklanma” getirir

Siyaset bir güç oyunudur ve kendi kuralları vardır. İktidara aday olan kişi, öncelikle muktedir olduğunu seçmeni nezdinde ortaya koymak zorundadır. Bu bağlamda, kazanmanın ön koşulu gündemi yakalamak, beklentilere cevap olabilecek bir söylem geliştirmek  ve çoğunluğun algısını yönlendirebilmektir. Demokrasi bir çoğunluk sistemi olduğu için, siyaset de ortalamalar üzerinden yürütülür. Kalabalıklara erişmek için iletişimin kolay anlaşılır  ve harekete geçirecek bir tona sahip olması gerekir.

İktidara aday olan parti, seçmenin günlük ihtiyaçlarını anladığı ve sorunlarına çözüm getirme konusunda yetkin olduğunu ortaya koymak
durumundadır. İdeolojik ayrımlar önemlidir, ancak seçim sandığında insanlar, kendilerinin ve ailelerin geleceğini düşünerek tercih yaparlar. Bu yüzden, günlük sorunlara en yakın olan partinin kazanma şansı da daha yüksek olur.

Siyasal iletişim, daha çok propaganda amacıyla yapılır. Bütçelerin büyük bir bölümü seçim döneminde  kullanılır. Genellikle çok ayrışmayan, rakibe saldırmaya veya klişe vaatlere dayanan yaratıcı çalışmalar tercih edilir. Sonuçta, kampanyaların büyük bir bölümü pek fazla işe yaramaz, harcanan paralar da boşa gitmiş olur.  Eski
pazarlama anlayışının egemen olduğu bu yaklaşıma göre, çoğu kez tek taraflı bir iletişim yürütülür.  Reklam kampanyaları aracılığıyla seçmenin inanç, düşünce ve davranışlarını değiştirebileceği varsayılır.  Bu yaklaşım, geçerliliğini yitirmiş olmasına rağmen, hala en yaygın iletişim biçimi durumundadır.

Geleneksel pazarlama anlayışı çerçevesinde, hedef kitleyi etkilemenin
en doğru yolu, büyük ses getiren kampanyalar olarak görülür. Kitle iletişim araçları aracılığıyla, en kısa sürede en yoğun etki yaratılmasına çalışılır. Bu yarışta, büyük bütçeler gerektiği için, egemen partilerin sesi daha yüksek çıkar. Özellikle iktidar partisi, her platformda ön planda kalabilecek bir yapı kurmaya çalışır. Yeni oluşumlar, gönüllülerin desteğiyle tabana yayılmaya çalışırken, mevcut yapı içinde kendilerine yer açmaları mümkün olmaz.

Siyası pazarlamanın tüm unsurlarının kullanıldığı ABD seçimleri, her zaman dünyanın dikkatini çeken, çarpıcı kampanyalarla doludur. Demokrat ve Cumhuriyetçi adaylar, seçim kampanyası öncesinde birbirleriyle yarıştıktan sonra, iki başkan adayı net bir biçimde  ortaya çıkınca sürecin en heyecanlı aşaması başlar.

 Son seçimlerde, McCain, Obama yarışından da hatırlanacağı gibi, bu noktadan sonra kampanya bir aksiyon planı çerçevesinde, karşılıklı hamlelerle devam eder. Bazen atakların sesi yükselir, tonu saldırganlaşır. Ülkenin ortak çıkarları konuşulduğunda, rekabet azalır, işbirliği ve uyum içinde olunduğu hissi verilir. 

ABD'de, seçim iletişiminin en önemli unsurularından birisi, partililerin kaynak
yaratmak amacıyla yaptığı çalışmalardır. Barack Obama'ya destek veren gönüllülerin yoğun çalışması, Obama'nın başkanlık yarışında önemli bir üstünlük sağlamasına katkıda bulunmuştur.  

Ülkemizde, siyasi iletişim konusunda, son dönemin en başarılı partisi,
AKP'dir. Tam anlamıyla, "müşteri-odaklı" bir pazarlama anlayışı üzerinde çalışan parti, seçmenle kesintisiz iletişim kurmak üzere yapılanmıştır. Toplumun her katmanındaki hedef kitleleri tanımlayan, bu bazda bir segmentasyon yaparak, her gruba özel vaatlerle gidecek bir altyapıya sahiptir. Gönüllüler sistemiyle,  bir anlamda "doğrudan pazarlama" yaparak, kişilerle yakın bir bağ kurulması sağlanır. İlişki sürekli ve yakın olduğu için,  partililerin ulaştığı insanların sadakat katsayıları da doğal olarak artar.

 Modern pazarlamanın en önemli araçlarından olan fısıltı gazetesi, "word-of-mouth  advertising", AKP'nin çok kullandığı  bir tekniktir. Sadık gönüllüler, partinin programını, hedeflerini ve aldıkları talimatları tepeden aşağıya doğru yaymaya başlarlar. Piramitin tabanı geniş olduğu için, geniş kitlelere en kısa sürede ulaşılır.  Bircemaat yapısıyla hareket edilebildiği için,  mesajların içeriği de pek fazla sorgulanmaz. "Biz ve onlar" bakış açısıyla, eleştirilere karşı çıkılır. Sadakat yüksek olduğu,  başka alternatif de olmadığı için, AKP "siyasi marka"sı,  bir tekel konumunda varlığını sürdürür.

AKP, araştırma-tabanlı bir partidir. Ölçümler ve istatistikler, partinin söyleminde önemli bir yer taşır. Bu bağlamda, gerek kantitatif ölçümler, gerek tabandan gelen kesintisiz geri bildirim sayesinde, çevrede ne olup bittiğinin farkında olunur. Türkiye ve dünyadaki  basını yakından takip edilir, böylece gündemden kopmadan atak bir iletişim politikası yürütülür. Seçmenin nabzına göre şerbet verilerek, onların kolayca anlayacağı ve en önemlisi anlatabilecekleri bir dille konuşulur. Böylece, yaratılan gündemin dalgalarının yayılması ve genişlemesi için de zemin sağlanmış olur.

AKP seçim zamanı gelinceye kadar, rakiplerine büyük bir üstünlük sağlamayı başardığı için, son kulvarda doğal olarak ortamı yine o belirler. Diğer partiler tepkisel bir söylem geliştirmek zorunda kalır. Örneğin, CHP, siyasi iletişimi seçim kampanyası olarak algılayan bir yapıya sahiptir. İletişimi,  ağırlıklı olarak muhalefet yapmak üzerine  kuruludur. Birinci marka konumunu rakibine kaptırmış olduğu için, ikincilik konumunda kendisine yer açmak için atak ve saldırgan bir dil geliştirmeyi tercih eder. CHP, "inovatif" olmamayı seçmiştir. Yenilenmemekte direnir adeta. Değişen dünya düzeninden pek de haberdar değilmiş izlenimi verir.

CHP, gençlerin ve yeni nesil seçmenlerin nasıl harekete geçirileceği konusunda da pek etkin değildir. AKP teşkilatı yeni teknolojileri kullanmakta son derece başarılıdır. Bloglar, e-postalar yoluyla seçmenlerle düzenli ve sürekli iletişim kurarak, tabanı kontrol eder.

AKP, genç seçmenlere ulaştığı kadar, kadın seçmenleri de harekete geçirip, teşkilatın tanıtımında desteğini almayı sağlamıştır. AKP "pro-aktif" iletişim yaparak, rakiplerini tepkisel olma zorunluluğuyla baş başa bırakmıştır.

Önümüzdeki yıllarda, Türk siyasetinde AKP-CHP ikilisinin karşısına doğal olarak yeni yapılar çıkacaktır.  Seçmen tercihleri, sağ-sol ekseninde  sabit kalacak olsa da, ülkenin değişen demografik yapısı, politik kadroları da değişmeye zorlayacaktır. Her "sektörde" olduğu gibi, siyasette de, yeni yapılar çıkması kaçınılmazdır. Türkiye gibi,
genç nüfusun yüksek olduğu bir coğrafyada, gençlerin beklentileri ve eğilimlerini doğru analiz eden politikacıların şansının yüksek olacağı kesindir. Gelecek senaryolarını kuran partilerin, kadın seçmenlere ve gençlere yönelmesi şarttır.

Siyasette başarıyı süreklilik ve odaklanma getirir. Seçmen beklentisini anlayarak, onların ihtiyaçlarını doğru yorumlayan siyasetçinin, cevabını sürekli ve tutarlı bir biçimde duyurması çok önemlidir.

İyi günde, kötü günde seçmenine yakın olan adayın, seçim gününde oy istediğinde, kendisine yakın kişiler bulma olasılığı da yüksektir. Geleceği planlayanların, taktiksel değil kavramsal düşünmesi ve sağlam stratejilerle hareket etmesi gerekir. Aksi takdirde, her yeni seçim geçmiş yapının uzantısı olarak devam edecek yapılar yaratır. Seçmen bezginleşir, umutlar kırılır.

Dinamik bir ülke sağlam politikalarla yaratılır.

Güçlü politikalar içinse, yaratıcı ve "seçmen odaklı” bir anlayıştan başka çıkış yol yoktur.

 

Sayfa 1 > 13

SİYASET

SİYASAL İLETİŞİM MERKEZLERİ Dünya'da siyasal iletişim konusunda çalışma yapan pek çok merkez, enstitü, dernek ve vakıf faaliyet göstermektedir. İlgili uluslararası gelişmeleri bu kurumların sitelerinden takip etmek için tıklayınız.

İnternette Siyaset

YAZARLARIMIZ

Prof. Dr.
Yavuz
ODABAŞI
Prof. Dr.
Aysel
AZİZ
Prof. Dr.
Füsun
ALVER
Prof. Dr.
Vural
ALTIN
Prof. Dr.
Murat
ÖZGEN
Prof. Dr.
Atilla
GİRGİN
Doç. Dr.
Ahmet
KALENDER
Doç. Dr.
Ferruh
UZTUĞ
Dr. Hıfzı
TOPUZ
Doç. Dr.
Yusuf
DEVRAN
Doç. Dr.
Mustafa
ŞENTOP
Doç. Dr.
Emine
YAVASGEL
Doç. Dr.
Emre
BAĞÇE
Doç. Dr.
Erkan
YÜKSEL
Yrd. Doç. Dr.
Zuhal ÖZEL

Yrd. Doç. Dr.
Fatoş
KARAHASAN
Yrd. Doç. Dr.
Emel
AKÇA
Yrd. Doç. Dr.
Esra
KELOĞLU
Dr. Bahadır
KALEAĞASI
Yrd. Doç. Dr.
Birol
ERTAN