Siyasal İletişim Enstitüsü

  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Ana Sayfa Arşiv

Ermeni Sorununa Kişisel Bir Yaklaşım

Ermeni Sorununa Kişisel Bir Yaklaşım

Son günlerde çok tartışılan Ermeni Sorunu konusunda ileri sürülen görüşlerin, örtüştüğü ve ayrıştığı noktaları ortaya çıkaran bir makale yazma ihtiyacını duyarak, ayrıntılara girmeden kamuoyumuza saygıyla kişisel görüşlerimi aşağıda sunuyorum. Geriye dönük 50-60 yıllık tutumumuzun değerlendirmesinin ayrıntılarına girmek istemiyorum, çünkü bu ister istemez kendi içimizde yanlış tutumların sorgulanmasını gerektirecek, polemik ve suçlamalara sebeb olacak ve ayrıca gelinen noktadan geriye dönmek mümkün olmayacağı için, sonuç veya çare de getirmeyecektir. Ancak iki gözlem ve tesbitimi sunmadan da bu noktayı geçemeyeceğim. Zira,  bazılarının “aymazlık ve umursamazlık dönemi” olarak niteledikleri uzun suskunluk dönemimizin bizi bu noktaya getirdiği suçlamasının ikna edici sebeplerinin açıklanması gerekmektedir. Bu konudaki özeleştiriler kısmen doğru, kısmen yanlıştır. Evvela bu özeleştirinin kısmen yanlışlığına, ya da haksız yönüne işaret edelim. Bunu en iyi Prof. Dr. Justin McCarthy ifade etmiştir. Yani Türkiye suçlu olduğu için sessiz kalmamıştır. Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti, İstiklal Savaşı’ndan sonra eski düşmanlıkları unutmak politikası izlemiş, kendi halkının da unutmasını istemiş ve bu istek, ifadesini en iyi, Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sözlerinde bulmuştur. Türk iç ve dış politikası ise, bu ilkeyi sözde değil, özde uygulamış ve tüm tutumlarını buna göre kurgulamıştır. Bu ilkelere saygı duymayan düşman ise, bu zaman zarfında kin ve nefretle saldırı hazırlıklarını sürdürmüş ve saldırı için uygun zamanı kollamaya başlamıştır. 

“Su uyur, düşman uyumaz” özdeyişine dayalı suskunluk özeleştirisinin, kısmen doğru ve haklı yönüne gelince, gerçekten Türk halkına, bizlere, hatta diplomatlarımıza bile 1973’te ilk diplomasi şehitlerimizi verene kadar bu konuda birşey öğretilmedi (Ben 1973’te sevgili meslekdaşım Bahadır Demir şehid edilene kadar bu derece kökleşmiş bir sorunumuz olduğunu bilmiyordum). Dolayısıyla Türk halkı savunmasız kaldı. Argümanlarını zamanında geliştirmeye başlayamadı. Uzun süreler arşivini- bu konuyla bağlantılı olmadığı halde-  kapalı tuttu ve delillerini hazırlamakta gecikti. Bu arada meydanı boş bulan düşman büyük mesafe kazandı.
Halbuki, bu kaybedilen zaman diliminde hem “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” politikasını uygular, hem de bir yandan halkımızı bu konuda aydınlatırken, öte yandan dışarıda da aktif (reaktif değil, proaktif) bir kamu diplomasisi (public diplomacy) yoluyla kendimizi anlatabilme fırsatlarını değerlendirebilirdik. Sorumlu aramayalım, ama bu konudaki başarısızlığımızı da kabul edelim.   

Şimdiki durumun fotoğrafını çekerek bunu bir başlangıç noktası almak suretiyle, bundan sonra neler yapılabileceği, nelerin doğru, nelerin yanlış olacağı konusunda, ileriye dönük bazı önerilerde bulunmanın uygun olacağını düşünüyorum.
O halde ileriye dönük tutumu saptarken, bir yandan sorunlar arasında bir öncelik sırası yapmak, öte yandan hedef kitleleri belirlemek luzumu ortaya çıkıyor. Bu arada ortalığı iyice zehirli hale getiren hissi davranışlardan kendimizi arındırabilmek ve ayrıca konulara empati ile de bakmak gerekiyor. Buradaki empatinin hedefi olarak da, sadece Ermenileri değil, aydınlatılmamış, ya da kandırılmış uluslararası toplumun diğer unsurlarını düşünmek gerekiyor. Sorunlar- alt başlıklar bir yana bırakılırsa- öncelik sırasına göre üç grupta toplanabilir:

1. Toprak iddiaları ve sınırın tanınmaması sorunu
2. Soykırım iddiaları
3. Azerbaycan topraklarının işgalden kurtarılması

Bu öncelikler bendenizin önceliklerini teşkil ediyor. Başkaları, öncelik sıralarını değiştirebilirler. Nitekim, birçok kişinin önceliklerinin farklı olduğu, Sayın Cumhurbaşkanımızın Ermenistan’ı ziyaretleri sırasında, bazı medya organlarında ve  demeçlerde, ilk iki başlığa hiç değinilmemiş olmasından ve hatta bir adım daha ileri gidilerek, “karşı tarafın bu konuları açmamış olmasından memnuniyet duyulması” ifadelerinden  anlaşılmaktadır. Bu ifadeler, ilerideki resmi tutumumuzun nasıl olabileceğine de ışık tutmaktadır. Yani bizim için birinci önemdeki olay, hatta tek sorun sanki “Azeri-Ermeni Sorunu” imiş  gibi gösterilmiştir. Bunu taktik olarak da, strateji olarak da yanlış görüyorum.

Bu kadar risk alarak muhtemel sonuç ve etkileri tartışmalı adımlar atmanın ilişkilerimize nasıl bir artı değer getirebileceğini o zaman merak etmiştim. Bekleyip göreceğiz. Fazla da bekleyeceğimizi sanmıyorum. Mahşerin dört atlısının (Ermeni diasporasına angaje olan Barack Obama, Joseph Biden, Nancy Pellosi ve Hillary Clinton) dolu dizgin 24 Nisan simgesel tarihine doğru nasıl yol aldıklarını göreceğiz.  Daha şimdiden olumsuz sinyaller her yönden geliyor. (ERAREN sitesinde ve dış kaynaklı başka sitelerde bunları merak edenler son iki aylık kronolojiye bakarlarsa olumsuz sinyallerin yeterli örneklerini görebilirler.) İnşallah ben yanılır ve bu yanılgım için de kuşkulu tahminlerimden dolayı özür dilerim.
İkinci konu, “soykırım iddiaları”dır. Bu tartışmada taraflardan biri soykırımın vuku bulduğunu ileri sürmekte, ikna edici delillerini ortaya koyamamakta, ya da koymamakta, konuyu objektif, hukuki ve bilimsel inceleme alanı yerine subjektif siyaset alanına çekerek, yalancı şahitlerin (uluslararası toplumun kandırılmış bazı kesimlerinin) desteğiyle, kendisi için avantaj haline getirmeye çalışmakta, bunda başarılı olduğuna inandığı ölçüde de bu kazancını takviye etmeye çabalamaktadır. Burada kazandığı mesafe de aslında azımsanacak bir mesafe değildir.

Şimdi gelinen noktada, ne bilimsel (tarihi), ne hukuki, ne siyasi alanda bizim için kazanılmış olması gereken mesafe kazanılamamıştır.
Bilim adamlarını bir araya getirme girişimlerimiz gerçekleşememiştir. Bunda tarihi gerçeklerin ortaya çıkmasından korkan ve arşivlerini kapalı tutan Diaspora Ermenileri ile Ermenistan kadar, tarihin genellikle sübjektif yazıldığı, çarpıtıldığı, dolayısıyla bilim adamlarının bir yere varamayacağı iddiasıyla dış çevrelere çanak tutan ve Ermeni tezlerine doğrudan veya dolaylı destek veren  bazı “Türk aydınları” da rol oynamıştır. Halbuki sadece tarihçilerin değil, disiplinlerarası bir anlayışla başka bilim adamlarının da çalışmalara katılması suretiyle, herkesin kabul edebileceği veya en azından inkar edemeyeceği  sonuca pekala gidilebilir (örneğin genetik DNA çalışmalarıyla karşılıklı kitle katliamı iddiaları aydınlatılabilir). Taraflardan birinin arşivlerini ısrarla gizli tutması da, suçluluk kompleksinin bir örneği olarak uluslararası topluma anlatılabilir. (Bilindiği üzere Osmanlı arşivleri özellikle askere gitmeyen azınlıklardan vergi alınmasını amaç edinmiş olduğu için çok dikkatli tutulmuş ve tarihin çarpıtılamayacak gerçekleri arasında yerini almıştır.)
Hukuk alanında ise, aslında zaten kazanılmış bir davayı anlatamadığımızı düşünüyorum. Şöyle ki, Osmanlı Devletinin, ileri sürülen suçları işlediği iddia edilen sorumluları esasen yargılayarak cezalandırdığı, hatta belki haketmedikleri kadar ağır cezalandırdığı (512 kişiyi idam ettiği) bilinmektedir. Bunu uluslararası toplum bilmiyorsa bunu anlatamamış olmamız bizim kusurumuzdur. Gözden kaçırılmaya çalışılan önemli bir gerçek de, İstanbul’un işgali sırasında İngilizlerin elinin altında bulunan ve zaten işlerine geldiği gibi kullandıkları bilinen Osmanlı arşivlerinin ve Malta Adasına sürüp, en kötü şartlarda yargıladıkları Osmanlı elitinin, suç bulunamadığı için serbest bırakılmaları gerçeğidir. Hukuki alanda bu argümanlar yeterli görülmüyorsa,  “müddei beyyinesini isbatla mükelleftir” şeklindeki uluslararası hukuk kuralına, karşı tarafın hiç değilse bugün  saygı göstermesi istenerek, hukuk alanında çekinecek birşeyimiz olmadığı anlatılabilir. Çok güçlü başka hukuki argümanlarımız  da  vardır. Orly katliamı davasında Prof. Dr. Mümtaz Soysal ve Prof. Dr. Türkkaya Ataöv’ün savunmaları birer başyapıttır. Ayrıntıya girmeden 1948 Soykırım Sözleşmesi’nin de, geçmişe dönük uygulanamaması bir yana, soykırım tarifi ile iddia edilen olay arasında bir illiyet rabıtası olmaması da en önemli savlarımızdandır. Hukuk yolunu tüm tartışmalarda göğsümüzü gere gere işlemekten  neden çekiniyoruz ki? Bunu anlamakta  güçlük çekiyorum. Karşı taraf kanıtlarını ortaya çıkarabilseydi, zaten ortaya şimdiye kadar  getirebilirdi. Eğer böyle olsaydı, bunun bedelini,  başka örneklerde  olduğu gibi omuzlamamız gerekirdi. Herhalükarda sürekli olarak “zanlı” gibi yaşamaktan kurtulurduk. Bu delilleri getiremeyeceklerine, delil diye getireceklerini çürüteceğimize ve karşı deliller ortaya çıkarabileceğimize ve hukuk savaşı olsaydı, kazanacağımıza kesin inancım vardır. Zaten aksi doğru ise, bunun bedelini de tarih ve insanlık huzurunda ödememiz bir ahlak ve insanlık borcu olacaktır.

Üçüncü konu, biri kardeş saydığımız iki ayrı devlet arasındaki ihtilaflardır. Haklılığı uluslararası belgelerle kanıtlanmış, üstelik kardeş olan bu ülkenin yanında yer almamız kadar doğal birşey olamaz. Haksız olan tarafa “haksızsın” demek aynı zamanda vicdani bir borçtur. Ama bu sorunu kendi sorunlarımızın önüne koymak yerine, kendi mantığı içinde işlemek gerekmektedir.  Bir uçakta kaza anında oksijen maskesini, çocuğundan önce annenin takması önerilir. Çünkü annenin çocuğunu kendisinden  önce koruyayım fedakarlığını yaparken, çocuğuna yardım edemeden ikisinin birden ölmesine sebeb olması önlenmek istenmiştir. Türk-Azeri ilişkilerinde, Azerilerin haklarını kendimizden önce korurken, insana “evvela kendine bak” derler. “Tek millet, iki devlet” gerçeğini kabul ederken, öncelikleri belirlemede sırayı şaşırmamamız gerekir.

Büyük önem verilmesinin gerekliliğine inandığım bir başka konu ise, tüm Ermeni aleminin monolitik bir yapı gibi kabul edilip, bu Ermeni toplumunun bütünüyle hedef tahtasına oturtulmasıdır. Ermenileri üç ayrı grup olarak düşünmek gerekir ve her biriyle ilişkileri ayrı ayrı boyutlarda ele almak  ve muameleyi ona göre  ayarlamak gerekir. Masumlarla haksızlar, iyilerle kötüler, bizim Ermenilerimizle  yabancı Ermeniler, yani elmalarla armutlar, sapla saman  birbirine karıştırılmakta ve anonim bir “Ermeni” hedef tahtası oluşturulmaktadır. Bundan hem biz, hem de masum Ermeniler zarar görmektedir. Bugünkü Türk vatandaşı  Ermenilerle, Ermenistan vatandaşı Ermeniler  ve diaspora  Ermenileri aynı kefeye konulabilir mi? Kendi Ermenilerimiz  ve dışarıdaki Ermenilerden  çürütülmemiş olanlarının Türk kültürüne, edebiyatına, diline (Türk Dil Kurumu’nun kurucusu ve Cumhuriyet dönemindeki ilk Türkçe lugat yazarı Hagop Martayan Çerçiyan, yani Atatürk’ün verdiği soyadla Agop Dilaçan ve ilk Türkçe tıp lugatı ile Türkçe’den Türkçe’ye lügat yazmış olan Pars Tuğlacı bu alandaki iki örnektir), sanatına, müziğine (Türk müziğine makamlar kazandıran Ermeni bestekarlar), mimarisine (Dolmabahçe’nin ve İstanbul’da birçok tarihi eserin mimarı olan Balyan ailesi), kuyumculuk ve dericiliğine, mutfak kültürüne, basın ve yayın hayatına, hatta siyasetine (Dışişleri Bakanı Gabriel Noradokyan) katkıları inkar edilebilir mi? Bunları yabancılardan önce kendi halkımızın bilmesi, bilmiyorsa anlatılarak benimsetilmesi ve bunlarla gurur duyması gerekir.  Onların da bu toplumun ayrılmaz birer parçası olarak bu vatana karşı borçlarını yerine getiren, askerliğini yapan, vergisini ödeyen, seçme ve seçilme  hakkına ve kanunlar karşısında eşitliğe sahip olan, vaktiyle Balkan Harbi ve diğer milli mücadelelerimizde Türk ordusu saflarında  savaşmış ve ölmüş kişiler oldukları, vatanın hepimiz gibi sahipleri bulundukları inkar edilebilir mi? Bu üç ayrı Ermeni grubuna ayrı ayrı toplumsal, siyasi ve stratejik davranış biçimleri geliştirilmesi gerekmez mi?

Önemle vurgulamak istediğim bir nokta da, içeride aslan kesilen, dışarıda kedileşen bazı çevrelerin davranış biçimleridir. Kendilerine “milliyetçi” vasfını  sahiplenme yetkisini vehmeden, saldırgan bir psikolojiye sahip, içeride mangalda kül bırakmayan, güçsüze ve silahsıza gücü yeten, kendisinden farklı düşünen ve inanan kendi masum vatandaşlarına şiddet uygulayan bazı zavallılar, aslında en büyük zararı Türk milliyetçiliğine vermektedirler. Bunların hedefleri ve kurbanları arasında bugünkü vatandaş Ermeniler de vardır. (Bu Ermeni vatandaşlarımızı, yine vatandaşımız olduğu halde, 1915’te düşmanla işbirliği yapıp, tehcir olayını tetikleyen ve onun sebebini teşkil eden Ermenilerle karıştırmamak lazımdır. Kaldı ki, düşman işbirlikçileri sadece Ermenilerden ibaret de olmamış, Kurtuluş Savaşımızda bizi arkamızdan hançerleyip düşmanla işbirliği yapan vatan haini Türkler de olmuştur.  Bilfarz, Batıdaki Yunanlı işgalcilerle işbirliği yapma hıyanetini işleyen Türklerle benzer yapı ve kafada bazı Türkler, Ermenilerin yerinde Doğu’da yaşarken Ruslarla işbirliği yapsaydı , Devlet bunlara nasıl bir işlem yapacaktı? Ödüllendirecek miydi? Yoksa onlara da tehcir veya başka bir ceza mı uygulaması beklenirdi? Yani Ermeniler “Ermeni” oldukları için mi, yoksa Devletin kuyusunu kazıp, düşmanla işbirliği yaptıkları için mi sürüldüler?)

Buna karşılık, şu sırada dışarıda kedileşen ve Ermenistan’ın resmi tutumu olan “önşartsız  ilişkilerin düzeltilmesi”görüşünü sahiplenerek, sınır ve toprak bütünlüğümüzle ilgili iddiaları dondurmaya razı olan, “soykırım” iddialarını da rafa kaldırmaya ve böylece Türkiye’nin elindeki tek koz olan “tanınmayan” sınırları açmaya hazır  bir gurup da mevcuttur. Karşılığında ne alınacaktır ki, sınırlar açılsın, karşılıklı büyükelçilikleri açma jesti yapılsın? Bu kedilere sormak lazım: Üstümüzdeki uluslararası baskının kalkacağını, üçüncü ülkeler parlamentolarının soykırım kararları almaktan vazgeçeceğini, Türkiye’nin AB sürecinde bu engelin kalkacağını mı zannediyorlar? Bunun ham bir hayal olduğu, şimdilik mühürlü olduğu için açılmamış olan pandoranın kutusunun içindeki ikinci kutunun da açılarak, daha ileri tavizlerin taleb edileceği çok kısa zamanda görülecektir.

Bu zıt iki karakter tipini, evinde aslan kesilip karısını ve çocuklarını döven, gücü onlara yeten, ama dışarıda amirinin karşısında süklüm püklüm düğmesini ilikleyip yaltaklanan kedileşmiş yaratıklara benzetiyorum.   

Sonuç olarak, çeşitli taraflara çeşitli eleştiriler yöneltirken, çözüm yollarını da gösteren öneriler getirmenin bir vecibe olduğunu düşündüğümden, değerli meslektaşlarımın  haklı olarak  yayınladıkları bildirinin ruhuna katıldığımı, ama ne yapılması gerektiği konusundaki önerileri itibarıyla eksik olduğunu düşündüğümden bu bölümü için görüşlerimi ayrıca bildirmek ihtiyacını hissettim. Tartışması bitmemiş, sonucu alınmamış bir olay için “özür dilenmesi” saçmalığına haklı tepki gösteren kişiler arasında bazı yazar ve düşünürlerin, uluslararası diğer örnekleri göstererek “özür dilenmesi gerekecek mağdurların listesi ile, özür dilemesi gerekecek  zalimlerin listeleri”  hakkında verdikleri yorumlara tamamen katılıyor, aşağıda yapılması gerekli olduğunu  düşündüğüm bir kısım görüşlerimin özetini sunuyorum:

- Vatandaşımız Ermenilere vefa borcunu gösteren  davranışlar sergileyelim. Vatandaşlarımızın onların hizmet ve sadakatlerini iyi anlamalarını sağlayacak programlar, yayınlar hazırlayalım.
- Ermeni teröristlerin şehit ettikleri değerli meslektaşlarımın  yılda bir kez Ankara Cebeci şehitliğinde törenle anılmalarını yeterli görmüyorum. Herbirinin  şehit edildikleri temsilciliklerin bahçesinde birer büstlerinin ve plaketlerinin konulmasını ve şehadet tarihlerine göre her yıl ayrı ayrı yerel törenler yapılarak çiçek konulmasını ve bunun bir duyuru olarak temsilciliğe başvuranlara ve yerel medyaya ulaştırılmasının usul haline getirilmesini lüzumlu görüyorum. Bu hem yabancı kamuoylarında canlı tutulan bir mesaj oluşturacak, hem şehitlerimizin unutulmamasını sağlayacak, hem de onlara saygı ve vefa borcumuzu ödemeye yardımcı olacaktır. Ayrıca bizim de en az Ermeniler kadar ölülerimize sahip çıktığımızı kanıtlayacaktır.
- Ermenistan yöneticilerinin, çözümün anahtarının başka yerlerde değil, Türkiye’de aranması gerektiğini anlamalarını sağlayalım.
- Türkiye Ermenistan’a karşı saldırgan emeller beslemediği sürece, Ermenilerin uluslararası toplumun sınırsız desteğini sürekli sağlayamayacaklarını hesaplamaları gerektiğini hatırlatalım. Nihai tahlilde, uluslararası toplum neyi dayatırsa dayatsın, Türkiye’nin rızası olmayan bir çözümün mümkün olamayacağı, en azından sürekli ve kalıcı olamayacağını  hatırlatalım.
- İki ülkenin ve halklarının birbirine sevgi mi, yoksa kin veya nefret mi beslediğinin üçüncü ülkelerin umurunda olmadığını; ilanihaye çözümsüzlükten ise Türkiye’den ziyade Ermenistan’ın zararlı çıkacağını anlatalım.
- Ermenistan’ın sınırı tanımama ve toprak iddialarından vazgeçtiğini açık ifadelerle belirtmesi gerektiğini hatırlatalım. Bunu ister Anayasasını değiştirerek, ister bir deklarasyonla yapar, bu onların vereceği bir karar, ama “olmazsa olmaz”dır (sine qua non). Bu olmadan uyutma, dondurma, rafa kaldırma, çözümsüzlüğü şimdilik geçiştirme, erteleme  gibi tutumlarla ilişkilerin normalleşemeyeceğini, güven ortamının sağlanamayacağını açıklıkla bildirelim.
- Kimin kime daha fazla ihtiyacı olduğunu düşünmeye davet edelim.
- İlişkilerimizi iki ayrı düzlemde düşünelim: Devlet ve toplumlar. Toplumlararası ilişkileri, etkileşimi, ziyaret ve turizmi, STK’lar arası iletişim ve değişimi sınırlandırmadan arttırırken, devletler düzeyinde dikkatli ve mesafeli davranmamız gerektiğinin bilincinde olalım. Toplumlar ve fertler arasında temaslar ne kadar sıklaşırsa, o ölçüde güven ortamının gelişeceğini bilelim ve bunu engellemeden geliştirelim. Kültürel ilişkileri ve değişimi hızlandırıp birbirimizi daha iyi tanımayı sağlayalım. Bu konudaki çekingenliğimizden kurtulalım. Bunu devletlerarası ilişkilerden, soykırım iddialarından ve diğer ihtilaflı konulardan bağımsız tutalım.
- Kabil-i hitab olmayan, esasen dağınıklığı dolayısıyla karşımızda   hükmi tek bir şahsiyet olmadığından diaspora ile ilişkileri zamana yayarak, onları muhatab almadan üçüncü ülkeler kamuoylarına yönelik yeni bir “public diplomacy” girişimi başlatalım. Uluslararası kamuoyunun tek yönlü doldurularak  yönlendirilmesinin  önünü kesmeye çalışalım.

 

 

Obama'dan Liderlik Dersleri

Obama'dan Liderlik Dersleri

Obama’nın karizmatik kişiliği ve başkanlık yarışında yürüttüğü seçim kampanyası, üst düzey yöneticilere önemli liderlik dersleri vermenin yanı sıra pazarlama stratejileri ile nasıl başarılı olunacağının emarelerini de içermektedir. 20. yüzyıl liderlik anlayışında, lider çevresinden saygı bekler, hiyerarşik ilişkilere önem verir, çalışanlarını bir kaynak olarak görür, yerel bir kafa yapısı ile ve “büyük bir lider” olarak çalışır. Harvard Business School profesörü Bill George’un “ben odaklı” olarak nitelendirdiği bu liderlik biçimi paraya, güce ve şöhrete odaklanır. Bununla birlikte günümüzde bu liderlik anlayışının pek çok büyük markayı piyasadan sildiği de gün gibi ortadadır. Küresel ekonominin yeni rekabetçi yapısı, örgütün yönünün tek bir bireyin bakış açısı ile belirlenmesini engellemiştir. Buna rağmen Bush’un ve McCain’in liderlik vasıfları tam da bu anlayışla örtüşür.

Biz odaklı bir liderlik

Barack Obama’nın liderlik stili ise “biz odaklı” bir felsefeye dayanmaktadır. Obama’nın seçim kampanyasında tabana yayılmış bir hareket söz konusudur. Obama’nın tüm çalışma ekibi tek bir amaç etrafında toplanmıştır ki, o amaç da Obama’yı başkan olarak seçebilmektir. Obama, ekibi içerisinde yalnızca bir karar verici olarak görülmemekte, aynı zamanda vizyon sahibi ulusal bir lider imajı çizmektedir. Harry S. Truman’ın popülerleştirdiği basmakalıp “iş bende biter” (the buck stops here) bakış açısı Obama’nın yaklaşımıyla ters düşmektedir. Obama geçmişte pek çok başkanın yaptığı gibi vizyonunu ortaya koymuş, fakat bunu evlerinde oturan her bir Amerikalının içselleştirebileceği şekilde anlatmıştır. Obama’nın kişisel karizması, dinleme ve halka konuşma becerileri, daima pozitif ve sakin tavırları ile saygı uyandıran yaşam tarzı oy verenlerin ilgisini çekmiştir. Obama ve ekibi de bu ilgiyi somut bir desteğe çevirmiştir. Pek çok Amerikan vatandaşı gönüllü olarak zaman ve parasını bu kampanyaya yatırmıştır. Obama halkın beklentilerine yanıt veren değişim sloganını, özellikle internet yoluyla (ki bu aşamada web siteleri, bloglar ve hatta kullanıcının ürettiği içerikler bile kullanılmış ve Obama daha önce hiçbir politikacının kullanmadığı ölçüde internetten faydalanmıştır) tüm vatandaşlara ulaştırmayı hedeflemiştir. Milyonlarca Amerikalı e-postalarında Obama’dan kişisel mesajlarla karşılaşmışlar ve görünüşe göre onunla kişisel bir bağ kurmuşlardır. Obama misyonunu oluşturmuş, hedef kitlesini ve bu kitlenin değerlerini iyi analiz etmiştir. Amerika’nın belki de en çok ihtiyaç duyduğu liderlik tarzını ahlaki ve etik liderliği benimsemiştir. Rakiplerinden (hem Clinton hem de McCain) daha akıllıca hareket etmiş, her ikisine de saygı göstermiş, her nekadar ateşli bir konuşmacı olsa da onlarla kamuoyu önünde kavgadan kaçınmış ve Müslüman olduğu, teröristlerle beraber takıldığı yakıştırmaları karşısında da serinkanlılığını korumuştur. McCain’in yaptığı hataya düşmemiş etrafında spekülasyon yaratacak sürpriz isimlere yer vermemiştir.

Obama’nın karşılaşacağı güçlükler

Bununla birlikte Obama’nın yüzleşmek zorunda olduğu önemli güçlükler bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi elbette ekonomik krizdir. Chief Executive dergisinin 751 üst düzey yönetici (CEO) üzerinde yürüttüğü çalışmada yöneticilerin %74’ünün Obama’nın başkanlığının sonuçlarından endişe duyduğu bulunmuştur. Yöneticilerin yalnızca %19’u McCain politikaları için endişelenmektedir. Yöneticiler özellikle Obama’nın öngördüğü vergi politikaları ile finans ve mali politikalarından kaygı duymaktadırlar. Dolayısıyla Obama’nın hangi politika ve yaklaşımın iş sektörü için en iyi olacağını iyi tartması gerekmektedir. Bundan sonra atacağı adımlar onu başarılı bir başkan adayından etkili bir dünya liderine taşımak zorundadır. Obama’nın karşısında yalnızca Amerikalı seçmenler değil, tüm dünya ve hatta Amerikan karşıtı gruplar da yer almaktadır. Dünya sahnesinde ekili olabilmek için işbirliğine dayalı ilişkiler geliştirmesi gerekmektedir. Obama’nın önümüzdeki süreçte uygulayacağı politikalar, onu diğerlerinden ayıracak kişisel başkanlık tavrını ortaya koyacak ve umarım herkesi kucaklayan liderlik tarzı pek çok başarılı yönetici için örnek olmaya devam edecektir.

Özgür Uğurluoğlu: Hacettepe Üniversitesi Araştırma Görevlisi
(
http://www.radikal.com.tr)

 

2010 yılbaşı için erken yazı

2010 yılbaşı için erken yazı

Artık yeni bir umudumuz var. Bu gündemin 2011’de şaşırtıcı olmaması.

Not: Bu yazı 2009 yılı sonunda yazılması temenni edilen bir yılbaşı yazısıdır.
Gerçek olaylar ve kişilerle ilgisi maalesef olamayabilir.

 

Medya Yetkinliğinin Kuramsal Temelleri

Medya Yetkinliğinin Kuramsal Temelleri

“İletişim bilimcilerin, pedagogların ve eğitim planlamacılarının sık sık kullandıkları "medya yetkinliği" (medya okur-yazarlığı) kavramı, ilk bakışta soyut, çok anlamlı ve anlaşılması güç bir kavram olarak görülmektedir. "Medya yetkinliği" kavramı, medyanın erişim alanının genişlemesiyle önem kazanmaya başlamış, pedagoglar, medyayı çocukların ve gençlerin toplumsallaşma sürecinde tehlikeli olarak görmüşler, denetim yönelimi içinde olmuşlar ve medyadan kaynaklanan sorunların aşılması için koruma amaçlı pedagoji çalışmalarının geliştirilmesini önermişlerdir…”

Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi ve Siyasal İletişim Enstitüsü Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Füsun Alver’in "medya yetkinliği"ni ele alan bu önemli makalesinin tam metnine aşağıdaki linki tıklayarak ulaşabilirsiniz:

MEDYA YETKİNLİĞİNİN KURAMSAL TEMELLERİ

“Mahalle Baskısı” Hangi İletişim Kuramıyla Açıklanır?

 “Mahalle Baskısı” Hangi İletişim Kuramıyla Açıklanır?

"Mahalle baskısı" nedir? İlk ne zaman, kim ve hangi konuda dile getirmiştir? İletişim biliminde "mahalle baskısı"na karşılık gelen kuram ya da kuramlar hangileridir? Kamuoyunda nelerin rahatça söylenebileceğine karar vermede medyanın payına ne düşer?

İletişim biliminde Noella-Neumann'ın, "Suskunluk Sarmalı" ya da "Sessizlik Sarmalı" adıyla Türkçe'ye çevrilen kamuoyu kuramı; bir yönüyle, medyanın kamuoyu üzerinde "uyum sağlama" etkisine sahip olduğunu ifade eder. Son yıllarda medya gündeminde sıkça tartışılan "mahalle baskısı" kavramı da aslında bir tür "uyum" meselesine karşılık gelir. İletişim biliminde "mahalle baskısı"nı açıklamada ilk akla gelen kuram, Suskunluk Sarmalı'dır. Ancak kimi başka açıklama ya da kavramlar da "uyum" konusuna odaklanır.

MAHALLE BASKISI'NIN KÖKENİ

"Mahalle baskısı" kavramı ilk kez, Prof. Dr. Şerif Mardin'in gazeteci Ruşen Çakır'a verdiği röportajla gündeme gelmiştir. Vatan Kitap'ta 15 Mayıs 2007 günü yayımlanan ve "Kemalistlerle aynı noktaya gelmekten rahatsızlık duymam"başlıklı röportajda Mardin, "İslamcılığın demokrasiyle bağdaşıp bağdaşmayacağı" konusundaki soru üzerine şunları söyler:

"Türkiye'de 'mahalle baskısı' diye bir şey var. Jön Türkler'in en çok korktuğu şeylerden biri buydu. 'Mahalle baskısı' bilinmeyen ve sosyal bilimce ifade edilmesi çok zor olan bir havadır. Bu havanın AKP'den bağımsız olarak Türkiye'de yaşandığına inanıyorum. Dolayısıyla, bu havanın gelişmesine müsait şartlar olursa o zaman AKP de bu havaya boyun eğmek zorunda kalacaktır".

Mardin daha sonra İran'da ortaya çıkan Ahmedinejat'ın devam ettirdiği sistemi örnek göstererek, AKP'nin de "hava" gelişirse, ona biat etmek zorunda kalabileceğini ifade eder.

Bu röportajdan sonra medyada tartışılmaya başlanan kavram, türbanın üniversitelerde serbest kalmasına ilişkin tartışmalarda yeniden alevlenir. Türban serbest bırakılırsa, bunun diğer öğrenciler üzerinde "mahalle baskısı" yaratacağı ve başı açık olan öğrencilerin bu baskı karşısında başlarını kapatmak zorunda kalacakları dile getirilir. Ancak bu görüşe karşı çıkanlar da başı açık olanların aynı baskıyı uyguladıklarını seslendirir. Ardından da medyada çıkan toplumsal baskı, çevre ya da komşu unsurundan söz edilen her türlü haber "mahalle baskısı" kavramıyla çerçevelenmeye başlanır.

"SÜREDEN AYRILANI KURT KAPAR"

Medyanın insanlar üzerindeki etkilerini konu alan iletişim bilimindeki pekçok yaklaşımdan birisi olan Suskunluk Sarmalı, kamuoyundaki hakim görüşlerin nedenlerini sorgular. 1973 yılında Elisabeth Noelle-Neumann tarafından ortaya atılan kuram, "mahalle baskısı" kavramıyla ilişkilendirilebilecek bir noktaya ışık tutar.

Suskunluk Sarmalı'na göre tartışmalı bir sorun karşısında insanlar, kamuoyunun dağılımıyla ilgili izlenimlere bakar. Azınlıkta ya da çoğunlukta olup olmadıklarını anladıktan sonra, eğer azınlıktaysalar konu hakkında sessiz kalmayı tercih ederler. Kamuoyunun değişip değişmediğini de takip eden insanlar, eğer kamuoyunun kendilerinden farklı yönde değiştiğini hissederlerse yine sorun hakkında sessiz kalırlar. Onlar daha çok sessiz kaldıkça, diğer insanlar belirli bir görüşün temsil edilmediğini daha çok hisseder ve aynı görüşteki diğer insanlar da sessiz kalarak sessiz kitleyi büyütürler.

Öte yandan insanların kamuoyundaki hakim ya da normal düşünceleri öğrenebilmelerinin iki yolu vardır: Ya çevrelerinden, arkadaşlarından yani diğer insanlardan öğrenmek ya da kitle iletişim araçlarını yani medyayı takip etmek. Birey önce çevresine bakar, sonra da medya içeriklerinden etkilenir.

Bu noktada ayrıca "çevre" mi daha etkilidir, yoksa "medya" mı diye sorulursa; kesin bir genellemeye gitmenin doğru olamayacağını belirtmekle birlikte, yüz yüze iletişiminin kitle iletişiminden daha etkili olduğu söylenebilir. Seçim kampanyaları açısından da seçmeni ikna etmede yüz yüze iletişimin medya kullanımından daha etkili olduğu şüphesizdir.

KAMUOYU ANKETLERİ

Medyanın Suskunluk Sarmalı sürecindeki etkisi üç şekilde açıklanabilir:Öncelikle, hangi düşüncelerin baskın olduğuyla ilgili izlenimleri şekillendirmede medya etkili görülür. İkinci olarak, hangi düşüncelerin çoğalmakta olduğuyla ilgili izlenimleri de medya şekillendirmektedir. Üçüncü olarak ise hangi düşüncelerin toplum önünde, o toplumdan soyutlanmadan söylenebileceğine ilişkin izlenimlerin yine medya aracılığıyla kazanıldığı ifade edilebilir.

Eğer "düşünce iklimi" kişinin düşüncesine karşı ise, o kişi sessiz kalır. Çünkü, Suskunluk Sarmalı kuramının varsayımlarına göre toplum, "sapkın" bireyleri yalnız bırakmakla tehdit eder. İnsanlar devamlı yalnızlık korkusuyla yaşar ve bu korku insanların her zaman "düşünce iklimini" anlamaya çalışmasına neden olur. Sonuçta da bu öngörüler, hangi düşüncelerin açıkça ya da serbestçe ya da gönül rahatlığıyla açıklanabileceğini ve hangilerinin dile getirmenin sakıncalı olabileceğini etkiler.

DİĞER YAKLAŞIMLAR

Suskunluk Sarmalı'nın en çok tartışma gündemine geldiği dönemler, genellikle siyasal seçimlerdir. Çünkü seçim dönemlerinde medyanın hangi konuların önemli ve öncelikli olduğuna ilişkin gündemi belirleme etkisinin şu ya da bu şekilde siyasal adaylara yönelik tutumları ve oy verme davranışını etkilemektedir. Gündem Belirleme Kuramı, gündeme gelmenin ya da bir konuyu gündeme getirmenin önemine işaret eder. Medyanın gündeme getirdiği konuları savunan siyasal adaylar, seçmenlerin gözünde daha önemli ve öncelikli kişiler haline gelir.

"Bant vagon", "trene bindirme" ya da "herkes bunu yapıyor" adlarıyla bilinen propaganda teknikleri de aynı amaca hizmet eder. Herkesin yaptığı şeyi, diğerlerinin de yapmasını söyler. "Bakın etrafta herkes bu adaya oy veriyor, siz de oy verin, çoğunluğa katılın, yalnız kalmayın, azınlığa düşmeyin, yanlış yapmayın" mesajını verir.

Seçim dönemlerinde birbiri ardına gündeme gelen kamuoyu anketleri de bir anlamda kimin çoğunlukta ve kimin azınlıkta olduğunu gösterir. Propaganda teknikleri anlamında bu anket sonuçları, "trene bindirme" etkisine neden oldukları için eleştirilir ve "propaganda aracı olarak kullanıldıkları" ve aslında gerçeği yansıtmadıkları gibi görüşler ortaya atılır. Suskunluk Sarmalı Kuramı açısından da kamuoyu anketleri, "hangi partiye oy vereceğini söylemenin ya da çoğunluktaki partiye oy vermenin -normal- karşılanacağının anlaşılması" anlamındaki etkiye işaret eder.

NEYİN "NORMAL" OLDUĞUNU MEDYA SÖYLER

Bir başka iletişim bilimci David Weaver da "uyum sürecine gereksinim" ya da
"yönelim gereksinimi" adını verdiği yaklaşımda, kişilerin ilgi derecelerine bağlı olarak ihtiyaç duydukları bilgiye erişme ihtiyacı içine girdiklerini açıklar. Bilgi açığını gidermek için kullanılan başlıca araç medyadır. Çünkü bizim dışımızdaki dünyaya ilişkin algımızın şekillenmesinde medya, en temel belirleyicilerin başında gelir.

George Garbner da "Kültürleme Kuramı"nda televizyonun toplumun merkezi kültür kolu haline geldiğini ve toplumsal bilinçlenmenin şekillenmesinde başrolü oynadığını ifade eder. Kültürel ekme, medya sayesinde gerçekleşir.

Dolayısıyla medyanın etkilerine yönelik "uyum" odaklı tüm açıklamalarda, benzer görüşler bir şekilde buluşur. Medya, neyin "normal" ve neyin "anormal" olduğuna ilişkin algının oluşmasında bizlere rehberlik eder. "Rahatlıkla" neyin konuşulup neyin konuşulamayacağını medya söyler. Hangi davranışın toplumsal kabul görüp, hangisinin görmeyeceğine ilişkin izlenimlerin edinilmesinde de medya etkili bir araçtır.

"DEMİR TAVINDA DÖVÜLÜR"

"Mahalle baskısı" da benzer bir duruma işaret eder: Örneğin bir mahallede hangi kıyafetle dolaşmanın "normal" karşılanacağına ilişkin yazılı olmayan, sosyal bir anlaşma vardır. En genel şekilde ifade edilecek olursa kimi çevrelerde; örneğin muhafazakar bir mahallede, uzun saçlı bir erkek ya da mini etekli bir kadın "normal" karşılanmaz ve "öteki" olarak görülür. Aynı şekilde kimi çevrelerde de örneğin üst gelir grubuna hitap eden lüks bir lokantada yemek yemeye gelen şalvarlı bir erkek ya da kadının konumu aynıdır. "Öteki" oldukları ortamlarda bulunan bu kişilerin huzur içinde istedikleri şeyleri yapabildikleri söylenemez. Çünkü her sözün rahatça söylenebileceği, her kıyafetin rahatça giyilebileceği ya da her davranışın rahatça kabul görebileceği "ortam" farklıdır. Her "doğru", her yerde söylenmez. Demir tavında dövülür. Vakitsiz öten horozun boynu koparılır. Sürüden ayrılanı kurt kapar...

Siyaset bilimcilerin "siyasal ortam" dedikleri kavram da aynı noktaya, farklı bir bakış açısı getirir. Bütün olaylar, ancak içinde bulunduğu "siyasal ortam" ile birlikte açıklandığında anlamlıdır. Geçmişte yaşanmış pek çok olayı, siyasal ortamı açıklamadan anlamak kolay değildir. Birinci Dünya Savaşı'nın şartları ile İkinci Dünya Savaşı'nın şartları aynı değildir. Bir ülkeyi işgal edip bunun kabul görmesi için konjonktürün (her türlü durumun ve şartın ortaya çıkardığı sonucun) uygun olması gerekir. Savaş ilan etmek için "geçerli" bahane ile birlikte diğer koşulların da hazır olması beklenir. Hatta askeri bir darbe bile ancak uygun bir ortam var olduğunda destek bulur.

MEDYA DA "MAHALLE BASKISI" YARATIR

Kitlesel iletişime olanak sağlayan medya ise "ortamı", "şartları", "havayı", "atmosferi" ya da "iklimi" yaratmada en etkili araçların başında gelir. Hürriyet gazetesinin eski sahibi Erol Simavi'nin Emin Çölaşan'a verdiği bir röportajdaki sözlerini aktaralım.

Hürriyet gazetesinde 3 Mayıs 1988 günü yayınlanan röportajda Simavi, askeri darbe konusuna değinerek orduyu darbeye basının hazırladığını söyler. Simavi şöyle konuşur: "Dünyada basın için 'beş büyük kuvvetten biri, dördüncü kuvvettir' derler. Bu söz Türkiye için geçerli değildir. Hakimiyet, elbette kayıtsız şartsız milletindir. O başka. Ama birinci kuvvet Türkiye'de ordu mu? Hayır. Basındır. İkincisi ordudur. Çünkü Orduyu ihtilallere basın hazırlar. Radyo ve televizyon hazırlayamaz. Bu iki organ hükümetin elindedir."

Peki, medyayı "etkili bir güç" ya da kimi yorumlara göre "etkili bir silah" gibi gören bu düşünce karşısında korkmak gerekir mi?

Bu soru karşısında da "ekmek bıçağı" örneğini vermek isterim. Ekmek bıçağı, onu elinde tutan kişiye ve o kişinin niyetine göre "iyi" ya da "kötü" amaçlarla kullanılabilir. Bıçağı elinde tutan kişinin geçmişi, içinde yetiştiği ortam ve o anda çevresinde bulunup onu etkileyenler de bir şekilde bıçakla ne yapılacağının kararının verilmesinde etkilidir. Dolayısıyla yine "ortamın" etkisini yabana atmamak, ciddiye almak gerekir. Öte yandan neyin "iyi" ya da neyin "kötü" olduğuna ilişkin herkesin farklı bir yorumu vardır ve o anda belki de önemli olan bıçağı elinde tutanın neyi "doğru" görüp, neyi ya da neleri göremediğidir.

Sonuç olarak "mahalle baskısı" kavramını iki unsurla ilişkilendirmek mümkündür: Bunlardan birincisi "çevre" ve ikincisi de "medya"dır. İletişim bilimindeki birçok kuram ve kavram, çevrenin, kamuoyunun ya da toplumun şekillenmesinde medyanın farklı boyutlardaki etkilerini açıklar niteliktedir.

 

Yurtdışındaki algımızı biz ne kadar algılıyoruz?

  Yurtdışındaki algımızı biz ne kadar algılıyoruz?

Günlük yaşamımızda sıklıkla gördüklerimizi, yaşadıklarımızı, her gün karşılaştıklarımızı zamanla kanıksayabiliyoruz. İlk başlarda şaşırtıcı gelen bazı noktalar zaman geçtikçe alışılagelmiş bir hale gelebiliyor. Böyle anlarda dışarıdan tarafsız bir göz pek çok noktayı farklı görmemizi sağlayabiliyor. Başka bir deyişle, kendimizi anlamak için her gün içimizde olanların değil, olaylara uzaktan bakabilenlerin bakış açıları daha faydalı olabiliyor. Benzer bir gözlemi, Türkiye’nin yurtdışındaki algısı ve bunu değiştirmek için attığımız iletişim adımları için yapabiliriz. Gerek yabancı müşterilerimiz, gerek yurtdışındaki meslektaşlarımızla sık sık Türkiye ve Türkler ile ilgili konuşuyoruz. Gerçekten zaman zaman öyle noktalara dikkat ediyor, öyle basit ama faydalı geri bildirim veriyorlar ki, fark etmediğimiz pek çok konuya dikkat çekiyorlar. Bu deneyimden yola çıkarak, ülkemiz hakkında böyle “taze” bir bakış açısı yakalamak ve Türkiye’nin yurtdışından algısını daha iyi anlayabilmek için kapsamlı bir çalışma yaptık.

Çalışmanın amacı, Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği (IPRA)’nın yabancı üyelerine e-mail aracılığıyla ile yolladığımız anketlerle, Türkiye’yi ziyaret edenler ve etmeyenlerin algı farklılıklarını ortaya koyabilmek. Araştırma sadece IPRA üyelerine uygulandığı için genellenebilirliği (external validity) sınırlıdır. Buna karşın, IPRA’nın Nijerya’dan Mısır’a, Amerika’dan Avustralya’ya, Arjantin’den Endonezya’ya pek çok ülkeden üst düzey iletişimcinin üye olduğu bir organizasyon olduğunu düşünürsek, bu örneklemle yapılan bir çalışmanın bize konuyla ilgili önemli bir “sezgi” sağlayacağına inanıyoruz.

Yaptığımız bu araştırmanın ortaya koyduğu en önemli gözlem, kimi “yabancı gözlerin” ülkemiz hakkındaki oldukça olumlu algısına karşın, kiminin oldukça olumsuz bir algıya sahip olması oldu. Türkiye’ye karşı “tarafsız” durduğunu ifade edenler yok denecek kadar az.

Yurtdışından bize bakış açıları arasındaki bu önemli farkı, Türkiye’yi daha önce ziyaret etmiş olanlar ve olmayanlar arasında gözlemleyebiliyoruz. Çalışma, ülkemize daha önce gelmiş olanların algısının çok olumlu olduğunu ortaya koyuyor. Buna karşın, henüz Türkiye’yi ziyaret etmemiş olanlar, bütün çabalara, atılan adımlara, yapılan çalışmalara rağmen ülkemiz hakkında olumlu düşünmüyor.
Başka bir deyişle, biz her ne kadar kendimizi anlatabilmek için reklamlar yapsak, etkinlikler düzenlesek de etkimiz karşımızdakilerin algılayabildiği kadar oluyor. Bu algıyı da sanıldığının aksine, bizim kendimizi tanıtmamız için attığımız adımlar değil, karşımızdakilerin bizi anlamak için attığı adımlar olumlu yönde şekillendiriyor. Bu konuda atılabilecek en önemli adım ise, tabii ki ülkemizi ziyaret etmelerini sağlamak.

En önemli iletişim, Türkiye’yi ziyaret etmek

Türkiye’ye gelenlerin görüşlerinin geldikten sonra değişip değişmediğini anlayabilmek için bu araştırma kapsamında iki farklı yöntem kullanıldı. Bunlardan birincisi kapsamında, Türkiye’yi ziyaret etmiş olanlara gelmeden önceki ve geldikten sonraki görüşleri soruldu. Bu görüşler arasında değişim olup olmadığına bakıldı. Her ne kadar bu soruyu cevaplayan katılımcılardan bazıları Türkiye’ye gelmeden önceki düşüncelerini net olarak hatırlayamıyor olsa da, pek çoğu Türkiye ziyaretlerinin görüşlerini olumlu yönde değiştirdiğini ifade etmiş.

Araştırma kapsamında kullanılan bir diğer yöntem kapsamında ise, Türkiye’yi ziyaret etmemiş olanlar test grubu (test sample) olarak kabul edildi. Türkiye’ye gelenlere ve gelmeyenlere bazı ortak konular hakkında fikirleri sorularak (kültürel zenginlik, güvenlik gibi) cevaplar arasında farklılık olup olmadığına bakıldı.
Sonuçlar, tartışmaya yer vermeyecek şekilde Türkiye’yi ziyaret edenlerin hemen her konuda ülkemiz hakkındaki algısının daha olumlu olduğunu ortaya koyuyor.

Araştırmanın ortaya koyduğu bir diğer önemli sonuç ise, Türkiye’yi ziyaret edenlere sorulan “en çok neyi sevdiniz?” sorusuna, beklenenin aksine, doğa’ ve ‘tarih’ cevaplarından daha çok ‘yemekler’ ve ‘insanlar’ yanıtlarının verilmesi oldu.

Pek çok konuda olduğu gibi turizm iletişim çalışmalarında da ezbere hareket edebiliyoruz. Ülkemizi ziyaret edip otelden dışarı çıkmayan turistlerin nispeten az gelir kazandırdığı, bu yüzden de üst gelir grubuna yönelik turizm iletişimi yapılması gerektiği bir gerçek. Buna karşın, her ne şekilde olursa olsun ülkemize gelen turistlerin Türkiye hakkında olumlu bir algıyla ayrıldığı ve bunu ağızdan ağza etrafındakilerle paylaştığını da göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Konuyla ilgili yaptığımız çalışma bir tez çalışması veya bir üniversite için hazırlanan bir makale olmadığı için, bilimsellik konusunda geçerliliği sınırlı olabilir. Ancak, bu çalışmanın, genel hatlarıyla durum analizi yapmak, çerçeveyi doğru çizip teşhisi doğru koyabilmek için önemli bir yol gösterici olacağına inanıyoruz.
Kaynak:
http://www.globaltanitimblog.com/?cat=26
 

 

Demokrasi Ve Özel Sektör

Demokrasi Ve Özel Sektör

Aralık 2008. Paris’te barok bir salon. Duvarlardaki tablo ve heykellerden Avrupa’nın geçmiş ihtişamı, dev ekrandaki grafiklerden gelecek ihtirasları yansıyor. Tepedeki vitraylı kubbeden içeri süzülen gün ışığında iyimser ve kötümser düşüncelerin renkleri birbirine karışmakta. Basına kapalı bu üst düzey toplantıda Barroso Avrupa iş dünyasının temsilcileriyle derin bir görüş alışverişi gerçekleştiriyor. Protokol kasvetinden, şarklı siyasetçi kasıntılığından ve ekonomik güç gösterisinden uzak, akılcı ve samimi bir devlet-özel sektör istişaresi.

Özel sektörünün sesi
Aynı Avrupa iş dünyası heyeti Elysèe Sarayı’nda Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ile de toplantıdaydı. Her altı ayda bir AB dönem başkanı ülkede benzer etkinlikler gerçekleşiyor. Berlin, Madrid, Roma, Londra, Stockholm... Her AB başkentinde en üst düzey siyasi görüşmeler; Avrupa siyaset gündeminin ele alındığı toplantılar; Versailles, Buckingham, Alcazres, Belvedere sarayları gibi mekânlarda ekonomi ve siyaset dünyasını bir araya getiren sosyal etkinlikler...
Söz konusu olan Avrupa özel sektör camiasının kurduğu BusinessEurope isimli kuruluş(*). Avrupa Özel Sektör Konfederasyonu. Merkezi Brüksel’de. Ellinci yılını 2008’de doldurdu. Avrupa bütünleşme süreciyle yaşıt. AB kurumları ve hükümetleri tarafından resmen Avrupa özel sektörünün temsilcisi olarak tanınıyor. Kendisi ise resmi değil, gönüllü üyeliğe tabi bir sivil toplum kuruluşu. BusinessEurope bir çatı örgüt. Üyeleri ulusal özel sektör temsil kuruluşları. Arkalarında yirmi milyon civarında Avrupalı şirket ve 107 milyonu aşkın çalışan var. Üye kuruluşların ülkeleri AB’nin 27 üyesi artı Norveç, İsviçre, İzlanda ve Türkiye.
Üyelik koşulları arasında Avrupa standartlarında sivil toplum nitelikleri öncelik oluşturmakta: gönüllü üyelik ilkesi, siyasi partilerden bağımsız konum, ulusal ekonomide yüzde otuz seviyesi üstünde bir artıdeğer temsili, gelişmiş kurumsal yapı, etik duyarlılık ve uluslararası saygınlık. Türkiye’den iki kuruluş, TÜSİAD ve TİSK 1987’den beri Avrupa iş dünyasının tam üyesi.

Devlet sivil toplumun hizmetinde
Özel sektör Avrupa’da demokrasinin gelişmesiyle eşzamanlı bir olgu. Magna Carta’dan Fransız Devrimi’ne ve AB projesine uzanan evrimde ekonomik büyüme, sosyal kalkınma ve demokratik gelişim arasındaki karşılıklı etkileşim önemli. Bazen çelişkiler ve çöküntüler üretebilen bu süreç, insanlık tarihinde şimdilik en iyi işleyen rejim olarak Batı demokrasisini 21. yüzyıla taşıdı. Gelişmiş demokrasilerde, arkasındaki insan, sermaye ve teknolojik yenilik gücü ile özel sektör toplumsal yaşamın özüne ait. Buna şirketlerin ve çalışanlarının ödediği vergilerle işleyen devlet sistemi de dâhil. 
Çağdaş demokrasilerde devlet hizmetkârı olduğu toplumu karar sürecine katarak kendisi için en güvenli yolu seçiyor. Alınacak kararlardan etkilenecek olan kesimlere danışılıyor. Kararlar onlardan gelen katkılarla oluşuyor. Her zaman toplumun farklı kesimleri arasında tam bir denge veya uzlaşma bulunamasa bile, çoğu zaman sorunlar daha saydam bir ortamda tartışılabiliniyor hiç olmazsa. Böylece bürokrat ve siyasetçi daha başarılı oluyor. “Ben devletim, siyasi güç bende” benzeri yaşamın faniliğinden kopuk siyasal hastalıklar giderek istisnalaşıyor.
Bu noktada siyaset ve bürokrasiye çok önemli bir sorumluluk düşmekte. Konusuna göre paydaşları belirleme ve onlardan yararlanma görevi. Hangi dernek, sendika, konfederasyon, federasyon, oda, birlik,  kulüp, akademik kurum, lobi, uzman veya vatandaş? Temsil yapısına, bilgi, gücüne, deneyim birikimine ve toplumsal etkisine göre karar vermek gerek. Yasalarla belirlenen bir düzen sivil toplumun doğasına aykırı. Siyasetçi veya bürokrat sivil toplumla iletişim ve işbirliğinde en dengeli ve verimli tutumu takınmak zorunda. Kolay bir sorumluk değil bu. Başaramayacak olan ne siyaset yapsın, ne de gözü üst düzey kamu görevinde olsun.

Lobicilik ötesi
BusinessEurope AB karar alma sürecini gözetliyor, yönlendiriyor, denetliyor. Lobi olmanın ötesinde bir konuma sahip. AB siyasal yapısında resmi olmayan bir temel direk rolü oynuyor. AB Komisyonu mevzuat ve politika önerilerini hazırlar; Avrupa Parlamentosu ve AB Bakanlar Konseyi ortak bir karar mekanizması ile yasama erkini üstlenir. Bu sistem içinde BusinessEurope bir süzgeç işlevine sahip. AB kurumlarıyla iletişim içinde çalışan altmış çalışma grubu var. Bunlara üyelerden gelen 1200 kadar uzman katılıyor. Vergi, çevre, ABD, Çin, Rusya, eğitim, yeni teknolojiler, enerji gibi farklı alanlarda Avrupa özel sektörünün ortak görüşü belirleniyor. Ayrıca Avrupa Sendikalar Konfederasyonu ve BusinessEurope sosyal politika alanında bir ortak mevzuat önerisi üzerinde uzlaşırsa, AB Bakanlar Konseyi Maastricht Antlaşması uyarınca bunu onaylayarak yasaya dönüştürüyor. Tabii Avrupa iş dünyası içinde ülkeler veya sektörler arasında bir konuda ortak görüş oluşamıyorsa, BusinessEurope da sessiz kalıyor doğal olarak.
Avrupa özel sektörü en teknik seviyeden en geniş kapsamlı siyasetlere uzanan bir yelpazede etkili olabilmekte. Örneğin AB’nin bu yüzyıldaki temel hedeflerini belirleyen Lizbon Stratejisi BusinessEurope’un bir başarısı olarak görülmekte. Küresel ekonomik kriz karşısında AB politikaları da bu yönde özel sektörün katkısıyla oluşuyor.
BusinessEurope Avrupa özel sektörünün bir nevi NATO’su veya AB Bakanlar Konseyi. Çalışmaları Brüksel’deki genel merkezi ve üyelerinin AB nezdindeki temsilcilikleri tarafından yönetilmekte. Stratejik kararlar altı ayda bir toplanan Başkanlar Konseyi’nde ve genel sekreterlerin katıldığı icra komitesinde alınıyor. Son yirmi yıl içinde bu platformlarda Ömer Dinçkök, Cem Boyner, Bülent Eczacıbaşı, Halis Komili, Güler Sabancı, Aldo Kaslowski, Muharrem Kayhan, Erkut Yücaoğlu, Tuncay Özilhan, Mustafa V. Koç, Pekin Baran, Tuğrul Kutadgobilik, Ömer Sabancı ve Arzuhan Doğan Yalçındağ gibi birçok önde gelen Türk özel sektör temsilcisi etkinlik içinde oldu, Türkiye için çalıştı. Ayrıca az sayıda ülkeden katılımla oluşan bir icra kurulu önemli kararları hazırlıyor. Bu üst düzey gruba seçilenler arasında Türkiye’den Haluk Tükel yer almakta.

Türkiye’ye destek
Türk özel sektörünün BusinessEurope içinde tam üye olarak yer almasının sağladığı birçok artıdeğer var:
1. Türkiye’nin AB sürecinde BusinessEurope üyeliği öncü bir kazanım. Bu kuruluş AB politikalarının kısa ve orta vadedeki yönelimlerinin oluştuğu sisteme dâhil. Türk iş dünyası da bu sisteme tam üye olarak katılıyor.
2. AB içindeki herhangi bir şirketi ilgilendiren mevzuat ve politikaların yüzde 80’i ulusal değil AB düzeyinde kararlaştırılıyor. Gümrük birliği ve müzakere süreci ile birlikte Türk ekonomik yaşamı için de bu orana doğru bir evrim söz konusu. BusinessEurope üyeliği bu çerçevede önemli ulusal çıkarlar içeren bir konum.
3. BusinessEurope çalışma gruplarında Türk uzmanlar ayrıcalıklı bir bilgi ve etki ağına ulaşıyor. Bu sayede AB kurumlarına iletilen Avrupa özel sektörü görüşleri Türkiye açısından da olumlu talepler içeriyor. Örneğin Güney Kore gibi ülkelerle dış ticaret müzakerelerine yönelik AB Komisyonu-özel sektör istişare toplantılarında Türkiye’nin de öncelikleri savunuluyor.
4. Türkiye’nin küresel düzende daha güçlü bir ülke olması için önerilen politikalarda Brüksel’de erişilen ayrıcalıklı bilgilerin katkısı sağlanıyor. Özel sektörün devlete aktardığı bilgi ve görüşlerin değeri pekişiyor.
5. Avrupa iş dünyası çalışmalarına katılım Türkiye’ye olumlu yansıyor. Türkiye’de özel sektörün üretim kalitesi, çalışma koşulları, tüketici hakları ve çevreyi koruma gibi alanlarda Avrupa standartlarına uyumu destekleniyor.
6. Avrupa içinde devlet başkanları, başbakanlar, bakanlar, medya ve kamuoyu karşısına çıkan Avrupa özel sektör heyetlerinde Türk temsilciler de yer alıyor. Hem içerik açısından, hem de simgesel olarak Türkiye’nin girişimci ve hızla kalkınan bir toplum olarak AB sürecindeki güçlü özellikleri vurgulanıyor böylece.
7. ABD, Çin, Rusya gibi ülkelerle olan dış ilişkilerde Avrupa özel sektör heyetlerinde Türk temsilciler de yer alıyor. Bu ülkeler AB sürecinde ilerleyen bir Türkiye’ye daha fazla önem veriyor (Bu ülkelerle ilişkilerimiz geliştikçe de, AB nezdinde değerimiz artıyor).
8. Türk özel sektörünün Avrupa iş dünyası ailesinin bir üyesi olması birçok alana olumlu etkiler yayıyor: uluslararası sermaye hareketlerinden alınan pay, dış ticaret, turizm, ülke markası, teknoloji transferi, sivil toplum kuruluşlarının uluslararası açılımları, teknolojik işbirliği, akademik çalışmalar ve kültürel etkinlikler...
9. BusinessEurope’un üyesi olan kuruluşlar Türkiye adına kendi hükümetlerini olumlu etkiliyor, Türkiye’den gelen heyetlere evsahipliği yapıyor ve kendi toplumlarına karşı Türkiye ile ortak ekonomik çıkarları vurguluyor.
10. Tüm bu etkenlerin bileşkesi olarak Avrupa özel sektörü Türkiye’nin AB üyeliği sürecini destekliyor. Bu destek 1995’te gümrük birliği, 1999’da adaylık statüsü ve 2004’de müzakerelerin açılması kararları yönünde somutlaştı. Son olarak küresel kriz karşısında yenilenen Avrupa özel sektörü önceliklerine de yansıdı. BusinessEurope AB’nin Türkiye ve Balkanlar’a başarılı bir şekilde genişlemesinin Avrupa’nın küresel rekabet gücü açısından gerekli olduğunu savunuyor.
Batı demokrasilerinde özel sektör-devlet ilişkisi bazı sorunlara rağmen genelde saydam, akılcı ve verimli bir zeminde gelişmekte. Türk özel sektörü BusinessEurope üyesi olarak AB sürecinde ayrıcalıklı bir konuma sahip. Bunu Türkiye için artı değere dönüştürme çabası içinde.
Geriye önemli bir soru kalıyor: Türkiye’de devlet-sivil toplum ve devlet-özel sektör ilişkisi hangi hızda gelişiyor?
Eşzamanlı olarak buna bir soru daha ekleniyor: Türkiye’nin AB süreci ve küresel rekabet ortamında yükselişi hangi hızda ilerliyor?

(*) Kuruluşunda Unice olarak tanınan bu kuruluşun ismi birleşik yazılan “iş dünyası” ve “Avrupa” sözcüklerinden oluşuyor: www.businesseurope.eu

 

Dünyanın “İnsan Merkezli” bir anlayışa ihtiyacı var

Dünyanın “İnsan Merkezli” bir anlayışa ihtiyacı var

Yeşil hareket, gönüllü sadelik, yeşil barış gibi aşırı tüketim ve sonuçlarını göstermeye ve olumsuz etkilerini ortadan kaldırmaya yönelik eylem günlerimizin de hem sayısı hem de etkisi giderek artıyor ve gittikçe dikkatleri çekmeye başlıyor.

Küresel krizin belki de en önemli sonuçlarından biri olarak ifade edilen sosyal sorunlara uzak, sınırsız ve acımasız küresel kapitalizmin denetlenemez olduğu düşüncesi, artık eskisi kadar rağbet görmüyor. İş dünyasının hem kâr elde edip hem de içinde yaşadığı toplumun ve daha genel olarak da dünyanın sorunlarına duyarlılık göstermesi ve yeni yaklaşımlara yönelmesi gerektiğini öngören bir zorunluluğu ve açılımı ilgiyle izliyoruz.

Bu konuda, günümüz tüketicilerinin kısa dönemli bireysel çıkarlarını ön plana alan rolleri ile uzun dönemli sorumluluklarını içeren toplumsal rollerini birleştirerek siyasete ve ekonomiye yön verme konusunda bilinçlenmeye başladığını görüyoruz. Daha insancıl, çevreye daha duyarlı bir ortamın yaratılmasında ve yaşadığımız küresel krizin etkilerini herkes için en aza indirgemede sivil toplumun, devletin ve iş dünyasının katkıları böyle bir dönüşümün en temel ve en önemli unsurunu oluşturuyor.

Dönüşümün gerçekleşebilmesi ve sürdürülebilir olması için vazgeçilmez koşullardan birisi de tüketicinin, birey olarak yönlendirilmesi ve korunması gereken çaresiz bir zavallı olduğu anlayışının değişmesi gerekliliğidir. Ürettiklerinden fazlasını tüketen ve aradaki farkı da borçlanarak telafi eden tüketicileri tahrik etmek, onları hep daha fazla tüketmeye yöneltmek oyununda başarılı olduğunu zanneden, insani duyarlılığın bir kenara konduğu finansal kuruluşlar, işletmeler ve bunların yöneticileri ihtiraslarının kurbanı olduklarının yeni yeni farkına varıyorlar. Köpük ya da balon benzetmesiyle bu tür uygulamaların ‘şişir-sat’ anlayışı ile hüküm sürmesi nihayet sona eriyor. İnsan odaklı, çevreye saygılı bir yeniden yapılanmanın belirtilerini görüyoruz. Bu değişim ve dönüşüm sürecinde, tüketicinin ‘kendisi için neyin iyi, neyin kötü’ olduğunu anlamaz zihniyeti yerine, ‘etkin, denetleyici ve dönüştürücü gücünün’ varlığını kabullenmek bir önkoşuldur. Kendisine öğretilen rollerin dışına çıkarak yeni davranış biçimleri gösteren tüketiciyi iyi anlamak ve onun dönüştürücü gücünü tanımak olumsuz etkilerden arınmanın en temel koşullarından olmaktadır.

Tüketici eylemlerinin yönü

Son çeyrek yüzyılda, tüketimin aşırı ve hoyratça yapılarak artmasına paralel olarak bu durumun yanlışlığını ve önleme yollarını göstermek için toplumsal baskı ve bilinç yaratmaya yönelik eylemlerin her şeye rağmen çeşitlenerek arttığını gözlemliyoruz. Bunlardan biri, üretici ve tüketiciler için daha iyi bir gelecek sağlamaya çalışan, üretim ve tüketim sürecinde doğanın dengesini gözetmeyi öngören bir uluslararası sivil toplum hareketi olan ‘slow food’ ülkemizde de fark edilmeye başlandı. Yavaş yaşamayı öngören ve kanunsuz, haksız ve aşırı kazanç sağlayan kuruluşlara bir tepki olarak doğan bu sosyal hareket; işçi, köylü ve küçük üretici haklarına odaklanıp, bireylerin dikkatini çekmeye çalışıyor. Tüketici yerine ‘yardımcı-üretici’ kavramının kullanılması ve tohumun çiftçiye ait olması gerekliliğine vurgu yapıyor. Hiç şüphesiz, bu sivil toplum hareketinden çok daha yaygın ve etkili bir başka hareket de Adil Ticaret. Adil Ticaret, üçüncü dünya ülkelerindeki küçük üreticilerin, köylülerin ve işçilerin daha iyi üretim koşullarına ulaşmalarını ve yaşamlarını sürdürmelerini sağlamak için, ürünlerinin piyasalarda adil bir fiyattan (piyasa fiyatının biraz üstünde) satılmasını sağlamaya çalışan bir sosyal hareket. O kadar önemli ve etkili bir hareket haline geldi ki 17 Mayıs günü ‘Adil Ticaret’ günü olarak kutlanmaya başladı. Benzer bir başka hareket olan ‘Etik Ticaret’ ise çalışma koşullarını düzeltmeye ve uluslararası standartlarla uyumlaştırmaya odaklanıyor. Tüketici ile işçi, köylü ve küçük ölçekli üretici arasındaki kopuk bağların, işbirliğine ve dayanışmaya dönüşebileceği umut ediliyor.

Bunlara ek olarak, 15 Mart’ta ‘Dünya Tüketiciler Günü’ ve bu günün içinde bulunduğu hafta, ‘Tüketiciyi Koruma Haftası’ olarak da çeşitli etkinliklerle kutlandı. Sanki, olacaklar önceden bilinmiş gibi bu senenin teması olan ‘sürdüredebilir tüketim’ geniş bir biçimde ülkemiz de dahil tüm dünyada ele alınıp irdelenmeye çalışılıyor. Tüketici Koruma Hareketi, hem içerik hem de etki alanı olarak olumlu biçimde büyüyor. Bu kapsamdaki en önemli eylem olan ‘Satın Almama Günü/Buy Nothing Day’, 1992’den beri kutlanıyor ve giderek daha fazla kişinin dikkatini çekiyor. Satın almama günü, karşı konulamaz bir tutku haline getirilen alışveriş ve tüketime karşı kasım ayının son Cuma gününde kutlanıyor. Bir tür ‘tüketim perhizi’ olan bu gün, ülkemizde de 2002 yılından bu yana biliniyor ve günün önemine bağlı biçimde kutlamalarla sürdürülüyor.

Hepsi bu kadar mı? Çocukların ve yetişkinlerin daha az TV izleyip, sosyal ilişkilere daha fazla önem vermelerini vurgulamaya yönelik ‘Televizyonları Kapatma Haftası’ bu sene 21-27 Nisan tarihleri arasında gerçekleşti. Kapatma, kullanmama, tüketmeme eylemlerine güzel bir örnek de 29 Mart gecesi kutlanan ve küresel iklim değişikliğine dikkat çekmeyi, enerji kaynaklarının hızla ve acımasızca tüketilmesine tepki göstermeyi amaçlayan ‘Dünya Saati’ uygulamasıdır. Saat 20.00 - 21.00 arasında bir saat süresince elektrikli aletleri ve ışıkları kapatma eylemi gerçekleşti. ‘Yeryüzü İçin Bir Saat’ etkinliğine geçen yıl 35 ülkenin ve 370 büyük kentin katıldığı ve eyleme iş yerlerinin de destek verdiği düşünülürse, giderek büyüyen ve başarı kazanmaya başlayan bir sosyal ve siyasal hareket olduğu daha iyi görülebilir. Benzer bir eylem bu sefer internet üzerinden gerçekleştirildi 17 Eylül tarihinde. Dünyanın dört bir yanından çevreciler, ‘Bir mum yak, aleve bak, gezegenle birlikte bir nefes al’ çağırısıyla on dakika sürecek eylem önerisini Facebook üzerinden başarıyla organize ettiler. ‘Birlik Güçtür’ sloganı ile yapılan eylem çağrısı sanal ortamın bu konudaki etkinliğini bir kere daha gösterdi. Bunlar kadar yaygın olmasa da alternatif karşıt grupların yürüttüğü moda ve marka karşıtı kampanyalardan olan ‘No Logo’ ve ‘Fashion Strike’ eylemleri de gittikçe dikkatleri ve destekleri üzerine doğru çekiyor.

Sadece özel günler değil

Hepimiz, çoğunluğunu benimsediğimiz ve severek katıldığımız özel tüketim günlerinde daha fazla tüketim yapılması gereğine bilerek ya da bilmeyerek inanıyoruz. Sevgililer günü, anneler günü, babalar günü, yılbaşı gibi içleri ticari amaçla boşaltılmış, anlamları tüketimin tahrikine yönelik olarak değiştirilmiş bu tür günleri saymakla bitirmek olanaksız gibi. Öte yandan; yeşil hareket, gönüllü sadelik, yeşil barış gibi aşırı tüketim ve sonuçlarını göstermeye ve olumsuz etkilerini ortadan kaldırmaya yönelik eylem günlerimizin de hem sayısı hem de etkisi giderek artıyor ve gittikçe dikkatleri çekmeye başlıyor. Tüm bunlar, sadece bir grup aktivistin eylemleri olarak görülmekten çıkıp, birbirini izleyen ve demokratik denetimimizi amaçlayan ve bu konularda kendimizi ifade etmeye olanak sağlayan, eylem günleri haline dönüşüyor.

Bunlar katılımcı ve özgürlükçü demokraside hesap soran talepkâr birey anlayışını günlük yaşama aktarmak olarak da düşünülebilecek eylemler. Toplumsal ve küresel sorunların bilincinde, demokratik eylemlere katılarak bunları kendi meselesi sayan, hesap soran öznedir var olmakta olan yeni birey. Bu sosyal hareketlerin, 21. yüzyılın ve yaşanan küresel krizin getirdiği olumsuzluklar ve eşitsizlikler konusunda bireylerin bilinçlenmelerine yardımcı olacağı bunun yanı sıra birey olarak ve birlikte hareket edebilen tüketicilerin etki yaratabileceklerine, bir değişim gerçekleştirebileceklerine ve yanlışlıkları düzeltebileceklerine yönelik inançlarını da arttıracağı çok açık.

Birbirine bağımlı olmak

İçinde yaşadığımız yıllar küresel krizin olumsuz etkilerine karşın, dünyayı değiştirecek yeni yapılanmaların oluşmasında hepimize büyük fırsatlar sunuyor. Küresel ekonomideki birbirine bağımlılıklar ve gittikçe birbirine daha çok bağımlı hale gelen üretici, tüketici ve devlet alanlarının etkin, eşgüdümlü ve kapsamlı bir işbirliğine dayalı yönetim, başarılı bir yeni yapılanma için şart görünüyor. Bu yolla, herkes için güvenli, temiz ve paylaşımcı, insancıl bir ekonomik ve siyasal yapıyı yaratarak başarıya ulaşmak olanaklı. Bunu yaparken, tüketicilerin ekonomik, siyasi ve çevresel meydan okumalarındaki hem gerçek, hem de sanal ortamlardaki etkinliklerini göz ardı edebilmek olanaksızlaşıyor. Devletin daha fazla rol alması ve yükselen korumacılık dalgasının etkisiyle piyasaların denetim ve gözetiminin artırması istendiği bu günlerde, etkin biçimde gözetleme ve denetim eylemlerinde toplumsal rolleri gereği tüketici ve tüketim ile ilgili dernek, vakıf ve her türlü sivil toplum kuruluşunun başarılı biçimde yerine getirmede görev almaları gerekliliğini görmemiz gerekiyor. Soyut ve fazla kuramsal açıklamalara ve mücadelelere boğulmanın ötesinde, etkileri somut olarak görülen küresel krizlerin bir daha yaşanmamasına yönelik bu tür pratik ve somut eylemler, bireylerin ve sivil toplum hareketinin demokratik denetleme gücü olarak yaşantılarımızda vazgeçilmez bir öneme sahip olmaya başlayacak gibi görünüyor.

Herkesin birlikte kazanacağı, çok taraflı kazançların sağlanacağı düzenlemelerin gerektiği ve endüstri ötesi bilgi-iletişim teknolojilerinin egemenliğinde oluşacak yeni ekonomi döneminde, tek başına oluşacak başka bir denetim ve gözetim sistemine ihtiyaç yok gibi. İnsan merkezli, iklim değişikliği, küresel ısınma ve çevreye odaklı anlayışa, uygulamaya biraz daha özen göstermek ve yerel, ulusal, küresel sivil hareketleri etkili kılmak sorunun çözümünde altın bir seçenek sunuyor. Bunu kullanmanın da tam zamanı.

Azerbaycan Seçimleri’nde Siyasal İletişim Uygulamaları

Azerbaycan Seçimleri’nde Siyasal İletişim Uygulamaları

“Azerbaycan'da gelecek 5 yıl görev yapacak Cumhurbaşkanını belirleyecek seçimler 15 Ekim 2008 tarihinde gerçekleşti. Ülke genelinde yaklaşık 4 milyon 835 bir kayıtlı seçmenin 1184 merkezde oy kullanacağı seçimlerde ülkede ilk kez yapılan bir uygulamayla 500 oy kullanma merkezinde kurulan kameralar aracılığıyla halk oy kullanma ve sayım sürecini internetten canlı izleme imkânını buldu. Bunun için www.msk.gov.az adresindeki ''canlı müşahide'' başlığını seçmek yeterliydi. Azerbaycan'daki 6'ncı Cumhurbaşkanlığı seçimlerine şimdiki Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Ümit Partisi Başkanı İkbal Ağazade, Büyük Kuruluş Partisi Başkanı Fazıl Gazanferoğlu Mustafayev, bağımsız aday Gulamhüseyin Alibeyli, Liberal Demokratik Parti Başkanı Fuad Aliyev, Bütün Azerbaycan Halk Cephesi Partisi Başkanı Kudret Hasanguliyev ve Musasır Müsavat Partisi Başkanı Hafız Hacıyev olmak üzere 7 aday katılıdı. Müsavat Partisi ve Halk Cephesi (AHCP) başta olmak üzere ülkenin önde gelen muhalefet partileri ise koşulların demokratik olmadığı gerekçesiyle seçimlere katılmayacaklarını daha önce açıklamıştı.

TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü'nden Doruk Ziya Okubay’ın hazırladığı incelemenin tam metnine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

 

AZERBAYCAN CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ VE
SİYASAL İLETİŞİM UYGULAMALARI


Sayfa 1 > 18

SİYASET

SİYASAL İLETİŞİM MERKEZLERİ Dünya'da siyasal iletişim konusunda çalışma yapan pek çok merkez, enstitü, dernek ve vakıf faaliyet göstermektedir. İlgili uluslararası gelişmeleri bu kurumların sitelerinden takip etmek için tıklayınız.

İnternette Siyaset

YAZARLARIMIZ

Prof. Dr.
Yavuz
ODABAŞI
Prof. Dr.
Aysel
AZİZ
Prof. Dr.
Füsun
ALVER
Prof. Dr.
Vural
ALTIN
Prof. Dr.
Murat
ÖZGEN
Prof. Dr.
Atilla
GİRGİN
Doç. Dr.
Ahmet
KALENDER
Doç. Dr.
Ferruh
UZTUĞ
Dr. Hıfzı
TOPUZ
Doç. Dr.
Yusuf
DEVRAN
Doç. Dr.
Mustafa
ŞENTOP
Doç. Dr.
Emine
YAVASGEL
Doç. Dr.
Emre
BAĞÇE
Doç. Dr.
Erkan
YÜKSEL
Yrd. Doç. Dr.
Zuhal ÖZEL

Yrd. Doç. Dr.
Fatoş
KARAHASAN
Yrd. Doç. Dr.
Emel
AKÇA
Yrd. Doç. Dr.
Esra
KELOĞLU
Dr. Bahadır
KALEAĞASI
Yrd. Doç. Dr.
Birol
ERTAN