Siyasal İletişim Enstitüsü

  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Ana Sayfa Dr. Bahadır Kaleağası

Sağlık Konulu Yayınlar Mercek Altında…

Sağlık Konulu Yayınlar Mercek Altında…

Medyada sağlık konulu yayınlar her geçen gün artıyor. Son zamanlarda dikkati çeken bu artışa paralel olarak eleştiri sesleri de her geçen gün daha fazla yükseliyor. İşte bu durum, bilimsel bir araştırmaya konu oldu. Yürütücüsü olduğum bu araştırma hakkında biraz bilgi vereyim…

PROJENİN AŞAMALARI

Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) ve Anadolu Üniversitesi’nin desteğini alan “Türkiye’de Sağlık Konulu Yayıncılık İlkelerinin Belirlenmesi: Kaynak, İleti ve Hedef Kitle Bağlamında Sağlık Konulu Yayınların Analizi” başlıklı araştırma üç yıllık bir zaman dilimini kapsıyor. Yılbaşından bu yana gazete, televizyon ve internette yayınlanan sağlık konulu tüm içeriklerin tarandığı çalışma, üç aşamada tamamlanacak.

İlk aşamada, bir yandan medya içeriği temin edilirken, diğer yandan sağlık konulu yayınların “kaynak” kişileri konumundaki medya profesyonelleri (muhabir, yazar, editör, sunucu, anchor, programcı, yapımcı, yönetmen, yönetici vd.), sağlık uzmanları (bilim insanları, diğer uzmanlar, sağlık konusunda açıklamada bulunan diğer kişiler vd.) ve Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere çeşitli kurum ve kuruluşların temsilcileriyle yarı yapılandırılmış görüşmelerde bulunulacak. Araştırma ekibi şu anda bu görüşmeleri sürdürüyor. Ve, sonbaharda gerçekleştirilecek bir çalıştayda konunun tarafları bir araya getirilecek. İkinci aşamada medya içeriklerine içerik analizi uygulanarak, Türkiye’deki sağlık konulu yayınların bir “fotoğrafı” çekilecek.

Üçüncü aşamada da kamuoyunun algı ve değerlendirmesine yönelik olarak Türkiye ölçeğinde bir anket uygulaması gerçekleştirilecek. En sonunda ikinci bir çalıştay daha yapılacak ve araştırmada elde edilen bulgular tartışmaya açılacak. Ardından da araştırma raporuna son şekli verilecek.

PROJENİN AMACI VE EKİBİ

Projede; en özet şekilde, sağlık konulu yayıncılığın betimlenmesi, yayın içeriklerinin irdelenmesi, kamuoyunun algı ve değerlendirmelerinin belirlenmesi ve bu bağlamda sağlık konulu yayıncılığa ilişkin ilkelerin ortaya konularak bu alana ilişkin toplumsal bilincin artırılması amaçlanıyor. Yürütücüsü olduğum bu araştırmanın “araştırmacı” ekibi Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Doç. Dr. Ahmet Yalçın Kaya, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nden Araş. Gör. Dr. Funda Erzurum ve Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Yard. Doç. Dr. Cengiz Bal’dan oluşuyor.

Bursiyerlerimiz ise Anadolu Üniversitesi’nden Öğr. Gör. Asuman Kaya, Araş. Gör. Pelin Öğüt, Araş. Gör. Hakan Yılmaz, Araş. Gör. Kutlu Akçoral, Uz. Hande Demiroğlu; Selçuk Üniversitesi’nden Araş. Gör. Barış Yılmaz ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Araş. Gör. Korhan Mavnacıoğlu. Ayrıca Anadolu Üniversitesi Ebediyet Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nadir Suğur ve Eskişehir Anadolu Hastanesi’nden Doç. Dr. Barbaros Dokumacı da araştırmamızın danışmanları. Bir başka danışmanımız, Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi’nden Öğr. Gör. Bülent Batmaz da projenin başından beri bizimle birlikte çalışıyor. Aynı fakülteden Yard. Doç. Dr. Sinan Aydın‘dan da önemli destek alıyoruz.

BİZE YAZIN; SİZİNLE GÖRÜŞELİM…

Araştırmanın içeriği hakkında daha fazla bilgi aktarmayayım; ancak sağlık içerikli yayınlarla ilgili olarak sizin de görüş, öneri, tavsiye, beklenti ya da “söyleyecek herhangi bir şeyiniz” varsa, bize yazarsanız memnun oluruz. Çünkü çalışmanın en önemli ayaklarından biri sizlerden elde edeceğimiz görüşlere dayanıyor…

Elektronik posta adresim şöyle: eyuksel@anadolu.edu.tr

Bu önemli araştırmaya yapacağınız katkılar için şimdiden teşekkür ederiz… Sırası geldikçe, meraklı okurlar için, araştırmanın ilerleyen aşamaları ve çarpıcı bulguları hakkında da bilgi vereceğim…

Prof. Dr. Erkan Yüksel, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi

 

Küresel Terörizmin Dünya Ekonomisine Etkileri

Küresel Terörizmin Dünya Ekonomisine Etkileri

Günümüzde terörizm, bütün dünyayı ekonomik, siyasi, kültürel ve psikolojik açıdan etkileyen en önemli sorundur. Dünya ekonomisi açısından değerlendirildiğinde küresel terörizm; insan kaybı ve maddi hasarlar nedeni ile sermaye birikimini azaltması, ekonomide üst düzeyde belirsizliğe neden olması, yatırımları olumsuz etkilemesi, ekonomide üretken sektörlerden güvenlik için kaynak ayrılması, turizm sektörünü olumsuz yönde etkilemesi, açısından önem taşımaktadır.

Terörizmin küresel nitelik kazanması dünya ekonomisinde yabancı yatırımcıları etkilemekte ve yatırımcıların riskli ülkelerden çekilerek başka ülkelere yatırımlarını kaydırmalarına neden olabilmektedir. Küreselleşme ile birlikte dünya ekonomisinin bütünleşmeye yönelmesi karşısında terörizm olgusunun ortaya çıkması dünya ekonomisindeki olumsuz etkisini daha da artırmıştır.

Bugün dünya ekonomisi gücünü malların, hizmetlerin ve insanların serbest dolaşımından almaktadır. Küreselleşmenin ve teknolojinin yarattığı devrimler, ulaşım ve iletişimdeki gelişmeler teröristlere yeni imkânlar sunmaktadır. Bunun karşısında daha fazla güvenlik gereksinimi ortaya çıkmakta, malların ve insanların dolaşımının engellenmesi gündeme gelebilmektedir. Ekonomik anlamda küreselleşmenin karşısındaki en önemli sorun, bir taraftan serbest ticareti geliştirirken diğer taraftan da terörizme karşı daha etkin mücadele yolları bulunmasıdır. Terörizme ekonomik anlamda karşı duruş her şeyden önce ortak bir anlayış gerektirmektedir.

DÜNYA EKONOMİSİ - KÜRESEL TERÖR

Küresel terörizmin dünya ekonomisindeki en önemli etkisi üretim gücünün azalması ve finans sektöründe çökmelere neden olması ile karşımıza çıkmaktadır. Bu kapsamda; iletişim ve ulaşım sistemleri zarar görebilmekte; bunun sonucunda uluslararası değişim güçleşmekte, teslimatlar istenilen düzeyde yapılamamakta ve ihracat işlemleri süresi içinde gerçekleştirilememektedir. Terörizm nedeniyle güven ve güvenlik arttırıcı önlemler, taşıma maliyetlerini artırabilmektedir. Bu maliyet artışları, özellikle kara, deniz ve hava yolu taşımacılıklarında belirgin bir şekilde görülmektedir. Güvenlik sorunlarının olduğu bölgelerde sigortacılık işlemlerinin yapılması, araç, kişi ve yük sigortalarının yapılması mümkün olamamaktadır.

Küresel terörizm, uluslararası ticaret sistemini de doğrudan etkilemektedir. Günümüzde Orta Doğu, Kızıldeniz, Süveyş Kanalı ve Doğu Akdeniz’de yapılan deniz ulaştırmasında; riskler ve maliyetler çok artmıştır. Terörizm nedeni ile herhangi bir iletişim ve ulaştırma sisteminde güvenlik riskinin olması kişilerin, malların ve hizmetlerin serbest dolaşımını ve bu kapsamda dünya ekonomisinin sürdürülebilir gelişimini olumsuz etkilemektedir. Kişilerin, malların ve hizmetlerin serbest dolaşımını esas alan kara, hava, deniz ve demiryolu taşımacılığında güvenliği en üst düzeyde artırma sorumluluğu vardır. İlave her bir güvenlik önlemi de ilave maliyetler yaratabilmektedir.

AVRUPA BİRLİĞİ’NDE YENİ GELİŞMELER

AB, 2004 yılının Mart ayında yayınladığı deklarasyonda; bütün taşıma sistemlerinin güçlendirilmesini, kişilerin serbest dolaşım için güvenlik amaçlı politikaları geliştirilmesini, AB üyesi olmayan ülkelerin havacılık ve denizcilik standartlarına uyumlarının sağlanmasını, liman, hava limanı ve sınır kapılarında terörist eylemlere karşı teknik donanımların geliştirilmesini, AB üyesi olmayan ülkelerin, AB’nin teröre karşı hazırladığı planlar ile AB organlarının düzenlediği ulaştırma, sınır kontrolleri ve kimlik tespiti gibi uygulamalara uyum sağlanmasını öngörmektedir.

AB, Avrupa Konseyi’nin 2004 yılının Haziran ayında yayınladığı “Terörizme Karşı Eylem Planı”; Terörizm ile mücadele için AB Polis Teşkilatı (EUROPOL) ve “AB Suçla Mücadele Teşkilatı (EUROJUST)”nın yetkilerinin artırılmasını, biometrik göstergeli pasaport kullanılmasını, parmak izi ile kimlik tespitinin yapılmasını, Avrupa Sınır Ajansı kurulmasını, sınır güvenliklerinin bu ajans aracılığı ile yürütülmesini, liman güvenliklerinin artırılmasını öngörmektedir.

AB, ABD ile “Sınır ve Taşımacılık Güvenliğine İlişkin Politika Diyaloğu” geliştirmiştir. Günümüzde kimyasal, biyolojik ve nükleer saldırılara karşı bilgi alışverişlerinin geliştirilmesi, terörizmin finansmanının önlenmesi ve finansmana karşı istihbaratın güçlendirilmesi dünya ekonomisi açısından önem taşımaktadır.

KÜRESEL TERÖR –TURİZM SEKTÖRÜ

Turizm sektörü itibarı ile Dünya ekonomisi değerlendirildiğinde; 1999 yılında 650 milyon, 2000 yılında 687 milyon, 2003 yılında 691 milyon ve 2004 yılında 750 milyon kişi seyahat etmiştir. 11 Eylül 2001 küresel terör eylemi ile turizm sektörü bir durgunluk dönemine girmiştir. 2004 yılında 750 milyon kişinin seyahat etmesi karşılığında dünyada turizm gelirlerinin 750 milyar dolar civarında gerçekleştirdiği tahmin edilmektedir. Turizm sektörü dünya ekonomisi açısından çok önemli bir sektördür. Terörizmden en çok etkilenen sektör niteliğindedir. Turizm sektörü; küresel terör ile birlikte; sel, tsunami ve ekonomik krizlerden de etkilenmektedir. Turizm sektörünün gelişebilmesi; öncelikli olarak güven ortamının yaratılması, geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması ile mümkün olabilecektir.

Küresel Terörizmin, uluslararası ticaret açısından etkileri değerlendirildiğinde; küresel terör eylemlerinin ülkelerde istikrarsızlık yaratabildiği, ülkelerin kredi notunu düşürebildiği, ülkelerin yabancı kaynak bulma zorluğu yaşayabildiği, ticari eşyaların sigortalanmasında sorunlarla karşılaşıldığı, yabancı sermaye girişinin azaldığı, mevcut yabancı sermayenin kaçabildiği ve turizm gelirlerinin azalabildiği görülmektedir.

Küresel terörizme karşı yeni güvenlik sistemleri oluşturulması, bu sistemlerin maliyetlere yansımasına neden olmakta, makro ekonomik açıdan bu durum güvenlik maliyeti olarak karşımıza çıkabilmektedir.

KÜRESEL TERÖR EYLEMLERİNİN ETKİLERİ

Ülkeler arasında ekonomik, sosyal ve kültürel etkileşimler günümüzde yoğunlaşmış ve derinleşmiştir. Ülkeler arasında ekonomik bağlar güçlenmiş ve finansal akımların yoğunluğu artmıştır. 11 Eylül 2001’deki terör eylemleri ile terörizm küresel bir boyuta ulaşmıştır.

Küresel terör eylemleri, sadece eylemin olduğu ülkede değil dünyanın her bölgesinde ekonomik, sosyal ve kültürel etkiler yaratabilmektedir. Bu etkilerin bütün boyutları aynı zamanda ortaya çıkmamakta, bazılarının etkileri uzun döneme yayılabilmektedir. Küresel terör eylemleri başlangıçta yerel boyutlarda belirgin olarak kendini göstermekte ve daha sonra uzun dönemde kalıcı etkiler yaratabilmektedir. En önemli etkiyi de dünya ekonomisinde yaratabilmektedir.

Dünya ekonomisinde doğrudan etkilenme açısından bakıldığında; olay sırasında ortaya çıkan mal, sermaye, teçhizat ve insan gücü kayıpları en önemli somut sonuçlarıdır. Diğer bir ifade ile doğrudan etkiler stok değerlere yönelmektedir.

Küresel terör eylemlerinin dolaylı etkileri ise yatırım, tasarruf, üretim, ticaret ve sermaye akışını değiştirebilecek etkilerdir. Bu etkiler sadece eylemin olduğu ülke ile sınırlı kalmamakta, uzun döneme yayılarak dünya ekonomisini etkileyebilmektedir. Eylemlerin ilk etkileri tüketiciler üzerinde yoğunlaşabilmektedir. Özellikle güvenlik, risk algılaması ve tasarruf isteğini etkilemektedir. Yatırımcıları ise mali ve reel alanlarda aynı şekilde etkilemektedir. Bu etkiler duygu ve tavır değişmelerine neden olmakta, karar süreçlerine yansımakta ve sonuçta ekonomide akım değişkenleri değişebilmektedir.

Dolaylı etkiler genelde; ekonomik faaliyetleri daraltıcı ve yavaşlatıcı nitelikte bir sonuç doğurmaktadır. Küresel terör eylemleri ekonomide durgunluk yaratabilmekte, ekonomik ve finansal faaliyetler üzerindeki dolaylı etkileri, sektörlere, firmalara ve ülkelere farklı düzeyde yansıyabilmektedir.

Bir ülkede gerçekleştirilen bir eylemin etkilerinin, başlangıçta o ülkede, daha sonra da dünya ekonomisinde yayıldığı ve yaygınlaştığı görülmektedir. Küresel terör eylemleri; ekonomilerde daraltıcı ve yavaşlatıcı etkiler yaratabilmektedir. IMF tahminlerine göre 1999 yılında dünya ekonomisinde %3,6 oranında büyüme, 2000 yılında %4,7’ye yükselmiştir. 2001 yılında ise üretim artış hızı %3,2 düzeyine gerilemiştir. 2000 yılından itibaren dünya ekonomisinde yavaşlamanın başladığı ve gittikçe derinleştiği görülmektedir.

Küresel terör eylemlerinin; daha önce başlayan durgunluk eğilimini önemli ölçüde pekiştirdiğini ve derinleştirdiğini söylemek mümkündür. Terör eylemlerinin, dünya ekonomisinde büyümeye doğrudan etkisinin boyutunu tahmin etmek ve bu konuda tahmin yapabilmek oldukça güç görünmektedir. Genelde etkilerin; bir yıl sonra yeniden canlanmanın beklendiği yılda ortaya çıkabileceği, diğer bir ifade ile canlanmayı geciktirip geciktirmediği veya canlanmayı yavaşlatıp yavaşlatmadığı yönü ile değerlendirilmektedir.

Durgunluk eğilimi ve terör eylemleri ülkeler ile sınırlı kalmamakta, dünya ticareti de durgunluk yaşamakta ve bu durum gelişmekte olan ülkelere de yansıyabilmektedir. Terör eylemlerinden sonra karar birimlerinin duygu ve algılama düzeylerinde meydana gelen olumsuzluklar, dünya ticaretinin yavaşlamasına ve etkinin daha büyük boyutlara ulaşmasına neden olmaktadır. Gelişmiş ekonomilerden kaynaklanan ekonomik durgunlukların uluslararası ticaret yolu ile diğer ülkelere yayıldığı, bu etkileşim sürecinin üretimdeki yavaşlamayı pekiştirdiği, pazarların daralmasına neden olduğu ve daralan bu pazarlar nedeniyle de uluslararası ticaretin gittikçe yavaşladığı görülmektedir. Gelişmiş ülkelerin üretimleri ve dünya ticaretinin yavaşlaması ihracat olanaklarını yavaşlatmakta ve daraltmaktadır. Bu durum gelişmekte olan ülkelere daha ciddi bir şekilde yansımaktadır. Küresel terör eylemleri, ülkelerdeki tüketici ve yatırımcılar üzerinde olumsuz etkiler yaratmaktadır. Bu durum; dünya ekonomisinde derinleşen durgunluğun ihracatı daraltması sonucunu yaratmaktadır. Özellikle eylemlerin; finansal pazarlarda yarattığı daralma ve kasılmalar; gelişmekte olan ülkelerde durgunluk eğilimini daha üst boyutlara taşıyabilmektedir.

Küresel terör eylemlerinin; finansal piyasalar üzerinde yarattığı olumsuz etkiler; fiyatlar ve marjlar üzerinde ve fon hacminde olabilmekte ve önemli ölçüde kendini hissettirebilmektedir. Fonlar, piyasaları terk ederken, fiyatların düştüğü ve faiz oranlarının yükselme baskısı altında kaldığı gözlenebilmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde bu etkiler daha uzun süreli olabilmektedir. Terör eylemleri sonrasında fonlar görece olarak daha düşük risk taşıyan ülke pazarlarına yönelebilmekte ve bu durum gelişmekte olan ülkelerden önemli bir sermaye kaçışına yol açabilmektedir.

SONUÇ

Günümüzde küresel terörizm, sürekli bir değişim sürecine girmektedir. Ülkelerin bu değişime uygun olarak algılamalarını güncelleştirmeleri gerekmektedir. Yeni değişim ve yönelimlere uygun olarak politikalar ve ilave önlemleri güncelleştirilmeli ve sürekli gözden geçirilmelidir. Terörist saldırıların önlenmesi, önlemlerin geliştirilmesi, bu kapsamda zafiyetlerin azaltılması ve en aza indirilmesi gerekmektedir. Ülkeler, küresel terörizme karşı güvenlik güçlerini yeniden yapılandırmalı, sivil toplumun duyarlılığının artırılması sağlanmalı ve toplumun bütününün bu mücadelede desteğinin ve katılımının sağlanması yönünde irade oluşturulmalıdır.

Küresel Terörizmin sermaye kaynakları ve hareketleri çok iyi izlenmelidir. Ulusal ve uluslararası düzeyde istihbaratın yaygınlaştırılması, elde edilen istihbaratın değerlendirilmesi ve yorumlanması önem taşımaktadır. Küresel terör eylemleri yapan örgütler hakkında ortak veri tabanları oluşturulmalı ve bilgi paylaşımı en ileri düzeyde gerçekleştirilmelidir.

Küresel terör eylemleri nedeni ile ekonomide bir durgunluğa neden olmamak için ülkelerin “canlandırıcı iktisat politikaları”nı yürürlüğe sokmaları gerekmektedir. Bu konuda önceden politikalar belirlenmeli ve hemen uygulanabilmelidir. Olası bir eylem durumunda hemen kriz yönetimine geçilebilmeli ve kontrol etkin bir şekilde yürütülebilmelidir. Kamu otoriteleri durgunluğu denetim altına alacak ve ekonomide canlandırmayı devamlı olarak süratlendirecek politikalar üretebilmeli ve kararlılıkla uygulayabilmelidir.

 

Brüksel Uçaklarının Yolcuları

Brüksel Uçaklarının Yolcuları

Bu arada Hırvatistan ile müzakerelerde son aşamalar yaklaşıyor. Fakat AB üyesi Slovenya, eski Yugoslavya federasyonu ortağına zorluk çıkarmakta. Sınır anlaşmazlıkları yüzünden bazı müzakere başlıklarını veto ediyor. Diğer bir genişleme dosyası Balkanlar. Sırbistan, Makedonya ve Bosna için bir yol haritası çizme çabaları sürmekte. Yeni bir konu ise İzlanda. Çöken bankacılık sisteminin enkazı altında kalan bu ülke en sol şeritten hızla AB üyeliği yoluna girebilir.

Türkiye’de derin Avrupa
Türkiye Brüksel gündeminde bu nedenlerden dolayı ön sıralarda değil. Fakat siyaset, ekonomi, teknoloji gibi farklı alanlarda Brüksel Türk etkinliği kaynıyor. Bu durum simetrik olarak Türkiye için de geçerli. Gündem yerel seçimler, yolsuzluklar, kriz, IMF, Ergenekon, Davos ve değişmez madde futbol ile dolu. Diğer yandan, toplumun farklı katmanlarında AB bağlantılı çalışmalar yayılmakta. Sivil toplum platformları akademik dünya, yerel yönetimler, özel sektör ve bürokrasi gibi her kesimde dikkat çeken bir değişim var. AB konusu olması gereken niteliğe doğru bir evrim içinde: kendi başına bir alan değil, çalışma ortamının ve toplumsal yaşamın her alanda içselleştirdiği bir boyut. Bir mucize veya tuzak arayışı değil, küresel ve yerel gerçekler ışığında bir kalkınma projesi.
Bu çerçevede örneğin Kagider kadın girişimcilik projelerini Avrupa ufkuna taşıyor. Türkcell yayınladığı yeni AB bülteni ile de bilgi toplumuna önemli bir hizmet veriyor. Veteriner Hekim Platformu internette önemli bir AB bilgi akışını başarıyor. Her ilde belediyelerde, vilayetlerde, güvenlik, ulaştırma, sağlık, sanayi, turizm ve tarım ile ilgili kurumlarda AB çalışmaları çoğalıyor. Üniversiteler AB’nin eğitim ve öğrenci değişim programlarıyla dünyaya açılıyor. Teknoloji projeleri, altyapı yatırımları, kadın hakları, kültürel miras, doğa veya kamu sağlığını koruma amaçlı girişimler AB sürecinde destek buluyor. Odalar, AB bilgi büroları, dernekler çalışıyor. Toplum çalışıyor, somut işlerle uğraşıyor, ilerliyor. Bu hareketlilik yavaş yavaş Brüksel’e yansıyor.
AB başkentindeki Türkiye trafiğinin siyasal çerçevesi 2009 başından itibaren daha iyi belirginleşti. Geçen yılı hükümet AB’ye uyum için Ulusal Program’ı meclisten geçirerek, ana muhalefet de AB’ye tam üyeliğe daha ayrıntılı destek veren yeni bir program ve Brüksel’de etkin bir temsilcilik açarak kapatmıştı. Ocak başında AB için ayrı bir devlet bakanlığı tesis edildi. Yeni başmüzakereci ve AB Genel Sekreterliği yenilenmiş bir siyasal irade desteği ile dosyalar üzerinde çalışmaya başladı. Başbakan Brüksel’e dört yıl aradan sonra geldi. Uluslararası iletişimin çağdaş gerekleri açısından eksikleri olan bir ziyaret de olsa, sonuçta mevcut duruma göre ilerleme kaydedildi. Bu arada CHP’ye AB çevrelerinden tazelenmiş açılımlar, davetler ve ziyaretler çoğaldı. AB hedefinin siyasal partiler arası bir rekabet alanı olarak daha nitelikli politikalara kavuşması fırsatı doğmakta.
Siyasetin kendi mantığına dayalı geniş gri tonlar paletinin ötesinde, son dönemde her boyutta etkinlikler artmaya başladı. İstanbul-Brüksel uçakları, kalabalıklaştı. AB başkentinde Türk yüzler çeşitlendi. Halihazırda Brüksel’de yerleşik Türk temsil mevcudiyeti iyi bir seviyede: AB, NATO ve Belçika nezdinde büyükelçilikler, Başkonsolosluk, medya, CHP, İKV, TR+, İstanbul Merkezi, Yalova Belediyesi, Tösed, Arı, Tuskon, Kagider, ABHaber.net, Tur&Bo, Eurochambres nezdinde TOBB, ETUC nezdinde Türk-İş, DİSK ve Hak-İş, Euratex’de İTKİB, YES’de TÜGİAD ve BUSINESSEUROPE nezdinde TÜSİAD ve TİSK temsilcilikleri...

Brüksel’de Türk trafiği
Yalnızca yılın ilk aylarında birçok etkinlik, bazen aynı zaman ve mekanda gerçekleşti. Örneğin geçen hafta Avrupa Parlamentosu’nda BOSMIP kokteyli vardı. Bu AB fonları destekli bir iş dünyası eğitim programı. Katılanlar yeni AB ülkeleri Bulgaristan ve Romanya ile müstakbel üyeler Hırvatistan ve Türkiye’nin özel sektör temsil kurumları uzmanları. Rekabet mevzuatı, enerji ve ulaştırma ve enerji politikaları ve iş yerinde sağlık ve güvenlik standartları gibi konuları kapsıyor. Katılımcılar o gün Brüksel’de AB Komisyonu üyeleri ve BUSINESSEUROPE dahil birçok ziyarette bulunmuşlardı. Doğal olarak da sık sık Türkiye konuşulmuştu, genelde yapıcı tonlarda. Zaten BUSINESSEUROPE, Avrupa Özel Sektör Konfederasyonu olarak AB karar alma süreci içinde çok önemli bir etki alanı oluşturmakta. Haftada birçok kez gerçekleşen toplantılarından TÜSİAD ve TİSK uzman ve temsilcileri eksik olmuyor. Hatırlatmak gerekir ki, Türkiye’nin AB üyeliği sürecine en kilit desteği veren Avrupa özel sektörü ve sendikalardır.
Aynı gün Avrupa Parlamentosu’na gelenler girişte iki farklı toplantı duyurusu ile karşılaşmaktaydılar. Biri Kürt Konferansı olarak bilinen ve bazı yönleriyle terörden kendini ayıramamakla eleştirilen girişim. Diğeri ise Tur&Bo ve Avrupa Parlamentosu tarafından düzenlenen ‘Türk Ar-Ge’ günü. Etkinliğe çok sayıda bilimsel araştırmacı, Devlet Bakanı Prof. Mehmet Aydın, Avrupa Komisyonu üyesi Janez Potocnik, TÜBİTAK Başkanı Prof. Nükhet Yetiş, AB yetkilileri ve iş dünyası katıldı. AB projelerine Türk katkısı, ortak girişimler ve gelecek yönelimleri konuşuldu. Aynı hafta değişik AB platformlarında Türkiye üzerine birçok konferans vardı. Birinde konu ESI tarafından hazırlanan “İstanbul: gerçekler, korkular ve umutlar” başlıklı film ve sonrasındaki paneldi. Diğer ikisi ise ana teması laiklik olan konferanslar. Bu vesilelerle Türkiye’den Ural Aküzüm, Gülsün Bilgehan, Nigar Göksel, Soli Özel ve Prof. Hakan Yılmaz gibi değerli konuşmacılar AB çevreleriyle analizlerini paylaştılar. Tabii konu bazen de kültür oluyor. Yazar Elif Şafak’ın İstanbul Merkezi’nde okurlarıyla buluşması gibi.
Ocak başında Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’nin Muhafazakâr Dostları grubu kuruluşunu kutlamıştı. Şubatta ise, İngiliz İşçi Partisi önderliğindeki Türkiye Dostları grubunun Avrupa Parlamentosu’nda CHP’nin de katkısıyla açılışına sıra geldi. Parlamento’nun diğer iki önemli grubu Liberaller ve Yeşiller de Türkiye konusunda yapıcı bir etkinlik içindeler her zaman. Örneğin Liberaller Ar-Ge gününden sonra mart ayında Kagider ve TÜSİAD ile ortak olarak Türkiye’de kadın hakları ve AB süreci üzerine bir konferansa destek oluyor. Aynı günlerde TÜSİAD’ın girişimiyle kurulmuş olan UBCCE (Karadeniz ve Hazar Özel Sektör Konfederasyonu) temsilcileri Brüksel’e gelerek AB Komisyonu üyeleri ve diğer yetkililerle görüşecek. CHP Başkanı Deniz Baykal da önde gelen düşünce kuruluşlarında konferans ve AB Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu ile görüşmeler için davetli. Başmüzakereci Egemen Bağış ise Ankara-Brüksel hattında en çok uçuş mili toplamaya aday yolcu.

Anadolu semalarında Avrupa
Tüm bu trafikle eşzamanlı olarak Brüksel’deki olağan etkinliklerde de Türkiye kaçınılmaz bir konu. AB dönem başkanı Çek büyükelçiyle bir öğlen yemeği, genişlemeden sorumlu Komisyon üyesi Olli Rehn ile kahvaltı, ABD Başkanı Obama’nın yeni yönetiminin Brüksel gezisi dahilindeki toplantılar, Çin temsilciliklerinin Öküz Yılı’na girişi kutlama törenleri veya uluslararası medya mensupları ile bilgi toplumu tartışması gibi farklı etkinliklere bir Türk temsilci olarak katılınca, konunun arada bir Türkiye’ye gelmesi doğal. Yeter ki akılcı, somut verilere dayalı, ulusal, Avrupalı ve küresel boyutları dikkate alan yaklaşımlara özen gösterilsin.
Kuşkusuz, bu etkinlik yoğunluğunun asgari artı değeri yeni tanışıklıklar, daha çok bilgi ve daha geniş görüş açısı olmakta. Bazen bu yönde en ilginç katkı hiç beklenmedik bir şekilde beliriveriyor. Adana Edirne, Gaziantep ve Antalya’dan lise öğrencileri çıkıveriyor karşınıza, Brüksel’de. İzlenimlerini paylaşıyorlar ilk AB gezilerinin:
- ‘Daha soğuk bekliyorduk, halbuki herkes sıcak yaklaştı bize’.
- ‘Kentler düzenli, temiz, uygar’
- ‘Çocuk az sokaklarda’.
- ‘Önyargılar var fakat tartışmaya ve öğrenmeye açıklar’.
- ‘AB üyesi olmak için çok çalışmalıyız’.
- ‘Genciz, başarırız’...
Bu değerlendirmelerin sahipleri Milli Eğitim Bakanlığı, Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği ve AB Bilgi Büroları Ağı işbirliğinde düzenlenen öykü yarışmasında ödül alan öğrenciler: Dilan Yaman, Yunus Emre Yıldız, Sonay Tepe, Merve Sağ ve Gülçin Koç. Savaşta çocuklar, Türk ve Yunan balıkçının dostluğu, Balkanlar’da çatışmalar, I. Dünya Savaşı, kadın-erkek eşitliği ve genç kızların eğitimi gibi konulardan aldıkları ilhamla yazmışlar öykülerini. Öğretmenleri ve AB bilgi bürosu yöneticileriyle Brüksel’de başarılı bir gezi sonunda konuştuk gözlemleri hakkında.
Anadolu gezilerinin her zaman ufuk açıcı deneyimleriyle Brüksel’de karşılaşmak daha da etkileyici. Bir kere daha anladık ki, İstanbul aktarmalı Ankara-Brüksel uçuşlarının çok ötesinde bir Avrupalı Türkiye var.

Obama’nın Seçim Kampanyası Üzerine Bazı Notlar…

Obama’nın Seçim Kampanyası Üzerine Bazı Notlar…

“Dünya tarihinin en iyi seçim kampanyası” bu sözün de sahibi olan Amerika Birleşik Devletleri’nin Demokrat Partili Başkan adayı Barack H. Obama’nın zaferiyle sonuçlandı. Obama, 20 Ocak günü Başkanlık koltuğuna oturdu. Geride kalan kampanyanın belki de en çarpıcı boyutu bütçesiydi. Çünkü, ekonomik krizin de yaşandığı bir dönemde toplanan bağışlarla bütçe, 670 milyon doları aşmıştı.

Bu yazıda hem Obama’nın kampanyası hakkında bilgiler verecek, hem de bu kampanyanın “Siyasiler Medyayı Nasıl Yönetir?” başlıklı yazı dizisinde anlattığım, “Başarılı siyasal imaj nasıl yaratılır?” konusuyla ilişkilendirmeye çalışacağım.

UMUT, GÜVEN, DEĞİŞİM VE GELİŞİM

Afrikan-Amerikan kökenli, Illinois senatörü olan Obama, Demokrat Parti’den başkanlık adaylığını 10 Şubat 2007’de açıklamıştı. O günden sonra da rekor bir bütçe ile benzeri görülmemiş bir kampanyaya imza atarak, 4 Kasım 2008 günü yapılan seçimle sonuca ulaştı.

Obama’nın seçim kampanyasının en can alıcı sloganları “umut”, “güven”, “değişim” ve “gelişim” temaları üzerine odaklanmıştı. Başarılı siyasal imaj üretmenin ilk adımı olan “basit tema ya da mesajlar hazırlamak” anlamında bu dört tema, hedefi tam 12’den vuruyordu.

“Yes we can”; yani “Evet, yapabiliriz” sloganı umudu simgeliyordu ve güven veriyordu. Aynı tema seçim afişlerinde de kullanılmıştı.

Obama’nın başı yukarı bakan, alt açıdan çekilmiş portre fotoğrafının kırmızı, mavi ve lacivert renk efektleriyle postere çevrilmiş halinin altında, büyük harflerle “umut”, yani “hope” yazıyordu.

Dünyanın içinde bulunduğu durum ve Amerikan seçmeninin ruh hali düşünüldüğünde, umutların kırılma noktasında iyi seçilmiş bir tema ve slogandı.

Posterin başka bir versiyonunda “progress” yani “gelişme”, bir başkasında ise “change” sözcükleri kullanılmıştı.

Kampanya boyunca öne çıkan “değişim”; yani “change” sözcüğü adeta her yere kazınmıştı. Mavi renkte yazılan “değişim” sözcüğü sanki bayraklaşmıştı. Büyük harflerle “change” yazan pankartlar ellerde taşınmış, evlerin kapılarına, bahçelerine asılmıştı.

“We can believe it”; yani “İnanabiliriz” sözü ise güven aşılıyordu. Değişime, gelişime, umuda ve Obama’ya “inanç” sağlıyor, güven veriyordu.

Kampanyada dikkat çeken önemli bir unsur olarak Obama’nın logosu üzerinde de durmak gerekir. Beyaz zemin üzerine mavi bir “O” harfi bulunan logoda, bu harfin alt yarısı Amerikan bayrağını da andırır şekilde kırmızı ve beyaz renklerde dalgalanan şeritlerden oluşuyordu. Yeni bir günün ve güneşin doğuşunun sembolize edildiği logo, Sender LLC firmasının bir ürünüydü.

İNTERNET BAŞARISI

Temel olarak belirlenmiş dört “basit” tema, alışıldık siyasi iletişim araçları dışında, internette de yankı buldu. Kampanya bugüne kadar internetin en yaygın ve en etkili şekilde kullanıldığı seçim kampanyası oldu.

Geliştirilen Web 2.0 programı aracılığıyla özellikle genç seçmenlerle internet üzerinden etkileşim sağlandı. Obama’nın hayranları internet sitesi üzerinden diledikleri gibi yararlanabildiler. Örneğin kendi blog sayfalarını oluşturabildiler, kendi kişisel sayfalarını yaratabildiler.

Hala da ziyaret edilebilen “http://www.barackobama.com” adresindeki web sitesi, öncelikle “bağış” sayfasıyla açılıyor. Sayfanın sağ üst bölümünde “Change” tişörleri ile yardım ya da kampanyaya katkı çağrısı yapılıyor. Buradan kamyanyaya katkı amacıyla hediyelik ya da hatıra eşyaların alınabileceği “dükkana” giriliyor.

Altında, Demokrat Parti’nin sayfasına bir link var. Hemen altında “Barack TV” yayında… Pek çok videonun izlenebildiği bu sayfada, Obama’yı, ailesini, geçmişini, düşüncelerini, konuşmalarını ve seçim kampanyasını yakından tanımak mümkün.

Yine ilk sayfada “Obama Mobile” dışında, “Obama everywhere” yani “Obama heryerde” başlıklı kısımda Facebook, Youtube, Myspace, Blackplanet ve Faithbase gibi 16 ayrı web sitesine link verilmiş durumda.

Web sitesinden ayrıca Obama’nın çeşitli konu ya da sorunlara ilişkin görüşlerine, etnik köken, grup ya da insanlar hakkındaki düşüncelerine, her bir eyalete ait web sayfalarına ve haberlere de ulaşılabiliyor.

Obama’nın kampanyasının internet alanındaki başarısı belki de elde edilen bağış miktarı ve bu bağışı yapan insanların sayısı ile açıklanabilir. Çünkü Obama’nın 670.7 milyon dolarlık seçim bütçesinin önemli bir kısmı internet üzerinden toplanan bağışlardan elde edildi. Yaklaşık 475 bin kişi internet üzerinden kampanyaya katkıda bulundu ve her biri en az 100 dolar bağış yaptı.

Ayrıca kampanya boyunca e-maillerin yoğun bir şekilde kullanıldığını, özel olarak çekilen filmlerin ve bestelenen şarkılara ait kliplerin internetten yayıldığını da eklemek gerekiyor.

Bütün bu medya kullanımını aslında başarılı siyasal imaj oluşturmanın ikinci önemli adımıyla ilişkilendirmek mümkün. Çünkü “mesajı görünür kılmak, bütün iletişim kanallarına yaymak” anlamında iletişim teknolojilerinin günümüzde sağladığı tüm imkanlar kampanya boyunca en etkin şekilde kullanıldı.

SON DAKİKA GOLÜ

Ayrıca kampanya, televizyon programlarındaki mülakatlar ve reklamlar dışında, adayların karşılıklı tartışmalarını da içeren programlarla renklendi. Demokrat Parti adayı Barack Obama ve rakibi Cumhuriyetci Parti adayı John McCain tam dört kez münazara için ekran karşısına geçti ve kozlarını paylaştı.

Bu arada Obama’nın ne söylediği ya da hangi konularda, hangi vaatlerde bulunduğu ya da hangi sorulara nasıl yanıtlar verdiği de elbette önemliydi.

Genel hatlarıyla bakıldığında Obama’nın siyasal söylemlerinde “değişim” üzerinde vurgular ağırlıktaydı. Kürtaj ve eşcinsel evlilik konusundaki vurgu da büyük yankı bulmuştu. Ayrıca Irak’tan çekilme, ulusal sağlık koruma programını destekleme, vergi indirimi ve Amerika için yeni enerji planı konularındaki açılımlar da dikkat çekiciydi.

Başkanlık yarışında Obama’nın kampanyasının bir başka önemli boyutu da şuydu: Seçimden bir gece önce ulusal televizyon kanallarında 30 dakikalık, yani yarım saatlik reklam filmi yayınlanmıştı. Bu belki de “son dakika golü” olarak değerlendirilebilecek nitelikte bir kampanya uygulamasıydı.

Başarılı siyasal imaj oluşturmanın üçüncü adımı olan “güvenilirlik” ya da “inanılırlığın” kampanya boyunca işlenen en önemli temalardan biri olduğunun ve bu inanılırlığın gerek televizyon ekranlarında gerçekleşen başkanlık münazaralarında, gerekse reklam kampanyalarında oluşturulmaya çalışıldığının da altını çizmek gerekiyor.

Ayrıca ünlü ve saygın kişilerin Obama’ya destek verdiklerini açıklaması, Obama’nın ve ailesinin “halktan biri” imajı çizmeleri inanılırlık imajını sağlamlaştıran diğer unsurlar olarak sıralanabilir.

REKOR KATILIM

4 Kasım 2008’de yapılan seçimlere katılım rekor seviyedeydi. Katılım oranı yüzde 80’e ulaşmış ve 130 milyon kişi oy kullanmıştı. Demokrat Parti, halkın oyunun yaklaşık yüzde 53’ünü almıştı. Bu da seçiciler kurulundaki 538 üyeden 365’ini kazanmak anlamına geliyordu. İlk kez Afrikan-Amerikan kökenli biri Amerika Birleşik Devletleri Başkanı seçilmişti.

Kampanyanın ardındaki iki önemli ismi anmadan yazıyı noktalamak istemiyorum. Değişim sloganının mimarı, siyasal danışman David Axelrod ve kampanya yöneticisi David Plouffe. Obama, seçimden sonra her ikisinin de harika kampanya yürüttüklerini ifade eden konuşmalar yaptı.

YEMİN TÖRENİ

Obama’nın 20 Ocak 2009 günü Washington’da gerçekleştirilen Yemin Töreni de en az seçim kampanyası kadar görkemliydi. Bir milyonun üzerinde kişinin Ulusal Park’ta coşkuyla izlediği tören, internet üzerinden de canlı yayınlandı ve bir rekora daha imza attı. CNN’in web sayfasından töreni izleyenlerin sayısı 18.8 milyon kişi olarak açıklandı. İnternet tarihinde en fazla tık alan video içeriği oldu.

Dünyanın pek çok ülkesinde televizyon kanallarının da canlı yayınladığı tören, bütçesiyle de tarihe geçti. Çünkü harcanan para 150 milyon dolar olarak açıklandı.

KİŞİSEL GÖZLEM

Seçimlere kısa bir süre kala bir sempozyuma katılmak üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmiştim. Chicago’da geçirdiğim süre boyunca seçime dair kayda değer bir ize rastlamamıştım. Ancak Texas, Austin’e gittiğimde, seçimin önemli bir gündem konusu olarak tartışıldığını duydum.

Tesadüf eseri, konuştuğum kişiler çoğunlukla Obama yanlısı düşünceler taşıyordu. Başkan Yardımcısı’nın kim olacağına dair tartışma da oldukça hararetliydi. McCain’in Alaskalı Başkan Yardımcısı adayının “yetersiz” olacağına ilişkin kimi görüşler ilgimi çekmişti.

Bir ara Obama’nın Austin’deki seçim bürosuna da uğradım. İçerisi bizdeki seçim büroları gibi kahvehane havasında değildi, daha çok resmi bir kurumun çalışma ofisini andırıyordu. Masalar, dolaplar, dosyalar, çalışan insanlar vs. derken, adım atacak yer yoktu.

Büronun girişinde hediyelik eşya bölümü vardı. Obama’nın posterleri, rozetler vs. Ülkemizde olduğu gibi bedava dağıtılmıyor, kampanyaya destek amacıyla para karşılığı satılıyordu. Bir rozet, iki dolar…

Siyasal iletişim anlamında Obama’nın kampanyasının ilerleyen zamanlarda daha yakından inceleneceğini ve bu kampanyadaki kimi uygulamaların önümüzdeki yerel seçimlerde, olmazsa, genel seçimlerde bizde de bir şekilde kullanılabileceğini düşünüyorum.

Örneğin seçmene sunulan vaadlerin basit, kısa ve anlaşılır mesajlara dönüştürülmesi, medyanın ve özellikle internetin daha etkin bir biçimde kullanılması sağlanabilir. Bunun için de siyasal partilerin web siteleri yeni bir görünüme ve yapıya kavuşturulabilir. Belki de yapılabilecek ilk iş budur...

 

Siyasiler Medyayı Nasıl Yönetir; “Beyaz Saray’ın Medya Yönetimi”(3)

Siyasiler Medyayı Nasıl Yönetir; “Beyaz Saray’ın Medya Yönetimi”(3)

Medya içeriklerinin şekillenmesinde “kurum dışı unsurlar” en başta haber kaynağı olarak önemli bir paya sahiptir. Genel anlamda baskı grupları diye nitelenebilecek hükümetler, siyasiler, sivil toplum kuruluşları ve bireysel düzeyde konu teklifçileri ve bunlar gibi medya kurumu dışında bulunan unsurlar, bir şekilde medya içeriklerini etkilemeye çalışır.

Medyaya yönelik baskı unsurlarının “medya yönetimi” demek, medya içeriklerinde neyin, ne zaman, nasıl yer alacağını etkilemek, yönlendirmek ve daha da ileride kontrol altında tutabilmek demektir.

Siyasal anlamda ise medya yönetimi, ister iktidardaki, isterse muhalefetteki partiler olsun, ister seçim kampanyalarında, isterse seçim dışı dönemlerde olsun, siyasilerin yaptıkları eylemlerin ve konuların hakkındaki görüşlerinin duyurulmasını, meşruluk ve destek kazanmasını sağlamak amacıyla sürdürülen faaliyetlerin tümünü kapsar.

Oya Tokgöz, Siyasal İletişimi Anlamak (Ankara: İmge, 2008) adlı kitabında halkla ilişkiler danışmanlarının görevlerine işaret edersen söz konusu faaliyetlerin neler olduğunu özetle şöyle sıralar: Gazetelere, dergilere siyasetçilerin tanıtım için basın bültenleri hazırlayarak yayınlatma, siyasal reklam hazırlatma, demeç verme, söyleşi yapma, basın toplantısına davet etme, gazetecilerin seçim gezilerine katılmalarını sağlama, gerektiğinde haber sızdırma, fotoğraf çekme olanağı sağlama, partiler ve adaylar lehine haber programları yaptırma, adaylara söyleşi veya talkshowlara katılma olanağı yaratma, kısa demeç ve açıklamalarda bulunma, adayların, liderlerin seçim konuşmalarını yasal sürelerde yapmalarını sağlama, televizyon tartışma programlarına katılma, video filmler hazırlayarak yayınlamak üzere televizyona gönderme, siyasal reklam spotları hazırlayarak yayınlatma, parti kongrelerinden renkli görüntüler verme, seçim gezilerini ve mitingleri görsel bir şölene çevirme, yeni iletişim teknolojilerini (internet) kullanarak web sayfaları hazırlama, seçmenlere e-mail yoluyla ulaşma, web günlükleri oluşturma…

Tokgöz’ün de belirttiği gibi, siyasetçiler ile medya mensuplarını mesleki etkileşim içine sokan siyasal iletişimciler, bu iki grubu uzlaştıran bir “köprü” görevi görür. Çünkü siyasal iletişimciler medya pratiklerini yakından tanımada, medya mensuplarıyla kişisel ilişkiler kurmada ve ikna etme sanatında uzmanlaşmış, iletişim tekniklerini iyi bilen kişilerdir.

BIÇAK SIRTI BİR DENGE

Öte yandan bu köprünün “medya” ayağı açısından durum biraz çelişkili gibi de görünür. Çünkü toplumsal sorumluluk anlayışı çerçevesinde değerlendirildiğinde medyanın kamu yararı gütmesi, kamu bekçiliği yapması, toplumsal dengelerde yasama, yürütme ve yargı güçlerinin arasında dördüncü güç olarak yer alması, tarafsız davranması ve haber vermesi beklenir.

Bu nedenle medya sorumluları, medya içeriklerini etkilemek isteyen baskı unsurlara arasından hangi kanaldan gelirse gelsin, gerçek haber ile “yanlı” ya da “yönlendirme” haber arasında, kimi zaman bıçak sırtı gibi görünen önemli bir dengeyi sağlamak zorundadır. Aksi halde birilerinin “sözcüsü”, “çığırtkanı”, “borazanı”, “yandaşı” ya da “silahı” olma suçlamalarıyla karşı karşıya kalacak ve bu davranışları “etik” bulunmayacaktır.

Bu noktada, işin medya eleştirisi boyutuna daha fazla girmeden “medya yönetimi” yönüne odaklanmak ve konuyu siyasal iletişim anlamında sürdürmek istiyorum. Yazının devamında sizlerle Beyaz Saray’ın medya yönetimine ilişkin olarak Politik İllüzyon ve Medya kitabında W. Lance Bennett’ın aktardıklarını paylaşacağım ve bu çerçevede kimi değerlendirmelerde bulunacağım.

İŞTE MEDYA YÖNTEMİ

ABD Başkanları Nixon, Ford, Reagan ve Clinton dönemlerinde Beyaz Saray’da siyasi danışmanlık görevi yapmış olan David Gergen, medya yönetiminin hükümet için ne kadar önemli olduğuna ilişkin olarak şöyle demektedir: “Hükümet başarılı yönetim için gündemi belirlemek zorundadır; basının onun gündemini belirlemesine izin veremez”.

Gündem belirleme araştırmalarında ortaya konulan bulgular da medya gündeminin belirlenmesinde başkanın bir numaralı aktör olduğunu ispatlamaktadır. Başkan tarafından yapılan konuşmalarda herhangi bir konuya verilen siyasi önem, o konunun ülke gündemine yerleşmesini sağlamaktadır.

Peki, Başkan ya da hükümet, medyanın gündemini nasıl belirlemektedir? Mark Hertsgaard bu süreci adım adım açıklamıştır. Biz de bu adımlardan hareketle “medya yönetimi” nasıl olmalıdır sorusuna yanıt arayabiliriz. İşte, Beyaz Saray’ın siyasal iletişim danışmanlarının uyguladıkları bu yöntem:

MEDYA İLE DÜZENLİ İLETİŞİM KURUN

1. “Siyaseti belirleyen yetkililerle basın sorumlularının, gelecekteki haber gündemini planlamak ve devam eden medya kontrol faaliyetlerini değerlendirmek için uzun dönem strateji toplantıları yapmak”.

Eğer Beyaz Saray’ın taktik ya da stratejileri kullanılarak medya yönetimi planlanmak istenirse o halde dikkate alınması gereken kural budur: Medya danışmanlarıyla birlikte uzun dönemli medya stratejileri oluşturmak. Bu toplantılarda önceki yazılarda da ifade ettiğim medya mesajları hazırlanabilir, neyin medya gündemine girmesi istenildiği konuşulabilir ve medyada çıkan haberler değerlendirilebilir.

MEDYAYA HAZIR GÜNDEM SUNUN

2. “Beyaz Saray iletişim grubunun üyelerinden birinin ifadesiyle, “Bugün basının neyi ve nasıl haber yapmasını istiyoruz?” sorusuna cevap bulacakları günlük toplantılar yapmak”.

Bu adımdan da anlaşılacak şey şudur: Medya yönetimi için “suyun akışına” gitmek yerine, “suyun nasıl akacağını” önceden belirlemek ve ona “yön vermek” olarak da nitelendirilebilecek her gün, düzenli olarak toplantı yapmak gerekmektedir.

Bu şöyle de düşünülebilir: Medya her gün haber bültenlerine koymak üzere konu ya da olay avcılığına çıkmaktadır. Bu konu ya da olaylardan mutlaka biri ya da ikisi büyütülerek manşet yapılacak ya da ilk haber olarak yayınlanacaktır. Peki, biz kendi açımızdan, medyanın bugün hangi olayları avlamasını ve yarın manşet yapmasını istiyoruz? Onlara manşet atabilecekleri hangi cümleyi ya da mesajı veriyoruz? Hangi cümlelerimizin aynen yazılmasını istiyoruz? Mesaj tasarımımız medyanın çalışma düzenine uygun mu?

Suyun akışına gitmek istemeyen, inisiyatifi başka ellere bırakmak istemeyen her kişilik, belki de sabah ilk iş gazetelere bakmadan önce, neyi görmek istediğini ve bunun için önceki gün ne yaptığını aklına getirmelidir.

Bu bağlamda Oya Tokgöz’ün ifadesine göre, medya danışmanları, olayları manşete çıkarmak için olay olmayanları dahi medya kuruluşlarına uygun olarak sahnelemek zorunda olduklarının bilincindedirler. Bunun için kimi zaman “sahte olaylar” yaratıldığı ve bir “oyunun” sahnelendiği de bilinmektedir. W. Lance Bennett’ın “Politik İllüzyon ve Medya” kitabında bu tür olaylardan örnekleriyle söz edilmektedir.

HERKES İÇİN FARKLI ŞEYLER HAZIRLAYIN

Michael Deaver’a göre, Reagan döneminin basın operasyonunun baş mimarlarından biri şöyle demiştir: “Biz bir temayı seçtiğimizde, onun üzerinde genellikle altı hafta çalışırız; mesela ekonomi. Başkan aynı şeyi söylediğinde, biz herkes için farklı bir sunuşa sahibizdir”.

Herkes için farklı bir sunuş da önemlidir; çünkü hiçbir yayın kuruluşu birbirinin aynı haberle çıkmak istemez. Haberciliğin temel başarı göstergesi “atlatma” haber yakalayabilmektir. O halde yapılması gereken bir başka iş, herkese diğerlerinden farklı işleyebileceği, farklı bir haber sunabilme becerisini gösterebilmektir.

Bu durumu “oltaya balığa uygun yem takmak” olarak da yorumlamak mümkündür. İstemediğin şekilde haber olmak istemiyorsan, istediğin şekilde haber yapılmasını sağlayacak malzeme sağlamalısın.

GÖRSEL UNSUR SAĞLAYIN, TEKRARLAYIN

3. “İki numaralı adımın gösterdiği gibi anahtar, tekrarlamadır. Medyayı, televizyon görüntülerini değiştirme ve yeni fotoğraflar çekme ihtiyacını karşılayacak şekilde, yeni (ve bu nedenle haber değeri olan) sunuş biçimleri çerçevesinde aynı mesajla beslemek”.

Önceki yazıda “başarılı siyasi imajın nasıl oluşturulacağı” üzerinde durmuştuk. O çerçevede belirlenen medya mesajlarının “tekrarlanması” ve bu yapılırken medyanın ihtiyaçlarının karşılanması gerektiği söylenebilir.

Medya yönetiminde şu unutulmamalıdır: Haber demek görüntü demektir. Görüntü yoksa haber de yoktur. Görüntü ne kadar iyiyse haber de o kadar iyidir. Fotoğraf ne kadar büyükse, haber de o kadar büyüktür.

Bu bağlamda, örneğin tek kişilik basın toplantısının gazetelerde yayınlanacak tek görsel unsuru portre fotoğrafı olmamalıdır. Kalabalık fotoğraflar her zaman medya için iyi birer görsel unsudur. Kimi zaman siyasilerin basın toplantılarının görsel bir şölene ya da gösteriye dönüşmesinin nedeni de budur. Medyada daha fazla yer almak isteyen, daha uzun bir gösteri hazırlar.

Medyanın her seferinde aynı görüntüyü kullanmasını beklemek hatadır. Medya karşısına her çıkıldığında farklı bir görüntü sunmak ya da medyaya farklı görüntü sağlamak haberi dinamik tutar. Konunun gündemdeki tazeliğini korumayı sağlar.

HEP AYNI ŞEYİ SÖYLEYİN

4. “Yetkili bölümlerdeki diğer bütün potansiyel haber yapıcılarına, basına “hep aynı şeyi söylediğimizden emin olun” mesajı vererek, günün gerilimini düşürmek”.

Sanırım en büyük sorunlardan birisi yetkili ağızların birbirinden farklı bilgiler açıklamasıdır. Aynı siyasi partinin farklı kişiliklerinin aynı şeyi tekrarlaması konunun dağılmaması açısından önemlidir. Ayrıca habercilik mesleği açısından da “çelişki”, “kontrast” ya da “zıtlık” her zaman haber değeri içerir. Diğerinden farklı şey söyleyenler, kimi zaman en az diğeri kadar haber değeri taşır.

Burada şu örneği aktarmakta da yarar var: Reagan dönemi boyunca, bütün resmi dairelere bir bilgisayar ağı aracılığıyla günün gelişmeleri aktarılmıştı. Muhabirlerle röportaj daha yapılmadan önce konuyu öğrenmek isteyen herhangi bir resmi görevlinin yapması gereken tek şey ekranına o bilgiyi çağırmaktı.

“Hep aynı şeyi söylemek” bir diğer yandan da aynı şeyi tekrarlamak manasına gelir. Habercilerin sorusu ya da gündemdeki konu ne olursa olsun, “başarılı” bir siyaset adamı, her zaman söylemek istediğini söyler ve artık slogan haline gelmesini istediği kendi medya mesajını verir. O her zaman hangi cümlesinin başlığa çekileceğini bilir ve cümlelerini ona göre seçer.

Hatta W. Lance Bennett’ın ifadesine göre Beyaz Saray’ın medya yönetimi danışmanlarının bu “tekrarlama” tavsiyesi kimi zaman Başkan’ın bile tepkisini çekmiş ve aynı şeyleri tekrarlamaktan usandığını ifade etmiştir. Ancak tekrarlama büyük ölçüde başarı getirmiştir.

AYNI AĞIZDAN KONUŞULMASINI TEMİN EDİN

5. “Üst düzey yöneticileri de basın toplantılarına davet ederek onların günün seyrini anladıklarını düşünmelerini sağlamak suretiyle günün haberlerini koordine etmek ve yetkililer bir şey söyleyecekleri zaman aynı ağızdan konuşmalarını ve bunun dışında susmalarını temin etmek”.

Sanırım bu madde anlaşılır düzeydedir. Onun için bir sonraki maddeye geçelim.

6. “Basını takip etmek; onların olayı doğru anladıklarını göstermek için muhabirleri ve patronlarını aramak”.

Başarılı siyaset adamlarının çok önemli bir bölümünün sabah ilk işlerinin gazeteleri taramak olduğu bilinir. Şimdilerde bu iş uzman ekipler tarafından “ilgili” haber ve yazıların derlenip sunulmasıyla farklı bir düzene kavuşmuştur. Ancak bu kez de yayın sayısının fazlalığı, nerede neyin çıktığını takip etme anlamında önemli bir zorluk ortaya çıkarmıştır. Buna karşın her zaman siyasilerin medyayı takip etmesi ve medya içeriklerinden haberdar olması beklenir. Yaygın inanışa göre siyasiler güncel gelişmeler hakkında bilgi sahibi olmalı ve haberciler sorduğunda verebilecek bir yanıtları olmalıdır.

Medya sorumluları ile “insani düzeyde” iyi ilişkiler kurmak da başarılı siyaset adamlarının en iyi yaptıkları işler arasındadır. Köşe yazarları ve muhabirlerle yenilen yemekler, birlikte gidilen ziyaretler bildik unsurlardandır. Önemli gün ve kutlamalarda tebrik kartları ile başlayan hatır alma ve hediye vermenin kimi zaman uç denilebilecek düzeylere çıktığı da görülmüş ve geçmişte; yine etik anlamda, tartışmalara konu olmuştur.

Muhabir ve haber kaynağı arasındaki “insani” ilişki, patron ya da şirket düzeyinde de kendisini gösterir. Yatırım teşvikleri, sübvansiyonlar, vergi indirimleri, gevşek ya da sıkı mali denetim yöntemlerinin uygulanması ve tazminat davaları bu ilişkinin kimi bildik boyutlarını ortaya koyar. Yine bu eleştirilere daha fazla girmeden konumuza kaldığımız yerden devam edelim.

ARAYIN, SORUN

Politik İllüzyon ve Medya kitabında, Reagan dönemi boyunca Beyaz Saray’ın, ulusal televizyon ağlarının yöneticilerini gece haber bültenlerinden hemen önce, neler döndüğünü kontrol etmek ve konular hakkında ek açıklamalar sunmak için düzenli bir şekilde aradığı ifade edilmektedir.

Aslında Türkiye’de de hükümetlerin medya ile yakın ilişkiler içinde olduğu ve yayın öncesinde genel yayın yönetmenleri ile görüştüğü bilinmektedir. Bununla birlikte medya içeriklerine yönelik hükümetin her türlü açıklamasını ya da yol göstermesini “sorumlu yayıncılık anlayışı” ile ilişkilendirmek ya da “iyi insani ilişkiler” çerçevesinde yorumlamak, gazetecilik hak ve sorumlulukları anlamında ve de etik anlamda yine tartışmalı bir konudur.

7. “Değişik federal bürokrasilerin sözcülerini, yönetimin basına nasıl takdim edileceği konusunda eğitmek üzere haftalık seminerler düzenlemek”.

Demek ki başarılı bir medya yönetimi için yalnızca siyasi liderin ve yakın ekibinin değil, tüm birimlerin ortak iletişiminin sağlanması ya da öncelikle tüm ekibin bir bütün olarak yönetilmesi gerekmektedir. Bunun için de Beyaz Saray tarafından haftalık seminerler düzenlendiğini öğreniyoruz.

ANKET YAPTIRIN

8. “Kamuoyunun kanaatlerini ve başkanın haberler vasıtasıyla onlarla nasıl bağlantı kuracağını anlamak için kapsamlı bir anket ve araştırma çalışması yapmak”.

Maddenin açıklamasında da şöyle denilmektedir: “Beyaz Saray ileri gelen medya mensupları hakkında, kamuoyu imajlarıyla ilgili olarak, onlar arasından kime atlatma haber verileceğini, kiminle söyleşi yapılacağını ve kime daha az saygılı davranılabileceğini belirlemek üzere piyasa araştırmaları yaptırırdı”.

O halde bir yandan medya ile iletişim sağlanırken, diğer yandan da düzenli kamuoyu anketleri yapılmaktadır. Bu anketlerle kamuoyunun medyada çıkan içerikler hakkındaki düşüncelerini öğrenmek ve ona göre medya iletişimini şekillendirmek mümkündür. Ayrıca medyaya yönelik sorular sorarak hangi medya kuruluşlarının güvenilir bulunduğunu, hangi gazetecilerin ya da habercilerin daha inanılır görüldüğünü öğrenmek ve onlarla daha yakın iletişim kurmak stratejik bir unsur olarak ifade edilmektedir.

Başka bir deyişle siyasilerin medya ile iletişimindeki “ölçü” unsuru, kamuoyu anketlerine dayanarak oluşturulmaya çalışılmaktadır. Verilen mesajın kontrolü anlamında da anketler önemli bir işlev görmektedir. Çünkü her ne kadar medya yönetimiyle istenen mesaj iletilmiş olsa da bu mesajın kamuoyu tarafından nasıl algılandığının ölçülmesi gerekmektedir.

HABER İÇERİKLERİNDEKİ HÂKİMİYET

W. Lance Bennett’ın ifadesine göre Amerika’da hükümet yetkilileri bütün haberlerin dörtte üçünün kaynağıdır ve haberlerin sadece altıda biri yönetim dışındaki kaynaklara dayanmaktadır. Bütün haber öykülerinin yüzde 90’ı olaylara dahil olan aktörlerin belirlenmiş mesajlarına dayanırken, yüzde 1’den azı muhabirlerin kendi analizlerine dayanmaktadır. Eğer bu veriden şüphe duymazsanız, bu oran, Beyaz Saray’ın medya yönetimi konusunda nasıl bir “başarı” gösterdiğini ortaya koymaktadır.

Türkiye’de benzer bir çalışma bilmiyorum. Ancak sanırım genel olarak haber içeriklerinde hükümetlerin, muhalefetten daha fazla yer aldığını söylemek yanlış olmayacaktır. Peki, haber içeriklerindeki ifadelerin ne kadarı önceden planlanmış mesajlar içermektedir? İletişim ya da siyaset bilimciler açısından  bu değerli araştırma sorusunu yanıtlamak ise sanırım, ilk soruyu yanıtlamaktan daha fazla zaman alacaktır.

NEYE İNANACAKSINIZ?

Şimdi konumuzu önceki yazımızla bağlayalım ve sona gelelim. Önceki yazıda medyada imaj oluşturmaya yönelik olarak hazırlanacak mesajın hangi unsurları içermesi gerektiği üzerinde durmuştuk. Bu yazıda ise genel olarak bu mesajın medyaya ulaştırılması anlamındaki stratejiyi değerlendirmeye çalıştık. Son olarak ise medyadaki imajın nasıl bir işlev gördüğü üzerinde birkaç söz söyleyelim.

Yukarıda açıkladığım medya yönetim planını uygulayan Reagan’ın haber sihirbazlarından biri şöyle demektedir: “Neye inanacaksınız, gerçeklere mi yoksa gözlerinize mi?”

Bu sözün daha bildik bir ifadesi, “görmek inanmaktır” şeklinde özetlenebilir. Sözün anlamı ise şudur: “İnsanlar medyada ne görürlerse ona inanırlar, gösterilen şeyin doğru ya da gerçek olup olmadığının bir önemi yoktur”.

Peki, insanlar doğru ya da gerçek olmayan şeye nasıl inanırlar? Hatta medyada sunulan imajın doğru ya da gerçek olmadığına ilişkin bir takım deliller olmasına rağmen nasıl inanırlar?

Medyanın ikna iletişimi konusunda pek çok açıklama mevcuttur. Burada konuyu dağıtmamak adına bu ayrıntılara girmeyeceğim. Ancak Bennett’ın açıklamasını sizlere aktarayım:

“Bir imajın görünüşte ona aykırı delile rağmen yaşamaya devam etmesini sağlayan en az üç durum mevcuttur: Birincisi, itibardan düşmüş bir imaj bir durumun kolayca ele geçen alternatif bir kavranışla yer değiştirmedikçe, insanlara orijinal imajı terk etmek zor gelir.

Gözden düşmüş bir imajı sürdürebilecek ikinci faktör, bu itibar kaybının sık sık, insanları hangi otoriteye inanacaklarını bilemedikleri zor bir durumda bırakmasıdır.

Üçüncü durum, imajın üzerine bina edildiği ilk mesajın, aykırı delilin sonundaki ifşaatından daha dikkat çekici olarak varlığını sürdürmesidir. Gerçek belgeler, kurgulanmış haber öykülerinin önüne geçemez.”

Bu açıklamanın her durumda geçerli olduğunu kabul etmek kaba bir genelleme olarak görülebilir. Ancak geçmişte yaşanan kimi olaylar değerlendirildiğinde medya imajlarının gerçeğin önüne geçtiği ve kurgulanan sanal gerçekliğin bambaşka bir dünyayı inşa ettiği de göz ardı edilemeyecek bir durumdur. Belki de onların söylediği gibi “imajlar başarılı olduğunda kelimeler, gerçekler gibi geçici hale gelir.”

Sonuç olarak bu yazı dizisi boyunca siyasilerin medya iletişiminde kullandıkları yöntemlerden, bu yöntemlere ilişkin düşünce ve inanışlarından ve yeri geldikçe de medya-siyaset ilişkisi bağlamında ortaya çıkan “kazan-kazan” şeklindeki ilişkinin etik boyutlarından söz etmeye çalıştım. Sanırım siyasetle ilgilenenler kadar, medyayı anlamaya çalışanlar da “ekranın ardındakini görmek” anlamında bu yazı dizisinden faydalanmışlardır. Ancak ben yine de medya okuyucularına şu son sözü söylemeden bu yazıyı noktalamak istemiyorum: “Her gördüğünüze, her duyduğunuza, her okuduğunuza o kadar da inanmayın”.

Siyasiler Medyayı Nasıl Yönetir; Başarılı Siyasal İmaj Nasıl Üretilir? (2)

Siyasiler Medyayı Nasıl Yönetir; Başarılı Siyasal İmaj Nasıl Üretilir? (2)

Başarılı imaj üretiminin üç unsuru vardır: Bennett bunları şöyle ifade eder: (1) Dinleyiciler için basit tema ya da mesajlar hazırlamak; yani mesaj düzenlemesi yapmak, (2) Rekabet edeceği mesajlardan daha dikkat çekici görünecek şekilde bu mesajı bütün iletişim kanallarına yaymak; yani göze çarpıcılığı artırmak, (3) Mesajı, kabul edilecek şekilde güvenilirlik tuzaklarıyla sarmalamak; yani mesajın güvenirliliğini sağlamak.

MESAJLAR BASİT OLMALI

Siyasal imaj üretiminin ilk adımı, Bennett’ın ifadesine göre, seçmeni bilişsel ve duygusal yönden etkileme gücüne sahip “semboller oluşturmak” ya da üretmektir.
Siyasal iletişimde kelimeler, nesne ve fikirleri temsil eden sembollere dönüşür. Aynı şekilde bayraklar, renkler, amblemler, el ya da kol işaretleri de birer sembol olarak kullanılabilir.
Semboller hem düşünme sürecini etkileyebilir, hem de duyguları tetikleyebilir. Semboller aracılığıyla karmaşık, anlaşılması güç ve belki de gerçek dışı ya da hayal ürünü şeyler, fikirler ya da mesajlar kolayca ifade edilebilir.
Sembollerin ustaca kullanılması sayesinde siyasal şartlar yeniden tanımlanabilir ve semboller, bütün pratik amaçlar için geniş bir seçenekler dizisiyle yer değiştirebilir.
Siyasal mesajın içeriği büyük ölçüde basit, alışılmış ve idealistçe olmalıdır. Mesaj daha çok insanların herhangi bir şey hakkında konuşurken ya da düşünürken kullanabilecekleri “anahtar” bir ifade, bir fikir ya da bir tema ile başlamalıdır.
Örneğin Franklin Roosevelt, denenmemiş karmaşık ekonomik programlarını tanıtmak için “Yeni Sözleşme” terimini kullanarak kitlere ümit aşılamıştır. John Kennedy, programını “Yeni Hudut” çerçevesiyle tanımlamıştır.
Bizim siyaset adamlarımızın da benzer çerçeveleri hemen akla gelecektir: “Orta direk”, “çağ atlamak”, “ekonomik kalkınma planı”, “yeni dünya düzeni”, “ağır sanayi hamlesi”…
Bunları propaganda teknikleri anlamında “gösterişli genelleme” ile de ilişkilendirebiliriz. Bir şey hakkında söz konusu kanıtları gözden geçirmeksizin iknayı sağlamak amacıyla kullanılan bu teknik en çok reklamcılıkta kullanılır: “Tamamen organik”, “Süper tat”, “hayatın kendisi”, “gerçeğin ötesi”…
Siyasal anlamda ise örneğin Avrupa Birliği ile gümrük anlaşmasının imzalanması “yeni hayat”, özelleştirme kanunun oylanması “ülkenin önünün açılması”, sosyal güvenlik yasasının çıkarılması “bir devrim” olarak nitelendirilebilir.
Buradaki mesele neye ne isim verdiğiniz ve onun zihinlerde nasıl bir çağrışımla anılmasını sağladığınızdır. Örneğin “borç” yerine “kredi”, “kapitalizm” yerine “özel girişim” ve hatta “işgal” yerine “demokrasi götürme” ifadelerini kullanmak; ilk ifadenin negatif anlamı yerine daha pozitif çağrışımlar uyandırır.
Bu pozitif anlama karşın daha çok muhalefetin seslendirdiği “kriz”, “skandal”, “şok”, “yolsuzluk”, “usulsüzlük”, “hortum” gibi haber çerçevelerini de hatırlamak mümkündür.
Bir düşünceye kötü bir nitelendirici isim vermek olan “ad takmak”, söz konusu düşünceyi kanıtları gözden geçirmeksizin reddettirmeyi sağlar. Bir propaganda tekniği olarak ad takmak, siyasal iletişimde de sıklıkla kullanılır. Belirli kişi ya da gruplar için ifade edilen “aşırı solcu”, “aşırı sağcı”, “marjinal”, “komünist”, “faşist”, “terörist”, “anarşist”, “hortumcu”, “yamyam”, “liboş” gibi negatif çağrışımlar içeren nitelemeler bu türdedir. Örneğin “yapay gündem” ya da “glu glu dansı” gibi ifadeler de ad takma bağlamında değerlendirilebilir.
O halde birinci ilke, verilecek mesajın akılda kalmasını, hatta bir slogana dönüşmesini sağlayabilecek basit, yalın ya da sade bir anlatımın benimsenmesidir.
Aslında ister gösterişli genelleme olsun, ister ad takma olsun, seçilen ifade, bir anlamda da medyanın ilgi duyup, cımbızlayacağı cazibede de olmalıdır.
Bannet, basit bir mesajın, karmaşık bir konu ya da olay için bir manşet olarak kullanılmasının, bir imajın üretilmesine doğru atılan ilk adım olduğunu söyler. Ona göre sembollerin kendilerinden daha önemli olan, haber medyasındaki sunumlarıdır. Çünkü sembollerin etkisi, haber olarak nasıl çerçevelendiklerine bağlıdır. Bu nedenle siyasiler haberlerin kontrolünü de sağlamaya çalışır.

GÖRÜNÜRLÜĞÜ SAĞLAMAK

Bir mesajı paketlemek, slogan ya da kolay yutulur bir hap haline dönüştürmek tek başına yeterli değildir. Onu duyurmak ya da göstermek, insanların bu hapa ulaşmalarını sağlamak da gereklidir.
Gündemde birbirleriyle sürekli rekabet halindeki konu ve kavramlar arasında yaşanan köşe kapmaca oyununda başarılı olabilmek, mesajı daha fazla görünür kılmaktan geçer. Medyada daha fazla tekrarlanan mesaj, diğer mesajlardan daha fazla başarı kazanır.
Başka bir deyişle konuyu gündemde üst sıralarda uzun süre tutmaya ayrıca önem verilmelidir. Bu kimi zaman reklam verilerek sağlanabileceği gibi basın toplantıları düzenleyerek, haber programlarına katılarak ya da haber merkezlerine ziyaretler gerçekleştirilerek de sağlanabilir. Ancak bunlar en basit ve ilk akla gelen rutin yöntemlerdir. Siyasal seçim dönemlerinde artan rekabetle birlikte, daha yaratıcı çözümlerin aranması gerekir.

İNANDIRICI OLMAK

İnsanların gözüne çarpan ya da dikkatlerini çekmeyi başaran mesajların inandırıcı olması da önemlidir. Bennett’ın ifade ettiği gibi kamuoyu bombardımanı karşısında mesajın inanılırlığının etkisi ikinci plana düşer gibi bir görüş kimi durumlarda haklı olabilir, ancak çoğunlukla insanlara inanacakları argümanların ya da kanıtların sunulması gerekir. Bu kanıtların sağlam mantık, güvenilir delil ya da otoritelere referans içermesi durumunda daha inanılır bulunduğu söylenebilir.
İnandırıcılık etkisini yaratabilmek için kullanılan kimi propaganda teknikleri örnek verilebilir. “Transfer” tekniği, saygı duyulan ya da değer verilen bir şeyin otoritesini, onayını ya da prestijini başka bir şey üzerine aktarmayı sağlar. Örneğin saygın bir gazetecinin, “güvenle kullanabilirsiniz” dediği ürün, o saygın kişinin güvenilirliğini o ürüne kazandırmış olur. “Tanıklık”, saygı duyulan ya da nefret edilen bir kişiye herhangi bir düşünce, program, ürün ya da kişinin iyi ya da kötü olduğunu söyleme tekniğidir. “Halktan biri” tekniği, “ben de sizden biriyim”, “halk çocuğuyum” diyerek, “benim düşüncelerim de sizin gibi iyi” etkisi uyandırır. “Kağıt derme”, bir tartışma ortamı yaratıyormuş gibi gözükerek, birden çok kişiye söz hakkı verip, farklı görüşleri ortaya koyuyormuş hissi yaratarak, asıl desteklenen görüşün ön plana çıkmasının sağlandığı bir tekniktir. “Herkes yapıyor” ya da “trene bindirme” ise herkesin o adaya ya da partiye oy verdiğini söyler; “siz de sürüden ayrılmayın”, “çoğunluğa katılın” mesajı verir.

SAHTE OLAYLAR

Siyasi arenada haberlerin tamamen ya da kısmen kontrol edildiği durumlar ile kontrolsüz durumlar da söz konusudur. Haberlerin tümüyle kontrol edildiği medya sunumları genellikle “sahte olaylar” şeklinde adlandırılır. “Sahte olaylar”, ikna edici siyasi imajlar üretmek için gerçekmiş gibi sunulan kurgulanmış bir senaryonun hayata geçirilmesinden başka bir şey değildir. Geçmişte yaşanmış bu gibi olayların örnekleri çoktur. Bir süre sonra olayın “doğrusu” ortaya çıktığında iş işten geçmiş ve istenen siyasi amaca ulaşılmıştır. Yakın zamanda Irak’ın işgali konusundaki medya ve siyaset yönetimi buna en güzel örnektir.
Bu noktada size Beyaz Saray’ın haber kontrolüne ilişkin çalışmalarından söz edebilirim. Ancak ondan önce bir parantez açarak şu soruyu sormak istiyorum: Acaba Washington’da Beyaz Saray haberlerini yazan kaç muhabir olduğuna ilişkin herhangi bir tahmininiz var mı?
Ben söyleyeyim: Bennett’ın aktardığına göre Başkan Bill Clinton’ın görev başladığında karşısında 1700’den fazla muhabir bulmuş. Daha sonra bu sayı televizyon yapımcıları, teknisyenler ve diğer görevlilerle birlikte 2800’e ulaşmış... Basın ordusuyla başa çıkmak için Başkan Richard Nixon, yetkili bölümün dışında, haber akışını kontrol etmek ve “basının başlarına basarak geçip” insanlarla doğrudan iletişim kurmak amacıyla Beyaz Saray İletişim Bürosu’nu kurmuş. Başkan Reagan da daha sonra muhteşem iletişimci olmasını sağlayacak olan İletişim Bürosu’na büyük önem vermiş ve onu “iyi yağlanmış bir halkla ilişkiler makinesi” haline getirecek şekilde geliştirmiş. Haberlerin nasıl yönetileceğinin ders kitabı da Reagan yönetimi döneminde yazılmış...

BAZI ÖZEL TEKNİKLER

Sonuç olarak ifade ettiğim üç unsur biraya getirildiğinde imaj üretiminin üç temel koşulu sağlanmış olur. Bu bağlamda siyasal iletişimcilerin işi kullanılacak mesaj ya da temaları belirlemek, etkin bir şekilde medyayı kullanmak ve bir şekilde mesajın inanılırlığını yüksek tutmaktır.
Gelecek yazıda Beyaz Saray’ın medya yönetimine değineceğim.

Mavi Kartın İki Yüzü

Mavi Kartın İki Yüzü

Küresel ekonomik kriz her yönüyle etkilerini sürdürürken, kriz sonrası yeni oluşacak yapının merkezinde yetenekli ve yaratıcı insanın yer alacağı açık biçimde görünüyor. Kriz öncesinde başlayan ve ülkelerin yeni yüzyıla nasıl bir insan sermayesi ile girmesi gerektiği konusu her ülkeyi olduğu gibi AB ülkelerini de arayış içerisine sokmuş durumda. Medyada geniş biçimiyle yer aldığı gibi, AB “yetenekli göçmen” projesine Mavi Kart adıyla hayat verdi. Mavi adını AB bayrağının renginden alan ve ABD’nin yeşil kartından esinlenerek oluşturulan proje, yetenekli işgücü ihtiyacını kapatmayı amaçlıyor. Gelecekteki yirmi yılda, yirmi milyon nitelikli işgücüne sahip olması gereken AB’nin 27 ülkesi, projeye olumsuz bazı çıkışlara rağmen genelde olumlu yaklaşıyor. Her ülkenin kendi ihtiyaçlarına göre değişebilecek olan istihdam alanlarının başında da mühendislik ve bilgisayar teknolojisinin gelmesi ise hiç de anlamsız değil.

Endüstri toplumlarından, bilgi toplumuna geçiş sancıları yaşayan AB ülkelerinde yeni bir orta sınıfın, geleneksel çalışanların oluşturduğu yapıya paralel yeni bir yapı oluşturmaya başlandığı biliniyor. Cognitariat olarak adlandırılan bu sınıf cognitive ve proletariat kelimelerinden türetilmiş ve “yaratıcı sınıf”, “bilgi işçisi” olarak tanımlanmıştır. Yaşamlarını geleneksel fiziksel işlerden değil, bilişsel işlerden kazanan insanlara verilen bu adın çağrışımı, yaşanan büyük değişim ve dönüşümü de gösteriyor.

Yeni ekonominin yarattığı yeni bir sınıf olarak yaratıcı sınıf, yaratıcı kent, yaratıcı ülke ve AB gibi yaratıcı ülkeler birliği kavramları uygulamaya geçiyor. Bu sınıfın üyeleri olan bilgi işçileri (cognitariat) için uygun kazanç, çalışma esnekliği gibi özellikler ön planda olmakta birlikte, bunların beklentilerini yönetmek geleneksel yapılarla gerçekleştirilememekte. Bu yaratıcı sınıfın üyelerini kazanmak için yeni yaklaşımlar, yeni uygulamalar gerekli. Rahatlıkla başka ülkelerde çalışabilen bu “bilgi işçileri”ni kendi ülkesine çekebilmek veya elde tutabilmek ulusal bir stratejiyi gerekli kılıyor. AB ülkelerinin Mavi Kart uygulaması bu yönüyle de incelemeyi hak ediyor.

Mavi kart uygulamaları, gelişmekte olan ülkelerin başta Çin ve Hindistan olmak üzere, “diplomalı elit”lerini hedeflemektedir. Ülkemiz de hiç şüphesiz bu oluşumdan etkilenecektir. “Maliyetine sen katlan, yararını ben alacağım” anlayışı burada geçerli bir yaklaşım olacağa benziyor.

Her ülke gibi AB ülkeleri de, ekonomik dönüşümlerindeki işgücü ve sermaye girdilerini, yaratıcı niteliklere (yetenekli insan sermayesi ve teknoloji-bilgi sermayesi) olanlara doğru dönüştürmenin gayreti içinde. Yetenekli/yeteneksiz çalışan oranı, yetenekli bilgi işçisi lehine dönüştürmenin bir uygulaması olarak Mavi Kart çok daha fazla önem kazanıyor. Özellikle, Mavi Kart uygulaması içindeki bir konu bu açıdan büyük bir önem kazanıyor.

Yüksek lisans derecesinin bir Avrupa ya da dengi olan bir üniversiteden alan ve en az üç yıl profesyonel deneyim sahibi olan otomatik olarak Mavi Kart almaya hak kazanıyor. Buna, “Mavi Diploma” denebilir.Bilgi elitlerini kendine çekmeye çalışan yaşlı AB, yüksek öğretim stratejilerimize özenle yeniden bakmamızı bize şart koşuyor.

ÜLKEMİZ AÇISINDAN

Bu durumun ülkemizi ilgilendiren kısmı birbirini bütünleyen iki yarım küreden oluşuyor.

Birincisi:

Yeni oluşacak dünyada etkin bir rol almak için nasıl bir insan gücü yetiştirmek gerekiyor, bu amaçla izlenecek yüksek öğretim politikası neleri içermeli ?

Bu genel nitelikteki sorular birbirini izleyen çok sayıda soruyu da beraberinde getirecek ve bunlara akılcı yorumlar aramak kaçınılmaz olacaktır. Bu aşamada yükseköğretim görevlilerine düşen, kendimize ayna tutmaktır. Aynada göreceklerimiz bizi ilk aşamada mutlu etmese de, zaman içerisinde bu sorulara yanıt verebilecek özelliklerle donanabilmemiz olanaklı ancak, bu zamanın da fazla olmadığı kesin... Dünyada çeşitli araştırma ve yayınlarda sözü geçen “Dijital Yerli”-“Dijital Göçmen” ayrımı bizim eğitim sistemimizde de en önemli sorun. Her türlü dijital etkinliği rahatlıkla gerçekleştiren bir öğrenci kitlesine karşı, dijital yaşama ve onun getirilerine yabancı hatta, yer yer karşı bir eğitici kitlesine sahibiz.

İkinci grup soruları içinde ise temel soru şu olmalıdır:
Ülkemizin iş hayatının bu tür insan sermayesine ihtiyacının düzeyi nedir? Ve bundan tam bir sinerjiyi yaratacak yapıya sahip midir?

Bu soruda ise, ortaya çıkacak ürünün yurt dışına değil de yurt içine yarayacak şekilde nasıl örgütleneceği önem kazanmaktadır. Yükseköğretim görevlileri birinci yarımküredeki aşamada zor bir dönem geçireceklerse, kazancın da ülkeye kalması gerekmektedir.

Her iki gruptaki sorulara verilebilecek yanıtlar, gerçekçi ve uygulanabilir stratejileri zorunlu kılıyor. Bu yeni dönemde Üniversite-Hükümet-İş dünyasının işbirliğine ve stratejik yaklaşımına her dönemden daha fazla ihtiyacımız var. Hem kendimizi yetiştirip geleceğin bilgi işçilerini yetiştireceğiz, hem de onlara sahip çıkacağız. Yoksa nitelikli bilgi işçilerimizi, altın tepsi içerisinde başka ülkelere Yeşil Kart, Mavi Kart gibi uygulamalarla sunacağız. Acilen, önlemler almamız gerekiyor.

 

 

 

Siyasiler Medyayı Nasıl Yönetir; Siyaset Sanatındaki “Ustalık”(1)

Siyasiler Medyayı Nasıl Yönetir; Siyaset Sanatındaki “Ustalık”(1)

Pek çok siyaset bilimi ve siyasal iletişim kitabında değinilmekte olan bu konulara ilişkin yazacaklarım hakkında şimdiden iki temel kitabı sizlere tanıtayım: W. Lance Bennett’ın “Politik İllüzyon ve Medya” adıyla Seyfi Say tarafından Türkçe’ye çevrilen ve 2000 yılında Nehir yayınları tarafından çıkarılan kitap ve benim Çizgi Kitabevi tarafından 2001 yılında yayımlanan “Medyanın Gündem Belirleme Gücü” adlı kitabım.

ORTAK YAŞAMA İLİŞKİSİ

Öncelikle siyaset ve medya ilişkisini en temel başlıklarıyla özetleyerek konuya başlayalım.
Siyasiler ve medya arasındaki ilişki çeşitli biçimlerde tanımlansa da en dikkat çekeni “karşılıklı çıkar” ya da “ortak yaşama ilişkisi” noktasında düğümlenir. Kamuoyu ya da seçmenler tarafından toplumsal sorunlara ilgi göstermeye ve medyanın ifade ettiği sorunlardan sorumlu tutulmaya itilen siyasiler, medya tarafından da haber içeriklerinde “kaynak” olarak kullanılmaktadır.
Medya, haber kaynağına ulaşmak istemekte; siyaset adamı ise seçmenlerinin desteğini kazanabilmek ve yeniden seçilebilmek için kendi demeç ve eylemlerinin haber yapılmasını arzu etmektedir. Bu nedenle her ikisinin ihtiyaçları bu boyutuyla uyum içinde gözlenir.
Ancak siyasiler için medyada görünür olmak kadar, medya içeriklerinde kendileri hakkında “ne denildiği” de önemlidir. Medya ve siyaset adamı ilişkisinde, siyaset adamının amacı, bir şekilde haber içeriklerine siyasal yargı katıp, kamuoyunun desteğini kazanmaktır. Başka bir deyişle kendisi hakkında “pozitif” tutum içeren haberlerin yayınlanmasını sağlamaktır. Medya ise daha çok “atlatma” yani diğer yayın kuruluşlarında olmayan haberin peşindedir ya da en azından “atlatılmama” mücadelesi içindedir.
Medyanın “atlatma” haber yakalama telaşı çoğu zaman “oltaya yem takmış” siyasilerin de işine gelir. Gizli ya da açık haber kaynağı olarak siyasiler, kimi zaman kimi habercilere verdikleri ya da “sızdırdıkları” bilgilerle haber içeriklerinin şekillenmesinde ve bazen gündemin değişmesinde etkili olur.
Sürekli aynı siyaset cephesinden “beslenen” medya kuruluşları bir süre sonra “yandaş” ya da “yanlı” olmakla ve toplumsal sorumluluk yaklaşımı çerçevesinde beklenen haberciliğin objektif ya da tarafsızlık ilkesine uymamakla suçlanır.
Çoğunlukla “manipülasyon” yani yönlendirme içeren “özel” haberler, kimi zaman da gerçek dışı, yalan ya da yanlış çıkar. Ancak doğrunun anlaşılabilmesi zaman alacağı için “yanlış haber” genellikle “işini yapmış” sayılır. Çünkü medyada yayınlanmış olan “özel yanlış haberin” yarattığı dalga gücü, bu dalganın üzerine konulan sörf tahtasını istediği yere götürmüştür ve onu geri almak o kadar da kolay değildir. “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” ya da “çamur at izi kalır” deyişleri boş yere değildir...
Şimdi geçmişte yaşanmış kimi olayları düşünebilirsiniz. Medya gündemini günlerce işgal eden, ancak sonunda doğru olmadığı anlaşılan kaç olay hatırlıyorsunuz? Bunları isterseniz ben yazmayayım. Ama birini hatırlatayım: Irak eski lideri Saddam Hüseyin’in El Kaide ile bağlantı içinde olduğu ve nükleer silah sahibi olduğuna ilişkin haberlerin gerçeği yansıtmadığını artık hepimiz biliyoruz.

SİYASET SANATINDA USTALIK

Bennett’ın ifade ettiği gibi eğer siyaset bir sanatsa, bu sanattaki en büyük ustalık, kamuoyunu ikna edebilme ya da kamuoyunun rızasını sağlayabilme başarısında yatar. Bu ustalığın en önemli yönü ise dikkatleri “doğru” ya da “gerçek”ten çok “daha anlaşılır olana” çekme becerisidir. Bu nedenle de siyasette “imaj” neredeyse her şeydir.
ABD’li ünlü yazar, gazeteci ve siyaset uzmanı Walter Lippmann’ın 1920’lerde söylediği gibi “bir kimsenin yaşamadığı bir olay hakkında sahip olabileceği biricik duygu, o olayın zihinsel tasavvuru aracılığıyla canlandırdığı duygudur” ve çoğunlukla bu duyguya ilişkin izlenimler medya aracılığıyla oluşmaktadır.
Siyasal imajlar dünyası çoğunlukla tahmin edilebilir sembolik dönüşümler sonucu kurulur. Bu imajlar genellikle sembollere, basmakalıp konulara, standart sloganlara ve “bayat” söylemlere dayalıdır.
Medya ise insanların, gerçekliğin imajını gösterdiği şey olduğuna inandırmaya yarar. Egemen siyasal imajlar, öyle bir dünya var olmasa bile, bizzat kendi imajı içinde bir dünya meydana getirebilir.
Sonraki yazıda siyaset adamları için başarılı imaj üretiminde dikkat etmeleri gereken kimi unsurlar üzerinde duracağım.

 

2010 yılbaşı için erken yazı

2010 yılbaşı için erken yazı

Artık yeni bir umudumuz var. Bu gündemin 2011’de şaşırtıcı olmaması.

Not: Bu yazı 2009 yılı sonunda yazılması temenni edilen bir yılbaşı yazısıdır.
Gerçek olaylar ve kişilerle ilgisi maalesef olamayabilir.

 

Sayfa 1 > 10
Siyasetin Stratejik Yol Haritaları
TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü'nün yayınları siyasetçilere ve siyaset kurumuna rehberlik ediyor.

YAZARLARIMIZ

Prof. Dr.
Yavuz
ODABAŞI
Prof. Dr.
Aysel
AZİZ
Prof. Dr.
Hasret
ÇOMAK
Prof. Dr.
Füsun
ALVER
Prof. Dr.
Vural
ALTIN
Prof. Dr.
Murat
ÖZGEN
Prof. Dr.
Atilla
GİRGİN
Doç. Dr.
Ahmet
KALENDER
Doç. Dr.
Ferruh
UZTUĞ
Dr. Hıfzı
TOPUZ
Doç. Dr.
Yusuf
DEVRAN
Doç. Dr.
Mustafa
ŞENTOP
Doç. Dr.
Emine
YAVASGEL
Doç. Dr.
Emre
BAĞÇE
Prof. Dr.
Erkan
YÜKSEL

Yrd. Doç. Dr.
Zuhal ÖZEL
Yrd. Doç. Dr.
Fatoş
KARAHASAN
Doç. Dr.
Emel
AKÇA
Yrd. Doç. Dr.
Esra
KELOĞLU
Dr. Bahadır
KALEAĞASI

SİYASET

SİYASAL İLETİŞİM MERKEZLERİ Dünya'da siyasal iletişim konusunda çalışma yapan pek çok merkez, enstitü, dernek ve vakıf faaliyet göstermektedir. İlgili uluslararası gelişmeleri bu kurumların sitelerinden takip etmek için tıklayınız.

İnternette Siyaset