Siyasal İletişim Enstitüsü

  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

Yorum

KKTC’de “Ulusal Birlik” Zamanı

KKTC’de “Ulusal Birlik” Zamanı

KKTC- Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde 19 Nisan 2009 tarihindeki erken genel seçimler gerçekleştirildi. Seçime toplam 7 parti, 345 adayla katıldı. Seçime bağımsız olarak katılan adaylardan hiçbiri seçilme imkanı bulamadı.

Seçimlerde koalisyon ortakları Cumhuriyetçi Türk Partisi–Birleşik Güçler (CTP-BG) ve Özgürlük ve Reform Partisi (ÖRP) yanında, muhalefet partileri Ulusal Birlik Partisi (UBP), Demokrat Parti (DP) ve Toplumcu Demokrasi Partisi (TDP) ile Türkiye karşıtı söylemleriyle öne çıkan BKP-Yasemin Hareketi ve KKTC eski müftüsü Ahmet Yönlüer’in liderliğindeki His Parti yarıştılar. Toplam 5 partinin % 5 ülke barajını geçerek milletvekili çıkardığı seçimlerde alınan sonuçlar ve milletvekili dağılımı şöyle gerçekleşti :

UBP: % 44 oy oranı ile 26 milletvekili
CTP-BG: % 29 oy oranı ile 15 milletvekili 
DP: % 10,6 oy oranı ile 5 milletvekili
TDP: % 6,8 oy oranı ile 2 milletvekili
ÖRP: % 6.2 oy oranı ile 2 milletvekili çıkardılar.
BKP: %2,42 ve HİS % 0.5 oy oranları ile milletvekili çıkaramadı.

Bu sonuçlara göre, iktidar partisi CTP-BG, 25 milletvekiline sahip olduğu Cumhuriyet Meclisi’nde 15 milletvekilliği kazanarak 10 milletvekilliği ve yaklaşık % 15’den fazla oy kaybıyla ciddi bir başarısızlığa uğradı. Ana muhalefet partisi UBP ise milletvekili sayısını yaklaşık iki katına çıkararak % 44 oy oranıyla ve 50 milletvekiline sahip olan Cumhuriyet Meclisi’nde 26 milletvekilliği ile tek başına iktidar olacak noktaya geldi.

Seçimin galibi eski Başbakan Derviş Eroğlu liderliğindeki UBP olsa da KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf. R. Denktaş’ın oğlu Serdar Denktaş’ın liderliğindeki Demokrat Parti, yaklaşık % 10 oy oranıyla 5 milletvekilliği kazanarak Cumhuriyet Meclisi’ndeki yerini aldı. Diğer partiler olan Mehmet Çakıcı liderliğindeki TDP ve Dışişleri Bakanı Turgay Avcı liderliğindeki ÖRP ise % 6’yı geçen oy oranlarıyla 2’şer milletvekilliği kazandılar.

Seçim sonucunda UBP net bir zafer kazanırken, CTP-BG ciddi oranda oy kaybına uğradı. Diğer partilerde de oy kaybı gözlenirken, seçimlere ilk kez katılan ÖRP’nin seçim barajını aşıp milletvekili kazanması ise sürpriz olarak yorumlandı.

Derviş Eroğlu liderliğindeki UBP, kurulacak Hükümetin biçimine karar verecek noktada oy oranına ve milletvekilliğine sahip görünüyor. Bu tablodan tek başına bir UBP Hükümeti çıksa da Meclis başkanlığı seçiminde 1 milletvekilini kaybedecek olan UBP, 50 üyeli Cumhuriyet Meclisi’nde 25 sandalye ile salt çoğunluğu (49/2 + : 25) kıl payı sağladığı için yeni bir Hükümet kurabilecek durumdadır. Ne var ki, Başbakan ve milletvekilleri arsından seçilecek 10 Bakanla birlikte mecliste 14 milletvekili (11 Hükümet üyesi milletvekili) ile kalacak olan UBP, yasaları çıkarmak konusunda ciddi sıkıntılar yaşayabilir. Tek bir milletvekilinin bulunmaması durumunda UBP, meclis çoğunluğunu kaybedecektir.

UBP’nin kendisine uygun bir koalisyon ortağı bulması da kolay değildir. CTP-BG ile çok sert geçen seçim sürecinde kopan ilişkiler ve CTP-BG’nin muhalefete hazırlandığını açıklaması, geriye 3 seçenek bırakıyor : DP, TDP ve ÖRP. DP, UBP ile aynı tabana hitap eden rakip parti olarak UBP ile koalisyon yapma olasılığı en az olan partidir. DP lideri bu olasılığı göz önünde bulundurarak  seçimlerden sonra millet tarafından muhalefet görevine getirildiklerini açıkladı. TDP’nin Türkiye karşıtı söylemleri, UBP’nin Ankara ile iyi ilişkiler geliştirecek bir Hükümet ortağı olarak TDP’yi seçmesini engelleyecektir. UBP için ÖRP ile ortaklık ise kısa dönemde düşünülmesi en zor seçenektir. Çünkü, ÖRP, UBP’den kopan milletvekilleriyle kurulmuş bir partidir.

Dolayısıyla UBP’yi zor bir dönem bekliyor. Bir yandan ülkenin global ekonomik kriz atmosferinden her geçen gün biraz daha etkilenmesi, diğer yandan tek başına iktidar olma konusunda yaşayacağı pratik zorluklar, koalisyon hükümeti kurma konusunda yaşayacağı zorluklar, UBP’nin gelecek gündemini belirleyecek gibi gözüküyor.

Sonuç olarak, KKTC seçmeni seçimlerde tercihini ana muhalefet partisi UBP’den yana kullandı. Zor bir dönemde işbaşına gelen UBP’nin nasıl bir hükümet kuracağı ve izleyeceği yol haritası şimdiden merakla bekleniyor.

 

 

Demokrasi ve Siyasal Sistem

Demokrasi ve Siyasal Sistem

Türkiye’de güncel siyaset çok sık konuşulmakta, tartışılmakta ama siyasetin sorunları ve çözüm yolları ne yazık ki hem siyasetçiler hem de konunun uzmanları tarafından yeterince dile getirilmemektedir. Siyaset kurumunun gerçek manada halka hizmet edebilmesi ve fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için mutlaka demokratik bir ortamın bulunması gereklidir.

Demokrasinin ise bir ülkede sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi için öncelikle özel bir çevrenin bulunması, halkın sorumlu ve eğitilmiş olması, ekonomik olarak da belirli bir gelişmişlik düzeyinin tutturulması şarttır. Ayrıca seçimlerin serbestçe yapılması ve sonuçlarına herkesin rıza göstermesi, yönetimin sorunsuz bir şekilde devredilmesi de demokrasinin sağlıklı işlediğinin göstergesi sayılmaktadır.

HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ
Demokratik bir ülkede öncelikle egemenlik halka ait olmalı;  temsilcilere verilen yetki sınırlı olmalı ve her an geri alınabilmelidir. Farklı alternatifler arasından bir seçim yapma imkanı tanınmalıdır. Kanunların üstünlüğü sağlanmalı, halkta vatandaşlık bilinci geliştirilmeli, çoğulculuk günlük hayatta da kendini hissettirmelidir. Demokrasi için gelişmiş bir toplum yapısı ve dengeli bir büyümeye sahip olunmalı, güvenlik, kişisel özgürlükler zedelenmeden sağlanmalıdır.

DEMOKRATİK SÜREÇ
Demokrasinin bir ülkede yerleşebilmesi için demokratik bir sürecin yaşanması ve şartların oluşması da gereklidir. Ayrıca milli birlik, iç barış, ekonomik taban ve kültürel birikimin demokratikleşmedeki önemi de unutulmamalıdır. Bütün bu değerlendirmeler göz önünde bulundurularak Türkiye’deki demokrasi uygulamasına bakıldığında önemli eksikliklerin olduğu görülmektedir. Hem yapısal hem de uygulamaya dönük bu sorunların başında demokrasiyi yaşatacak olan bireylerin kişilik özellikleri gelmektedir.

ÖZGÜR BİREYLER
Demokrasi “özgür ve bağımsız” kişilik modeline sahip bireyler isterken, ülkemizde bireylerin “kişi egemenliğine bağımlı” yapısı dikkat çekmektedir. Bu bağımlı kişilik modeli kapalı bir toplumun oluşmasına yol açarak siyasal partilerin örgütlenmesinden seçim sonuçlarına kadar pek çok alanda olumsuzluklara neden olmaktadır.  Demokrasinin ihtiyacı olan özgür ve bağımsız kişilik modelini geliştiremediğimiz için toplumumuzda demokrat insan ve demokratik davranışlar da sınırlı kalmaktadır.

DEMOKRATİK YAPILANMA
Demokrasiyi tüm kurum ve kurallarıyla hayata geçirebilmek için öncelikle devletin buna uygun biçimde örgütlenmesi ve işletilmesi gerekmektedir. Yani demokrasinin yerleşebilmesinin ilk koşulu, devletin demokratik olmasıdır. Devlet, demokratik bir biçimde örgütlenemeyince, toplum da bundan olumsuz etkilenmekte; Hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, insan hakları ihlalleri gibi uygulamalar gündeme gelebilmektedir.

SİYASAL SİSTEMİMİZİN YAPISI
Türkiye’nin siyasal sisteminin işleyişine bakıldığında temel bazı eksikliklerin olduğu ve geçmişte çözülmeyen sorunların birikerek daha büyük sorunlara yol açtığı görülmektedir. Siyasal sistemimizin en önemli sorunu, icraat yapabilen ve bu icraatın sorumluluğunu taşıyabilen yönetimlerin eksikliğidir. Geçmişte yaşanan bu önemli eksiklik ülkemizde uzun yıllar siyasal istikrarın sağlanmasına engel olmuştur. Siyasal sistemimizin eksikliklerinden kaynaklanan sorunlar, ülkemizin ekonomik gelişimine de engel teşkil etmiştir.

SİYASAL SİSTEMİMİZİN EKSİKLİKLERİ
Ülkemizin siyasal sisteminin işleyişini olumsuz yönde etkileyen unsurların başında; siyasal parti sisteminin parçalanmışlığı, merkez sağ ve merkez sol partilerin zayıflaması, istikrarsız ve etkin olmayan koalisyon hükümetleri, parlamento dışı güçlerin siyasal sürece müdahaleleri ve ülkemizin geleceği için önemli olan reformların siyasi partilerin kısa vadeli politik maliyet kaygılarıyla ertelenmesi gelmektedir.

TEK MERKEZLİ SİYASAL YAPI
Türkiye’deki siyasal sistemin tek merkezli yapısı da sistemin sağlıklı işlemesine engel olmaktadır. Siyasal iktidar yönetim gücünü başkalarıyla paylaşmaktan kaçınmakta, sivil toplum örgütleri etkisiz kalmaktadır. Parlamentonun oluşumunda çoğunlukla siyasal parti liderleri en önemli belirleyici olmaktadır. Siyasal partilerin kendi içlerinde de demokratik olmayan uygulamalara rastlanmaktadır. Türkiye’de devlet ile toplum arasındaki ilişkilerin tutarlı bir temele dayandırılamaması da siyasal sistemin işleyişini olumsuz etkilemektedir.

ANAYASAL DEMOKRASİ
Türkiye’nin siyasal sistemindeki eksiklikleri düzeltebilmesinin yolu demokratikleşmeden geçmektedir. Türkiye kendisine “anayasal demokrasi” modelini örnek alarak siyasi kurumlarını “şeffaf ve hesap sorulabilir” hale getirmelidir. Türkiye’de siyaset bir rant aracı olmaktan çıkarılmalı, sistemden beslenme zihniyeti de sona erdirilmelidir. 

 

Siyasal Marka ve Hikayesi…

Siyasal Marka ve Hikayesi…

Siyasal rekabette markalaşma olgusunun arka planında siyasal ürünler arasında somut ve açık farkların azalması ilk sırada gelir. Aynı ticari ürünlerde olduğu gibi.  Sonuçta, marka, rekabetçi bir pazarda rakiplerden farklılaşmanın, müşteri, seçmen ya da gönüllülerin sadakatini sağlamanın, rekabetçi saldırılara karşı direnmenin en etkin aracıdır. Siyasal bağlamda markalaşmanın iki boyutta ele alınmayı daha doğru görünüyor. Bunlardan ilki kurumsal marka olarak siyasal partilerdir. Diğeri ise kişisel marka olarak siyasetçi ya da adaylardır. Her iki boyutta da ticari pazarlama ve iletişimi yönetimi süreçleri ve karar alanlarına yönelik güçlü bir çerçeve işe koşulabilir. Pazarlama ya da iletişime konu olan “ürünün” seçmen beklenti ve gereksinimlerine tasarımı ve sunumunda “iletişim” merkezi bir roldedir. Sürekli “siyaset = iletişim” deyip duruyorum.

Siyaset ile pazarlama ve iletişim karar alanları neredeyse örtüşüyor. Günümüz siyasetinde de, iletişimin genel ilkesi olarak da “ne söylediğiniz değil nasıl söylediğiniz” belirleyicidir. Bu durumda siyasal ürünün (aday ya da parti) politikasını oluşturan bileşenler olarak parti imajı, aday-lider imajı ve konu konumlarının (issues) paketlenmesi iletişim ile pazarlama arasındaki ince çizgileri ortadan kaldırıyor.

Dolayısıyla siyasal pazarlama iletişimi, siyasal reklam ya da kampanya iletişimindeki uygumlalar da başlamalıdır. Siyasal ürün politikası dediğimiz şey, siyasal marka kimliği ve konumlandırmanın planlanmasıdır. Bu da araştırmalar, rekabet, trend ve içsel analizlerden oluşan stratejik bilgi kaynaklarının kullanıldığı bir süreç ile başlar. Ardından siyasal rekabette farklılaşmayı özetleyen kimlik, kişilik ve konumlandırmanın tasarımı ile devam eder. Bir sonraki aşama seçim dönemi ya da değil bu kimlik ve konumlandırmanın seçmene ulaştırılmasını (pazarlama iletişimi) kapsar.

Uygulamaların seçmenler ya da hedeflenen pazarlarda nasıl bir etki yaptığının izlenmesi ile gelişen sürekli bir değerlendirme mekanizması da bu planlamanın ince ayarlarını gündeme getirir. Hızlıca ve kabaca özetlediğimiz siyasal marka yönetimi görüldüğü gibi ticari marka yönetimindeki ilkeleri tekrar etmektedir. Burada bu ilkelerin nedenleri tek tek açmanın bir manası yok.

Strateji ne yana düşer, iletişim ne yana

Mesele böylesi marka iletişimi yönetiminin seçmen davranışı üzerindeki etkisinin göz ardı edilmesidir. Kolaycılıkla “klişelere” teslim olan iletişim, siyasetin de etki alanının daralmasına neden oluyor.

Aday ya da partinin (siyasal marka) stratejiden yoksun, bağlayıcı ve bütünleştirici bir “hikayesi” olmaması en önemli sorun. Strateji ve hikayeyi eşanlamlı kullanıyorum.  Bu yaklaşım marka kimliği, konumlandırma ve kişiliğin etkileyici iletişim için tanımlanmasıdır.

Bu tanımlama için stratejik bilgi kaynaklarının (araştırma ve analizlere yaslanan iç görülerle) gücü ve kalitesi son derece önemlidir. Yaratıcı ve isabetli bir araştırma yaklaşımı şart.

Sonrasında, rekabette farklılaşmanın temel yollarından birinin iletişim tarz ve anlayışı olduğu unutulup, profesyonel hizmet alma zafiyetleri söz konusu oluyor. Reklamcılık slogana, imaj saç stili ve kılık kıyafete indirgeniyor.  Stratejiden yoksunluk, iletişimi yoksullaştırıyor.

Sonuçta, ticari marka yönetiminden alıştığımız onca incelikli zihinsel işçilik, yaratıcı zanaat siyasal markaların iletişiminde kendine yer bulamıyor.

Sonuç yerine: Kömür vs İletişim

Nihayetinde son dönemde siyasal rekabette en temel yanılgılar seçmenlere dair okumalarda. Seçmen oy verme davranışına dair modern akılcılaştırmanın tutsağı olan yorumlar ve oyların satın alınmasına dair geyikler eş anlı olarak hem siyasal marka stratejisini hem de etkili iletişimin gereğini ortadan kaldırmış durumda.

Sonumuz hayır olsun.

 

G-20 Zirvesi ve Türkiye’nin Stratejik Önemi…

G-20 Zirvesi ve Türkiye’nin Stratejik Önemi…

Küresel düzenin çarkları gacırdıyor. Ekonomi ve doğa eşzamanlı olarak zor durumda. Dünya ekonomisi daralıyor. Gezegen oksijen solumakta zorlanıyor. Mevcut uluslararası siyasal ağlar inceliyor. Yeni çarklar ve ağlar ufukta beliriyor. Serap mı görüyoruz? Yoksa 21. yüzyılın yeni dünya düzenini mi? Az sonra, birkaç yıl içinde anlayacağız; büyük olasılıkla.

Tarihin yeni sayfaları
İnsanlık tarihinde önemli aşamalar yüzyıllık tarih dilimlerine göre sıralanmıyor doğal olarak. Yine de aşağı yukarı yüzer yıllık zaman çizgilerinde gözlemlenen genel eğilim farklılıkları var. Soğuk Savaş’ın 1989’da son bulmasıyla 20. yüzyıl bitmeye, 11 Eylül 2001’de New York ve Washington’a terör saldırılarıyla 21. yüzyıla geçiş başlamıştı. Piyasa ekonomisi ve demokrasinin zaferle çıktığı bir yüzyıl şekillenmekteydi. Fakat ABD’li siyaset felsefecisi Fukuyama’nın ünlü tezinin aksine, bu gelişmelerin ‘tarihin sonu’ anlamına gelmediği anlaşıldı. Ancak, tarihin bir cildi daha tamamlandı denebilirdi. 
Her yüzyılı bir cilt olsa, 46 milyon ciltlik gezegen, 200 bin ciltlik insanlık, 32 ciltlik uluslararası ilişkiler ve iki ciltlik sanayi toplumu tarihinde çarklar dönmeye davam ediyor. 2008 yılında derin yapısal kökler üzerinde benzersiz bir uluslararası ekonomik kriz  belirdi. Böylece artık 21. yüzyıl geçiş tamamlandı sayılır. Bu geçiş aşamasında insanlık uygarlığının gidişatını belirleyen iki temel süreç yaşanmakta. Biri olumlu, biri olumsuz:
- Bilgi toplumu: özel radyo ve televizyonlar, internet devrimi, cep telefonu ağları ve mobil teknolojilerle tetiklenen bir devrim yaşanmakta. İnsanlığın yeryüzü üzerinde duruşu değişti. Her zaman, her yerde başka yerlerdeki kişiler, olaylar ve bilgilerle karşılıklı etkileşim içindeyiz artık. İş, aile, eğlence yaşamları son yirmi yılda kökten farklılaştı. Eğitim, devlet yönetimi, demokrasi, sağlık, finans, güvenlik gibi çok farklı boyutlarda iletişim ve bilişim teknolojileriyle yenilenmekte insanlık uygarlığı.
- Aşırı tüketim toplumu: Hava kirlenmekte, atmosfer ısınmakta, temiz su azalmakta, gıda ve kozmetik ürünler kanser ve başka hastalıkları tetiklemekte. Yalnızca 1950’lerden bugüne daha önce tüketilenden fazla enerji tüketildi yeryüzünde.

Yeni Dünya Düzeni? Pek yakında
21. yüzyıl uygarlığı, I. Dünya Savaşı sonrasındaki içine kapanmacı, korumacı, aşırı milliyetçi politikaların egemen olduğu girdaba bir daha düşmeyecek kadar olgun. Bu yönde önemli bir sınav Londra’da 2 Nisan G-20 zirvesi oldu. Çıkışta  İngiltere Başbakanı Gordon Brown  “Dünya ekonomik gerilemeyle mücadele için bir araya geldi. Yeni bir dünya düzeni kuruluyor” dedi. Le Figaro gazetesinin 3 Nisan manşeti ise biraz daha Fransız bir yorum getirdi: “ Yeni bir kapitalizm için küresel anlaşma”.
Ne var ki, ilk aşamada üzerinde anlaşılan önlemler II. Dünya Savaşı sonrasındaki Bretton Woods kararları ölçüsünde bir kurumsal yapı oluşturmuyor. O zaman Dünya Bankası, IMF ve ABD Doları’na bağlı bir para sistemi kurulmuştu. Tabii o devirlerde bu tür düzenlemeler dünyanın bir kısmını ilgilendirirdi. Batı dünyası dardı. Oyunda ne Çin veya Hindistan vardı, ne de Rusya veya Brezilya. Kırk yıl sonra Doğu Bloku yıkılıyorken, 1990’da dönemin ABD Başkanı Georges Bush da ‘yeni dünya düzeni’nden bahsetmekteydi. ABD’nin lider olduğu fakat zamanla tek başına egemen olamayacağını anladığı bir düzen. Bu sefer durum farklı. Brown kendi adına değil ev sahibi olarak arkasında Türkiye dahil geniş bir ülke korosunu seslendiriyor. Üstelik G-20 içinde ekonomik gücü pekişmiş bir AB’yi de barındırıyor.
G-20 liderleri toplanmadan önce uluslararası iş dünyası devreye girdi. Londra’da G-20 ülkelerinin  özel sektör liderleri toplandı. Türkiye’yi TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ temsil etti.  Daha sonra da Brüksel’de BUSINESSEUROPE (Avrupa Özel Sektör Konfederasyonu) taleplerini, somut ve ayrıntılı eylem planları eşliğinde açıkladı:
- Şirketlerin finansman kaynaklarına erişimi kolaylaşsın
- Uluslararası mali düzenlemeler güçlensin
- Şirketlerin üzerindeki bürokratik yük azalsın, girişimcilerin ve teknolojinin önü açılsın
- IMF’ye kaynak aktarılsın
- Piyasaları tetikleyecek altyapı projeleri, temiz enerjilere ve eğitime yatırımlar artsın
- Korumacı ekonomik politikalardan uzak durulsun
- Dünya Ticaret Örgütü görüşmeleri tamamlansın; mal, hizmet ve tarım ticareti daha da serbestleşsin.
- Dünyada yoksullukla mücadele ve UNDP’nin Millenyum Kalkınma Hedeflerine mali destek artsın, bu ülkelere yatırımlar teşvik edilsin.
Sonuçta G-20 Londra kararları bu taleplerin biraz altında, beklentilerin biraz üzerinde:
1. Mali uyarı mekanizması ve İstikrar Komitesi kurulacak.
 2.Vergi cennetlerine yaptırım uygulanacak
 3.Mali piyasalar küresel düzeyde daha sıkı denetlenecek.
 4.Hedge fonlar ve kredi derecelendirme kuruluşları da daha yakından denetlenecek.
 5.Bankaların riskli varlıklardan arındırılmaları uluslararası istişare içinde sağlanacak.
 6.IMF dünyaya 1.1 trilyon dolar zerk edecek: Türkiye gibi makroekonomik dengesizlik içine düşen hızla kalkınan ülkelere destek, uluslararası ticareti canlandırıcı girişimler, en yoksul ülkelere özel kredi ...
Bundan sonra uygulama gerekiyor. Vergi politikası araçlarının kullanımı tartışılmaya devam edecek. Ayrıca diğer ülkelere de ulaşmaya çalışılacak. Diğer taraftan G-8, AB ile ABD arasında Transatlantik Ortaklık ve hatta Washington-Pekin hattında bir fiili G-2 gibi farklı boyutlarda uluslararası ağlar pekişecek. Ve tabii 2009 sonunda Kopenhag’da toplanacak olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı “yeni dünya düzeni” açısından ekonomik krizin ötesinde en temel atılımlara yön vermeye çalışacak.
Dünya 2010’a krizden çıkış eğilimleriyle girme umdu içinde. Tabii ekonomi ve kaynaklar daraldı bir kere. Tüm şirketler ve ülkeler bu olumlu evrimi eşzamanlı olarak yaşayamayacaktır. Peki Türkiye hangi grupta yer alacak? Yıl biterken önü açılanlardan mı, yoksa bocalamaya devam edenlerden mi olacak?

Türkiye’nin çarkları
Dünya ekonomik sistemi yeniden tasarlanırken, Türkiye daha önceki dönemlerden farklı olarak kenardan izleyici konumunda değil. G-20’de yer alan bir Türkiye artık dünyada çok daha önemli bir ülke. Müstakbel AB üyeliği de bu bağlamda işlevsel bir önem kazanıyor. Hem Avrupa özel sektörünün vurguladığı gibi, küresel rekabet gücü yüksek bir AB için Türkiye’nin üyeliğinin katkısı barizdir. Hem de diğer ülkelerinin gözünde, Türkiye Avrupa’ya açılan bir penceredir.
AB’ye üyelik müzakereleri trafiği son haftalarda yoğunlaştı. Ankara’da AB Genel Sekreterliği eşgüdümünde heyetler arası görüşmeler medyanın dikkat alanı dışında ilerlemekte. Bu arada çok önemli bir etkinlikte Türkiye odak noktası oldu. TÜSİAD ve TİSK’in üyesi oldukları Avrupa Özel Sektör Konfederasyonu BUSINESSEUROPE tarafından düzenlenen Avrupa İş Zirvesi. En üst düzey Avrupa ekonomik forumu olan bu zirveye her yıl çok sayıda ülkeden başbakan, bakan, AB komiseri ve iş dünyası temsilcisi katılıyor. Cumhurbaşkanı Gül bu yıl onur konuğu olarak bu forumda Türkiye’nin küresel sorunlar ve AB politikaları hakkındaki görüşlerini açıkladı. 
Başka bir oturumda ise Olli Rehn “Türkiye’nin AB üyeliği yolu açık, yeter ki ortak kurallara uysun”, Egemen Bağış “ ben AB Komiseri olsam, haydi Türkiye zaman kaybetme derim”, Tuğrul Kutadgobilik “ biz AB’yi yalnız işverenler için değil, öncelikle tüm çalışanlar için istiyoruz, sosyal politika başlığı açılsın destekliyoruz”, Alpaslan Korkmaz “Avrupalı şirketlerin eli Türkiye’de taşın altında, yatırıma geldiler, çünkü Türkiye’ye güveniyorlar, Türkiye de bu güveni hak ediyor”, Süreyya Ciliv “gençlik, çokkültürlülük, yaratıcılık ve insan; bunlar 21. yüzyıla yön veren erdemler ve aynı zamanda Türkiye’nin Avrupa’ya en önemli katkılarıdır” diyordu.
Bu görüşler aynı zamanda Türkiye’nin küresel krize karşı en etkili güç kaynaklarından biri olan AB çarkının nasıl daha iyi döneceğini özetlemekte. Yıl biterken, bazı ülkeler krizden çıkış kervanında daha önlerde olacak. Türkiye’yi ise gerilerde bırakacak birçok olumsuz etken olası: hızla ilerlemeyen bir AB süreci, Kıbrıs’ta tıkanan koskoca bir G-20 üyesi, soyut söylem itişmesinden, somut siyaset önerileri rekabetine geçemeyen bir iç siyaset, IMF çıpasını iyi kullanamayan bir ekonomi yönetimi, insan sermayesine yatırım vizyonundan hala yoksun bir ülke...
Çarklar daha çok dönecek.

 

 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Erken Seçim Heyecanı

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Erken Seçim Heyecanı

19 Nisan Pazar günü, Kıbrıs Türkleri seçim sandığına gidiyor. KKTC’de erken bir genel seçimi kaçınılmaz kılan nedenlerin başında, iktidar partilerinin en uygun koşullarda seçim yapma tercihinden çok, ekonomik krizin ağırlaşan koşulları olduğu bir gerçek. Seçimden kazançlı çıkan parti ya da partiler, iktidar koltuklarına oturup ekonomik krizin etkileriyle baş başa kalınca, siyasi tarihlerinin en ağır sorumluluğuyla karşılaşacaklarını bilmiyorlar.

Seçimler öncesinde anket savaşları ile yapılan manipülasyonlar, gazetelerin bazı partilere açık destek vermesi, gazete bürolarında ‘hükümet kurma denemeleri’ yapılması gibi sıra dışı gelişmeler yaşansa da halkın seçim havasına girmediği, siyasilerin de bu durumdan çok hoşnut olmadığı görülüyor.

Demokrasi tarihinde ilk kez, bir siyasi parti, başka bir siyasi parti ile televizyon ekranlarına çıkmama kararı aldı. Bunun ne derece demokratik olduğu tartışılır ve bu konuda birçok değişik yorum yapılabilir, ancak bu kararın ardında, ana muhalefet partisi UBP’nin genel başkanlarını televizyon ekranlarından uzak tutma tavrının rol oynadığını da ileri sürenler var.

 Ülkenin en saygın gazeteleri, parti gazetelerine dönüşmüş durumda. Özellikle Kıbrıs gazetesi, UBP’nin parti gazetesinden daha hararetli biçimde UBP destekçiliği yapıyor. Bu durum, iktidar partisi CTP-BG ile Kıbrıs gazetesi arasında bir savaşa neden oldu ve sonunda Maliye Bakanlığı’nın gazetenin sahibi Asil Nadir’in ödenmemiş vergilerini gündeme getirmesine neden oldu. Sonuçta iki taraf anlaştı ancak anlaşmanın detayları konusunda halkın en ufak bir fikri bile bulunmuyor. Kıbrıs gazetesi, bazı yazarlarının işine son vererek siyasi bir taraf olduğunu gazete manşetleriyle ortaya koyarken, bu anlaşma sonrasında manşetlerde ciddi bir yumuşama görüldü.

İktidar ortakları CTP-BG ve yeni kurulan ve ilk kez seçime katılacak olan ÖRP, yeniden iktidarda kalmak için savaş verirken, muhalefet partileri UBP, DP ve solun küçük partisi TDP, iktidar ortakları arasında yer almak için mücadele ediyor. Diğer iki parti olan ve seçimlerde kendilerine şans tanınmayan BKP-Yasemin Hareketi ve His Parti de beklentilerin üstünde oy alarak sürpriz yapmaya çalışıyorlar.

Seçimden tek bir partinin hükümet kuracak çoğunlukta oy alarak çıkması beklenmiyor. Ancak, CTP-BG ve ÖRP hükümetinin ortaklarının birisinin yerini başka bir partinin alması ya da muhalefet partileri arasında yeni ortaklarla bir hükümet kurulması seçenekleri mevcut. Manipülatif siyasi gündem araştırmaları ile sonuçları değiştirmeye çalışan basın-yayın organları, seçim döneminde reklâmlardan karlı çıkmanın hesaplarını yapıyor.

Seçimin vatandaşlar arasında heyecan yaratmadığı, ancak basında kıran kırana bir savaş yaşandığı görülüyor. Devlet televizyonu BRT, seçimlerde siyasi partilerin katıldığı tarafsız tartışma programları yapmaya çalışırken, Genç TV ve ART de bazı programlarıyla tarafsızlığını korumaya çalışıyor. Bazı televizyon kanallarının ise açıktan belirli partilere destek vermeleri dikkat çekiyor. 

Halkın derdi geçim, partiler ve basın organlarının derdi ise seçim. Medya kuruluşları, siyasi reklâmlardan ciddi kaynaklar elde ederken, siyasi rekabetin kızışmasını teşvik etmeye çalışıyorlar. Bir kaç bin satan gazeteler, tam sayfa ilanlarını 5-8 bin lira gibi yüksek rakamlara çıkarmış durumdalar. Bu durumda, seçimin kazananı medya kuruluşları olacak gibi görünüyor.

Seçimlerde hiçbir partinin tek başına iktidar olarak çıkması beklenmemekle birlikte, ilk iki sırayı eski Başbakan Eroğlu liderliğindeki Ulusal Birlik Partisi ve Başbakan Soyer liderliğindeki Cumhuriyetçi Türk Partisi arasındaki yarış belirleyecek. Koalisyonun kilit ortağı olmaya çalışacak partiler ise Dışişleri Bakanı Turgay Avcı liderliğindeki Özgürlük ve Reform Partisi, I. Cumhurbaşkanı Rauf. R. Denktaş’ın açık desteğine sahip Serdar Denktaş liderliğindeki Demokrat Parti olacak. Seçimde şans arayan diğer partiler ise eski köklü Toplumcu Kurtuluş partisi mirasını omuzlamaya çalışan Toplumcu Demokrasi Partisi, Kıbrıslılık fikri ile siyaset yapan BKP-Yasemin Hareketi ve eski müftü Ahmet Yönlüer liderliğindeki His Parti olacak.   

Seçimler yaklaştıkça partiler arasındaki şiddetli tartışmalar da ateşleniyor. Özellikle UBP ve ÖRP arasındaki şiddetli muhalefet ile CTP’nin UBP’ye ilişkin söylemleri, seçim gündemini belirlemeye devam edecek gibi görünüyor.

Seçim gününü heyecanla bekliyoruz. Ne var ki, halkta seçim heyecanı göremediğimizi de belirtmemiz gerekiyor.

 

Sayfa 6 > 15
Siyasetin Stratejik Yol Haritaları
TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü'nün yayınları siyasetçilere ve siyaset kurumuna rehberlik ediyor.

YAZARLARIMIZ

Prof. Dr.
Yavuz
ODABAŞI
Prof. Dr.
Aysel
AZİZ
Prof. Dr.
Hasret
ÇOMAK
Prof. Dr.
Füsun
ALVER
Prof. Dr.
Vural
ALTIN
Prof. Dr.
Murat
ÖZGEN
Prof. Dr.
Atilla
GİRGİN
Doç. Dr.
Ahmet
KALENDER
Doç. Dr.
Ferruh
UZTUĞ
Dr. Hıfzı
TOPUZ
Doç. Dr.
Yusuf
DEVRAN
Doç. Dr.
Mustafa
ŞENTOP
Doç. Dr.
Emine
YAVASGEL
Doç. Dr.
Emre
BAĞÇE
Prof. Dr.
Erkan
YÜKSEL

Yrd. Doç. Dr.
Zuhal ÖZEL
Yrd. Doç. Dr.
Fatoş
KARAHASAN
Doç. Dr.
Emel
AKÇA
Yrd. Doç. Dr.
Esra
KELOĞLU
Dr. Bahadır
KALEAĞASI

SİYASET

SİYASAL İLETİŞİM MERKEZLERİ Dünya'da siyasal iletişim konusunda çalışma yapan pek çok merkez, enstitü, dernek ve vakıf faaliyet göstermektedir. İlgili uluslararası gelişmeleri bu kurumların sitelerinden takip etmek için tıklayınız.

İnternette Siyaset