Siyasal İletişim Enstitüsü

  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

Yorum

Avrupa'nın Belçika laboratuvarı

Avrupa'nın Belçika laboratuvarı

AB içinde Belçika’nın bölünmesi çok vahim bir siyasal istikrasızlık senaryosu değil. Valonya ve Flamanya, 3.5 ve 6.1 milyonluk nüfuslarıyla bağımsız olmaları halinde bile Baltık ülkeleri gibi birçok AB ülkesinden defalarca büyükler. Brüksel de ABD başkenti Washington DC gibi, AB’nin özel statülü bir başkenti olabilir. Fakat Flamanya bunu istemiyor. Brüksel’i tarihsel gerekçelere işaret ederek sahipleniyor.

Ayrıca Belçika’nın onmilyarlarca euroluk bir uluslararası marka değeri var. Her ne kadar Belçika’nın iftiharı Godiva çikolatalarını Ülker satın almış olsa veya Belçika’nın güçlü bira markalarına sahip şirketi InBew, Budweiser’ı satın alarak artık küresel bir dev olsa da, Belçika önemli bir marka. Edebiyattan bilime ve barışa sekiz Nobel ödülü, saksofonu icat eden Alphonse Sax, ressamlar Delvaux ve Magritte, yazar George Simenon, Art Nouveau mimarı Victor Horta, sanayi devriminin mucit ve girişimcisi Ernest Solvay, Jonny Hollyday ve Adamo gibi birçok Fransızca şarkı yıldızı, dünya resimli romanın öncüsü HergÈ ve kahramanı Tintin gibi dünyaca ünlü Belçikalıları Valon ve Flaman diye ayıklamak zor.

Belçika’yı ayrıştırmak da zor, bir arada tutmak da. Anlamak da zor, anlatmaya çalışmak da. Aynen Türkiye ve Avrupa ilişkileri gibi.

 

“Türk seçmeni ekonomik temelli oy kullanıyor..."

 “Türk seçmeni ekonomik temelli oy kullanıyor...


Türk seçmenin profili nedir?

- Aynı Avrupalı ve Amerikalı seçmen gibi davranıyor. Büyük bir bölümü bir önceki seçimde oy verdiği siyasi partiye oy veriyor. Türk seçmen dünya görüşüne uyan ve ekonomik menfaatlerini koruduğuna inandıgı partiyi tutuyor. Ama hepsi öyle değil. İktidar partisi taraftarlarının yüzde 14 kadarı iktidarın gücünü dengelemek için “stratejik oy” kullanıyor. Yani oyunu başka bir partiye kaydırıyor. Yerel seçimlerde “stratejik oy” oranı yüzde 20’ye çıkıyor. Bir de “yeniden düzenleme” olan dönemler var. Bu Türk demokrasi tarihinde iki kez yaşandı. Biri 1946-1954 diğeri de 1999-2007 arasinda. Seçmen 1950 ve 2002 seçimlerinde “bir önceki seçimde oy verdiğim parti artık beni temsil etmiyor” dedi. Oy kaymaları bir sonraki genel seçimde de devam etti.

Ekonomi seçimleri ne kadar etkiliyor?

- Türk seçmeni hükümetin ekonomik performansını değerlendirirken sadece seçimden önceki bir yılı kaale alıyor. Bu süre esnasında kişi başına reel gelirde görülen 1 puanlık büyüme iktidar partisi oylarını 0.77 puan arttırıyor. Buna karşılık enflasyondaki 1 puanlık yükselme oylarını 0.12 puan düşürüyor. Seçmenlerin büyümeye enflasyondan daha fazla ağırlık vermeleri ve bir yıldan geriye bakmamaları hükümetlerin seçim ekonomisi uygulamarını teşvik ediyor. Tabii işin içine bir sürü başka faktör de giriyor. İktidarda olmanın yıpranma payı var. Buna karşılık, televizyonu kullanmak, kaynak transfer etmek gibi, iktidar olmanın avantajları da bulunuyor. İktidar olmanın avantajı o partinin oylarına 7.9 puanlık bir katkı sağlıyor.

2007 genel seçimleri ile ilgili tahminleriniz tutmuş muydu?

- Hayır. AK Parti için yüzde 40 civarında oy tahmin etmiştim. 2007 seçimlerinde az önce bahsettiğim yeniden düzenleme olayı yaşandı. Ancak tahminim pek çok anket çalişmasından daha yakındı.

Ya 2009 yerel seçimlerini?

- O seçimden önce İktisat İşletme ve Finans dergisinde yayınlanan bir makalemde AK Parti’nin yüzde 39.9 almasının beklenmesi gerektiğini belirtmiştim. Sayet seçimden iki gün sonra açıklanan milli gelir sayılarını kullanabilmiş olsaydım, tahminim daha da yakin çıkacaktı. Ayrica benim gayem tahminden çok açıklamak. O çalışmamda şayet 2007’deki ekonomik koşullar 2009’da da olsaydı AKP’nin yerel seçimlerde 4.2 puan daha fazla oy alacağını hesaplamıştım.

Peki 2011 seçimleri için tahmininiz?

- Eğer bugünkü ekonomik gelişmelerin devam edeceğini, gelecek seçim öncesi ekonomik durumun 2007 seçimleri öncesindeki gibi olacağını varsayarsak ve çok olağanüstü bir olay da yaşanmazsa, AK Parti yüzde 39 civarında oy alır sanıyorum.

Koalisyon hükümeti ihtimali?

- Türk seçmenin tercihi tek partili iktidardan yana. Dolayısıyla, Türkiye’de koalisyon ortamı oluşursa bu da AK Parti’ye yarar.

 

N'olacak bu Avrupa Birliği işi?

N'olacak bu Avrupa Birliği işi?

Sizce Avrupa nedir?
- Batı’nın merkezi
- İlim yuvası
- Daha iyi bir gelecek
- Zenginlerin egoist kulübü
- Batı’nın bize bir tuzağı
- Hıristiyanların yaşadığı bölge
- Haçlı ittifakı
- Yaşlı bir çınar
- Sanat ve kültür başkenti
- Sömürgecik odağı
- Amerikan emperyalizmi
- Irak’ı işgal eden karanlık güç
- Özgürlüklerin başkenti
- İslam’ın yayılması gereken ülkeler
- İş kapısıdır
- Bir kıtadır sadece
- Uzak, çok uzak bir hayal

AB Nedir?

- Medeniyet beşiği
- Dünyayı sömürmek için en güçlülerin birliği
- İlim var, ahlak yok
- Bölücülerin yuvası
- Vatikan’ın maşası
- Türkiye için bir fırsat
- Refah toplumu
- Paranın konuştuğu yer
- Ülkeler arasında çıkar birliği
- Ülkeler arasında demokrasi ve ekonomi düzeni
- Doğuyu adamdan saymayanların ülkesi

Türkiye-AB ilişkileri hakkında ne biliyorsunuz?
- Almak istemiyorlar, fakat vazgeçmiyorlar da
- Kokoreç yasağı
- Acele etmeyelim
- Dinimizi değiştirmemizi istiyorlar
- Koşulları bizi bozar
- Çok taviz istiyorlar
- Sevr tuzağı
- AB’nin uşağı olduk
- Bizi anlamıyorlar
- Biz AB’yi anlamıyoruz
- Girecekmiş gibi yapıp kalkınalım, sonra vazgeçeriz
- Bizi almazlar
- Alırlarsa batarlar
- Mecburlar, alacaklar
- Keşke alsalar fakat kalleşler, almazlar
- Türkiye bu kafayla giderse haklılar almazlar
- Türkiye’nin kendine hayrı ne ki, AB istesin bizi?
- 2020’de üyeyiz
- Van minüts!

AB ile ilgili başka düşünceleriniz?

- Kendi tarihimize sarılalım
- Arap birliğine girelim
- Türk birliği daha iyi
- Yeni Osmanlı
- İlmini alalım, kültürü kalsın
- Biz adam olmayız, AB’ye ihtiyaç var
- Ben Avrupalıyım, onlar ne derse desin
- AB batacak
- AB’yi sevmiyorum
- AB’ye özeniyorum
- Filistin’de Müslümanları öldürüyorlar
- ABD’nin kuklası
- Amerika’ya karşı kurulmuş bir örgüt
- Yaşam koşulları çok yüksek
- İnsanı insandan sayıyorlar
- Politikacıları doğal kişiler, havalara girmiyorlar

Gelecekle ilgili planlarınızda yurtdışında yaşamak var mı?
- Var (ezici çoğunluğun yanıtı)
Neden?
- Daha iyi eğitim
- Daha iyi iş
- Daha iyi yaşam
- Daha çok özgürlük

Tüm bu sorular, yanıtlar; kaygılar, evhamlar, abartılar, eziklikler, bilgisizlikler, çelişkiler, öfkeler, arayışlar, sağduyular, korkular ve de umutlar... Bunların hepsi bir kitabın çıkış noktası: (N’Olacak Bu AB İşi? Gençler Soruyor, Bahadır Kaleağası Yanıtlıyor, Boyut, 2010)
Bu bir ortak çalışma. Sosyolog ve yazar Sevgi Özkan’ın önerisi ve yönetiminde Yöret Vakfı çatısında gelişti. Yöret yüksek öğrenimde rehberlik odaklı bir sivil toplum kuruluşu. Yöret Gençleri grubu lise son sınıflar, üniversiteler ve meslek okullarından 250 gençle konuştular, sorularına yanıtları topladılar. Bunlardan yola çıkarak farklı zamanlarda günler süren bir sohbet sonucunda kitabı oluşturduk. Karikatür sanatçısı ve etkili Türkiye gözlemcisi Latif Demirci de çalışmalara katıldı, çizgilerine yansıttı. Press Bey ve Güllü Hanım da yorumları ile renk kattılar böylece..

Bu çalışma çok şey öğretti bize. Türkiye’nin son on, yirmi, otuz yılda çok daha iyi yönetilmemiş olmasının bedelini başka bir yanı ile gördük. Eğitim sisteminin bilgiye ulaşmayı, sorgulamayı ve kullanmayı öğretemeyen özelliği somutlaştı araştırma sonuçlarını incelerken. Yaratıcılık ve akılcılık odaklı olamayan bir toplumsal kültürün, ülkenin gençlerini nasıl evhamlara ve umutsuzluklara itebildiğini daha iyi anladık. Esas sorun AB ile ilişkilerimiz değil. AB konusu bir vesile oldu sadece. Ülkemizin en önemli sorununun çağdaş bir eğitim reformu. Bu bir demokrasi, ekonomi ve sosyal kalkınma sorunu.
Aralıklarla günler süren sohbete yöntem üzerine görüş alışverişi ile girdik.  Artıları ve eksileriyle tartışmalıydık, üç ‘d’ den uzak durarak: dezenformasyon, dogmalar ve demagoji. Ayrıca AB konusu kendi başına bir alan değil. Ekonomiden, teknolojiye, çevreden, tarıma her alanda bir AB boyutu olabilmekte. Çoğu AB konusu toplumun yaşam kalitesi ile ilgili.

Diğer bir sorun,  kendini ‘AB’cilik veya AB karşıtlığı’ gibi anlamı zayıf bir tartışmanın içinde bulmak. AB’yi sihirli değnek gibi görmek, mucize gibi görmek veya musibet, felaket gibi görmek. Ya ‘yaşasın AB’, ya da ‘kahrolsun AB’. Her iki yaklaşım da tutarsız.
Yanı başımızda küresel ortamda bir işbirliği odağı var: Avrupa Birliği. Politikaları, mevzuatı ve standartları çok etkili. Bizim için de bir ulusal çıkar alanı oluşturuyorlar. Ortak politika süreci demek, ortak değerler ve ortak çıkarlar demek. Demokrasi, küresel ısınma, ABD ile ilişkiler, uluslararası ticaret, ürünlerin standardı, kamu sağlığı, gıda güvenliği, yeni teknolojiler ve ulaştırma altyapıları
gibi birçok farklı alanı kapsayan politikalar söz konusu. AB üyesi olmak, bu politikaların karar alma sistemine dahil olmak demek. AB üyesi olmasak bile, bu politikaların etkileri altında kalıyoruz. Ulusal egemenliğimiz için sakıncalı bir durum. AB konusunda önemliolan toplumsal kalkınmamızdır. Bu da ulusal çıkarımızdır. Gerçeklere, somut verilere dayalı değerlendirmeler yapabilmeliyiz, hamaset değil.

Türkiye’nin ulusal çıkarları
Tabii ki ilişkilerde sorunlar olacak. Her ülke birbirine eleştiriler getirir, anlaşmazlıklar olur. Zamanlamalar, öncelikler uymaz, hatalar yapılır. Bu tür sorunlarla, stratejik yönelimleri ve ulusal çıkarları karıştırmamak gerekiyor. Her soruyu tabusuz konuşalım. Ayrıca unutmayalım ki, Türkiye gibi, AB de sürekli değişim halinde. Türkiye’nin ulusal çıkarlarını Dünya ve Avrupa’daki değişimi de değerlendirerek hesaplamalıyız.
21. yüzyıl demokrasilerinde ulusal çıkar artık insan odaklı bir kavram. İç ve dış politikalarımızın odağında ‘insan’ olmalı. Çocuklar, gençler, yetişkinler, emeklililer olmalı. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının çok daha iyi demokrasi, güvenlik, eğitim, sağlık ve küresel rekabet gücü koşullarında yaşamaları hedefi olmalı. AB süreci de ancak bu çerçevede tartışınca bir anlam ifade ediyor. Beş yıl sonra hâlâ aynı sorular ve yanıtlarla bocalayan bir toplum olmak hazin olur.
İşte bu kitap, konuyu okuyucularla tartışmaya devam etmek için bir araç olarak tasarlandı. Bir toplumsal sorumluluk projesi aynı zamanda. Telif gelirleri Yöret Vakfı’nın eğitim çalışmalarına ait. Daha çok kişiye ulaşmak için sizin ilginiz, desteğiniz ve girişimleriniz çok önemli.

 

Demokrasi Kuramlarının Ontolojik Kabulleri

Demokrasi Kuramlarının Ontolojik Kabulleri

“Günümüz dünyasında, uygulanmasında sorunları olsa da, insanlığın şimdiye kadar geliştirebildiği en iyi siyasal rejimin demokrasi olduğu konusunda geniş bir oydaşma bulunuyor. Eski Yunan kent devletlerinden beri demokrasi halkın kendi kendini yönetmesi diye tanımlanıyor Bu kullanılmasına alışılmış bir tanım. Ama bu yazıda kullanılırken bu tanımı daha dakikleştirmek gerekir. Bunun için de halk ve yönetim kavramlarından ne kastedildiği üzerinde durmakta yarar var. Halk denildiğinde, sınırları belirli bir alandaki, bir toplumun özgür ve eşit yurttaşlarının tümü anlatılmak isteniyor. Geçmişte kendi kendini yönetme hakkına sahip yurttaşlar, toplumun sadece seçkin bir kesimini kapsarken, XX. yüzyıldan sonra yurttaşların o topluluk içindeki tüm yaşayanları kapsar hale gelmesi gerektiği üzerinde uzlaşma olmuştur. Böyle tanımlanmış bir halkın kendi kendini yönetmesi denildiğinde ise bu topluluğun yaşamlarını belli bir düzen içinde sürdürmesi için gerekli kuralların neler olacağının kararlaştırılması ve bu kararların uygulanmasının sağlanması anlaşılmaktadır. Böyle olunca da demokrasi denildiğinde eşit ve Özgür bireylerin denetiminde kalan bir toplu karar verme ve uygulama sürecinden söz edilmiş olmaktadır…”

Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin analizinin tamamını okumak için lütfen aşağıdaki başlığın üzerine tıklayınız: TEK VE ÇOK KADEMELİ DEMOKRASİ KURAMLARININ ONTOLOJİK KABULLERİ ÜZERİNE

 

Siyasal Gücün Koordinatları

Siyasal Gücün Koordinatları

BRÜKSEL - Ufukta rejim tartışması var. Cumhuriyet veya padişahlık anlamında değil. Üniter devlet, federal düzen, demokrasi, askeri diktatörlük veya dinsel otoriter rejim gibi boyutlarda da değil. Bu konular her zaman tartışılır, gündeme renk katarlar. Şimdi söz konusu olan, rejimin anayasal niteliği açısından başlayan süreç. Çünkü yörüngeye girdik. Belki iki, belki dört yıl içinde halkın seçtiği bir cumhurbaşkanı olacak. Seçim iki turlu. Anahatları ile şöyle bir senaryo bekliyor ülkemizi:

Cumhurbaşkanı seçimi kılavuzu
-İlk tur için adaylar açıklanacak. Her siyasal parti kendi adayını öne sürme eğiliminde olur.
- Fakat her parti içinde liderler dışında da aday adayları belirebilir. Çünkü bazı kamuoyu yoklamaları ikinci turdaki olası rakip karşısında en şanslı aday olarak başka bir kişiye işaret edebilir. Bu kişi liderle aynı siyasal aileden fakat daha az yıpranmış, daha bilge, daha dinamik, daha birleştirici, daha yeni veya mevcut konumu sayesinde halkın gözünde daha ‘cumhurbaşkanı’ olarak algılanabilir.
- Sonuçta adaylar açıklanacak ve seçmen sandığa gidecek. En çok oy alan iki aday ikinci tura kalacak. Bu noktada açık ara ile bir birinci ortaya çıkabilir. İkinci ise birkaç aday arasından kıl payı farkla sıyrılabilir. Nasıl olursa olsun, ikinci tura kalan her iki kişi de Türk halkının ilk seçtiği cumhurbaşkanı olmaya çok yakın.
- Diyelim ki bu iki kişiden biri [buraya aklınızdan geçen bir isim koyun], diğeri de [buraya da gönlünüzden geçen ismi koyun]. İkisinden biri kesin ve doğal olarak yüzde elliden fazla oy alacak. Türk siyaset ve  seçmen psikolojisi açısından yepyeni bir durum. Bu önemli çünkü bazen şöyle görüşler ifade ediliyor siyasal sohbetlerde: “Yok arkadaş bu kişi Türk halkından asla yüzde elli oy alamaz”. “Peki ya öbürü?”. “O ise imkânsız, Türk halkı onu cumhurbaşkanı yapmaz”. Hâlbuki ya o, ya da öbürü. İkinci turda iki adaylı seçim pusulası olacak ve biri mutlaka yüzde elliden fazla oy alacak.
- İki tur arasındaki bir veya iki haftalık zaman önemli. Her iki aday da kendilerine ilk turda oy vermeyen seçmenlerden oy almak zorunda. Bu dönemde ilk turda kaybeden adaylar seçmenlerine diğer iki adaydan birine destek olmaları için telkinde bulunabilir. Adaylar arasındaki bir televizyon tartışması da kararsız oylara kitlesel olarak yön verebilir.
- İlk turda ikinci gelen aday, ikinci turu önde bitirebilir. İki tur arasındaki medya, seçmen seferberliği ve kampanya performansı önemli. Başka etkenler de devreye girebilir:
ilk turda kaybeden adaylara oy veren seçmenlerin ikinci turdaki adaylardan hangisini kerhen de olsa ötekine yeğledikleri etkili olur. İkinci turdaki adaylardan birine karşı fiilen bir tepki bloku da oluşabilir.
- İkinci turun akşamında, basit bir oylama olduğu için kazanan belli olmalı. Başa baş bir yarışın sonucu ise ertesi sabaha veya itiraz süreçlerine neden olabilir.
Böylece Türkiye’nin halk tarafından seçilmiş ilk cumhurbaşkanı göreve gelir. Peki bu bir rejim değişikliği midir?

Başkanlık rejimi mi?
Parlamenter demokrasiden, başkanlık ya da yarı başkanlık seçimine geçiş mi olacak? Anayasa’da bugünden o güne cumhurbaşkanının yetkileri arttırılmaz ise yanıt “hayır, köklü bir ani değişim olmayacak”. Fakat evrim kaçınılmaz. Halkın çoğunluğunun seçtiği bir cumhurbaşkanının sahip olduğu anayasal yetkiler siyasal güç halelerine dönüşecek. Devlette üst düzey atamalardan, yasaları veto yetkisine, dış ilişkilerden ülkenin temel sorunları karşısında kamuoyuna yön vermeye geniş bir hareket alanı somutlaşacak.
Tabii cumhurbaşkanı ile hükümet ve meclis arasındaki üçgende kalan siyasal dengeleri belirleyecek birçok etken var. Mevcut anayasal çerçevede bir dizi senaryoyu en etkili konumdan, en karmaşık olanına doğru şöyle sıralayabiliriz:

1. Cumhurbaşkanı kendi siyasal hareketinin lideri ve bu parti mecliste mutlak çoğunluk sahibi. Bu hipotezde cumhurbaşkanı hükümet üzerinde önemli bir icra etkisine sahip olur. Başbakanı ve bakanları belirler, genel siyasal yönelimlerin önderi olur.

2. Cumhurbaşkanı siyasal hareketinin lideri ve bu parti bir koalisyon hükümetinin büyük ortağı. Bu durumda hükümetin ortakları aralarında anlaştığı ölçüde cumhurbaşkanı yine etkili olur. Fakat artık başkanlık sistemine evrim görecelidir.

3. Cumhurbaşkanı siyasal hareketinin lideri fakat partisi koalisyon hükümetinin küçük ortağı veya çok ortaklı koalisyon var. cumhurbaşkanı bu dönemde halkın gözünde partiler üstü bilge kişi konumunu pekiştirmeye çalışır. Sık sık partiler arası arabuluculuk yapmak zorunda kalarak da olsa, anayasal yetkilerini rahat kullanmaya devam eder.

4. Cumhurbaşkanı siyasal hareketinin lideri değil. Lider başbakan. Partisi ise tek başına hükümet ya da koalisyon ortağı. Veya cumhurbaşkanı olduktan sonra partisinde yeni bir lider öne çıkıyor... Bu durumlarda siyasal rejimin evrimi yumaklaşır. Kişilere, olaylara, krizlere, toplumsal dönüşüm aşamalarına göre senaryolar farklılaşır.

5. Cumhurbaşkanı kendi siyasal hareketinin lideri ve bu parti hükümette değil. Başbakan Cumhurbaşkanı’nın siyasal rakibi. Bu yeni bir siyasal arena demek. Cumhurbaşkanı anayasal yetkilerini sonuna kadar kullanabilir, isterse anamuhalafet gibi hareket edebilir. Veya bir sonraki seçimleri dikkate alarak ‘devlet adamı’ kimliğini vurgular. Muhtemel rakibi olacak başbakana karşı ‘cumhuriyetin başkanı’ konumunu pekiştirmeyi dener.

6. Bu senaryoların daha pek çok değişken etkeni var. Kural 5+5. Bir seçilen bir daha aday olabilir. Örneğin, mevcut cumhurbaşkanı ilk beş yılını doldurmakta ise, bir sonraki seçimde yine yüzde elliden fazla oy alma gereği denkleme dâhil olur. İkinci dönemindeki bir cumhurbaşkanı için ise, tarihsel rolü açısından geriye somut etkiler bırakma hedefi de devreye girer.

Demokratik rejim modelleri
Türkiye her ne kadar kendine has bir ülke olsa da, rejimin evrimini daha iyi izlemek için ileri demokrasilere genel bir bakış yararlı olabilir. İki temel demokratik rejim var: Amerika’daki başkanlık rejimi ve Avrupa ile Japonya’daki parlamenter rejim.
ABD’nin 1787 tarihli anayasasının ilham kaynağı İngiltere. İngiliz demokrasinin tarihsel evriminde o dönemde geçmekte olduğu aşamanın bir yansıması. Londra’daki kralın yetkilerine sahip, fakat seçimle işbaşına gelen bir Başkanlık tasarlanmış George Washington için. Başkanın Kongre ile ilişkilileri de, o zamanki İngiltere kralı ile parlamentosu arasındaki ilişkiye benzer. Birbirinden bağımsız iki güç, fakat yasama sürecinde kralın da rolü var.
ABD kalıcı bir anayasal düzene kavuşurken, İngiltere’de bu rejim evrimine devam etti. Kral tamamen simgeselleşti. Avrupa modeli parlamenter demokrasi gelişti. Hükümetin meşruiyet kaynağını parlamentodan aldığı ve iki kurumun birbirini denetleme ve dengeleme haklarının olduğu; güvenoyu, gensoru, erken seçim, parlamentonun lav edilmesi gibi yetkilerin öngörüldüğü bir rejim.

Avrupa ölçeğinde incelendiğinde farklı parlamenter rejim modelleri belirmekte:

1) Kabine hükümeti: Tek parti iktidarı. Siyasal güç başbakan ve çevresindeki önemli bakanlardan oluşan bir dar kabinede odaklanmıştır. Başbakanın meclise de hâkim olduğu ve istediği yasaları kolaylıkla çıkarabildiği bir sistemdir. Meclisteki tek parti çoğunluğunun kaynağında ülkenin siyasi geleneği, dar bölgeli seçim sistemi ve siyasi konjonktür gibi çeşitli nedenler olabilir. Bazı durumlarda küçük bir partiyle koalisyon hükümeti kurunca da bu sistem işler. İngiltere bu grubun en tipik örneği. İspanya, İtalya (Berlusconi’li) İrlanda, Yunanistan, Portekiz, İsveç, Macaristan ve nispeten Almanya gibi başka örnekleri de var.

2) Partitokrasi: Hükümetin birçok parti tarafından seçim sonrası pazarlıklarla kurulduğu sistem. İktidarın asıl kaynağı hükümetten parti genel merkezlerine kayar. Parti başkanları hükümete girmeyebilir. Kararlar parti liderleri arasında alınır. Uzlaşma arayışı ve her an hükümetin bozulması olasılığı siyasi gündeme renk verir. Diğer taraftan, uzlaşma ile alınan kararların toplumsal desteği daha geniş halkalara yayılır. Bazen zor reformlar başarılabilinir. Bu sistemin en tipik örneği Belçika. Hollanda, Lüksemburg, İsviçre, İtalya (Berlusconi’siz) ve zaman zaman Türkiye ve Danimarka gibi ülkelerde gözlemlenir.

3) Yarı-başkanlık rejimi: Fransa’da De Gaulle için 1958’de tasarlanan sistem. Klasik parlamenter demokrasinin üzerinde, bir de halkın seçimiyle işbaşına gelen cumhurbaşkanı var. Konumu diğer Avrupa ülkelerindeki krallar veya cumhurbaşkanları gibi simgesel veya sınırlı değil. Başbakanın tayininden, meclisin lav edilmesine, yasaları veto hakkından, dış politikaya uzanan geniş yetkileri var. Bu sisteme en çok yaklaşan diğer Avrupa ülkeleri Polonya ve Romanya. Ayrıca, Avusturya, Portekiz ve Finlandiya gibi bazı ülkelerde de seçimle işbaşına gelerek değişik derecelerde anayasal yetki sahibi olan cumhurbaşkanları var.

Teoride ve pratikte siyasal güç
Rejim farklılıkları uygulamada ülkeler arası önemli ayrımlar getiriyor. Örneğin, mecliste rahat çoğunluk sahibi bir İngiliz başbakanı dünyanın kendi ülkesinde en kudretli seçilmiş lideri. Ne Washington’daki Başkan gibi Kongre ile ilişkileri gözetmek,
ne de Lahey’deki meslektaşı gibi koalisyon içi dengelerle uğraşmak zorunda. Üstelik İngiltere’de ‘devlet başkanı’ olan kral veya kraliçenin, Belçika’daki kuzeninin aksine, asgari de olsa siyasal yetkisi yok.
Fransa Cumhurbaşkanı ise devletin başı olmanın simgesel ve anayasal gücüne sahip. Ayrıca mecliste kendi partisinden bir çoğunluk varsa, hükümet de fiilen cumhurbaşkanının denetiminde oluyor. Bu senaryoda Fransa Cumhurbaşkanı görevi boyunca ‘seçilmiş kral’ kimliğine bürünebilmekte. Örneğin geçmişte De Gaulle bugün Sarkozy. Mitterand ve Chirac da başkanlıkları döneminde kendi partileri hükümetteyken birer ‘seçilmiş kral’ oldular. Fakat her ikisinin de başkanlıkları sırasında bir genel seçim sonucunda rakip parti mecliste çoğunluğu ve dolayısıyla hükümeti devraldı. Böylece her ikisi de ‘iktidarda ortak ikamet’ (‘co-habitation’) deneyimini tattılar. Bu dönemlerde cumhurbaşkanlığı görevinin anayasal sınırları içine çekildiler. İronik olarak, her ikisi için de fiilen icraattan uzaklaştıkları bu dönemler halkın gözünde itibarlarını yükseltti ve bir sonraki seçimleri kazanmalarını sağladı. Fransa tarihinin diğer iki cumhurbaşkanı Pompidou ve Giscard ise, görevlerini mecliste kendi partilerinin eşit ortak olduğu koalisyon desteği ile geçirdiler.
Tabii demokrasilerde anayasa mahkemesi ve sayıştay önemli bir denge ve denetim unsuru. Ayrıca parti dışı ve içi muhalefet, medya, sivil toplum, sendikalar ve özel sektör gibi farklı aktörler hiç bir başkan veya başbakanı tek hâkim olarak bırakmaz. Topluma karşı ‘saydamlık’ ve ‘hesap verebilirlik’ iki seçim arasında kalan dönemin temel demokratik özellikleridir. Ülkenin hayrınadır böyle olması.
Türkiye gibi hızlı ekonomik büyüme zorunluluğundaki bir ülkede rejimin niteliği önemli. Koalisyon hükümetleri siyasal belirsizlik, uzun süren tek parti dönemleri aşırı merkeziyetçilik yaratabilmekte.
Seçilmiş bir cumhurbaşkanı ise kendi başına ne mutlak olumlu, ne de ille ki olumsuz bir seçenek. Anayasa, kurumlar, siyasal dengeler, liderler, liderciler...
Bunların ötesinde en iyi demokratik modelin asıl belirleyici etkeni her zaman “insan”. Yani özgürlük ve hukuk. Ve de eğitim, kültür, yaratıcılık, girişimcilik, sosyal haklar ve toplumsal sorumluluk.


 

Sayfa 1 > 14
Siyasetin Stratejik Yol Haritaları
TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü'nün yayınları siyasetçilere ve siyaset kurumuna rehberlik ediyor.

YAZARLARIMIZ

Prof. Dr.
Yavuz
ODABAŞI
Prof. Dr.
Aysel
AZİZ
Prof. Dr.
Hasret
ÇOMAK
Prof. Dr.
Füsun
ALVER
Prof. Dr.
Vural
ALTIN
Prof. Dr.
Murat
ÖZGEN
Prof. Dr.
Atilla
GİRGİN
Doç. Dr.
Ahmet
KALENDER
Doç. Dr.
Ferruh
UZTUĞ
Dr. Hıfzı
TOPUZ
Doç. Dr.
Yusuf
DEVRAN
Doç. Dr.
Mustafa
ŞENTOP
Doç. Dr.
Emine
YAVASGEL
Doç. Dr.
Emre
BAĞÇE
Prof. Dr.
Erkan
YÜKSEL

Yrd. Doç. Dr.
Zuhal ÖZEL
Yrd. Doç. Dr.
Fatoş
KARAHASAN
Doç. Dr.
Emel
AKÇA
Yrd. Doç. Dr.
Esra
KELOĞLU
Dr. Bahadır
KALEAĞASI

SİYASET

SİYASAL İLETİŞİM MERKEZLERİ Dünya'da siyasal iletişim konusunda çalışma yapan pek çok merkez, enstitü, dernek ve vakıf faaliyet göstermektedir. İlgili uluslararası gelişmeleri bu kurumların sitelerinden takip etmek için tıklayınız.

İnternette Siyaset