Siyasal İletişim Enstitüsü

  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Ana Sayfa Arşiv Analiz

Analiz

Yurttaşlık ve Katılımcı Demokrasi

Yurttaşlık ve Katılımcı Demokrasi

Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay

1945’de çok partili siyasal hayata geçiş esas alınırsa, Türkiye’de demokrasi deneyimi, kesintiler de dahil, kırkbeş yıl gibi nispeten kısa bir zaman dilimini kapsamaktadır. Ne yazık ki, bu süre zarfında işler bir demokrasi kurmanın ve yerleştirmenin tam anlamıyla başarılamadığı bir gerçektir. Başarısızlığın sebebi, şüphesiz zamanın kısalığından çok; demokrasinin arka planını teşkil eden kurumların, değerlerin ve kavramların işlevlerinin tüm boyutlarıyla keşfedilememiş olmasıdır.
Yurttaşlık, bu kurumlar, değerler ve kavramların kalbinde yer alan dolayısıyla demokrasinin sine qua non niteliğindeki parçasıdır. Bu yazıda, yurttaşlığın demokrasi, özellikle çağımızda ideal tür olan katılmacı demokrasi açısından ifade ettiği anlamı ve işlevi üzerinde durulacaktır. Böylece, Türk demokrasi deneyiminin arka planındaki bazı eksiklikleri anlamaya yönelik kavramsal/kuramsal ipuçları sağlanacağı umulmaktadır.

I. KAVRAMSAL İLİŞKİ

A. Yurttaşlık
Latince (civis) ve Yunanca (polites) kökenleri itibariyle, yurttaş, en basit anlamda bir siyasal topluluğun üyesi demektir.1

Özellikle eski Yunan’da şehir devletinde (polis) yurttaş; kölelerden ve meteklerden, yani yabancılardan ayrıcalıklı olarak şehrin siyasal hayatına katılma hakkı olan zümreyi ifade eden bir kavramdı.

Eski Yunan’da yurttaşların elde ettikleri katılma hakkı doğuştan kazanılan bir haktı; bu da, Yunanlıların ana ve babalarının üyesi oldukları şehirlerin yurttaşı olarak kalmalarından kaynaklanmaktaydı. Buna bağlı olarak, yurttaşlığın doğurduğu hak; asgaride siyasal bir etkinliği veya kamu işlerine katılma hakkını içeren üyelik hakkı idi. Buna göre, yürürlükte olan demokrasi derecesine göre, sözkonusu katılma hakkının Şehir Kurulu toplantılarına katılma hakkından ibaret kalması kadar, daha dar veya daha geniş bir görevler silsilesine seçilmek hakkı da olabilirdi. Bu bağlamda, önemli olan husus, bir Yunanlı için yurttaşlığın daima, böyle bir katılmaya az veya çok gerekli kıldığıydı.2

Bir başka önemli husus da şuydu: Yunanlı, yurttaşlığını sahip olduğu bir şey olarak değil, daha çok aileye üye olmak gibi paylaştığı bir şey olarak düşünürdü.3

Şüphesiz, yurttaşın eski Yunan’daki bu konumu, çok daha sonraki dönemlerde siyasal düşünürlerin kavramlaştırmalarında etkisini göstermiştir. Örneğin, J.J. Rousseau’nun siyasal düşüncesinde yurttaş olmanın belirleyici özelliği bütünün bir parçası olarak var olmak; bu sayıda değerinin de bütüne, yani topluluğa bağlı olmak şeklinde belirmesiydi.4 Bu noktadan hareketle, Fransız Devrimi’nin Rousseau düşüncesinin hayli etkili olduğu Jakoben döneminde, yurttaşlık din, zümre (estate), aile ve bölge gibi alternatif kimliklere karşı her Fransızın hakim (dominant) kimliği olarak yerleştirme gayretinin konusu olmuştur. Öyle ki, dönemin yaygın onursal ünvanı olan Monsieure’ün (bay/bey) tamamen evrensel citoyen (yurttaş) ile ikame edilmesi sözkonusu gayreti sembolize etmekteydi. Yurttaşlığın yaygınlık kazandığı ölçüde erdemli davranışın temel güdüsü sayılan dinsel inanç ve ailevi sadakat arka planla itilmiştir. Dolayısıyla, Jakoben ideolojide yurttaşlık, herkesin topluluğa hizmetle yükümlü olduğu evrensel bir görev haline gelmiştir.5

Bununla beraber, görevin layıkiyle ifası için Jakobenler yurttaşlara özgür, özerk ve karar alıcı özellikler de atfetmişlerdir. Bu anlamda, Fransız Devrimi’nin ürünü olan yurttaş, şehir devletinin yurttaşına göre daha aktif konuma sahip olmuştur. Çünkü, Fransız devriminin yurttaşı, şehir devletinin yurttaşı gibi yürürlükte olan demokrasinin derecesine bağlı bir katılma hakkına sahip değildi. Tersine, kendi özgür, özerk ve aktif konumu, yürürlükteki demokrasinin derecesini belirlemekteydi: Bu anlamda, çağdaş demokrasilerin yurttaş tipinin atası Fransız Devrimi’nde doğmuştur demek yanlış olmayacaktır.

Dolayısıyla, şehir-devletinden başlayıp günümüze kadar geçen sürede “yurttaş” kavramıyla kastedilen iki farklı anlayış, etkili olmuştur. Bunlardan birincisi, yurttaşlığı bir görev, bir sorumluluk, gururla kabul edilmiş bir yük olarak tanımlar. İkincisi ise, yurttaşlığı bir statü, bir yetki, bir hak veya pasif şekilde kullanılan haklar manzumesi olarak görür. Birinci anlayışta yurttaşlık hayatımızın çekirdeğini oluşturur; ikincisinde hayatımızın dışsal çerçevesi olarak belirir. Hayatımızın çekirdeği olarak yurttaşlıkta aktörlerin bir diğerine sıkı sıkıya bağlılığı sözkonusudur. Dışsal çerçeve olarak yurttaşlıkta bu sıkı bağa rastlanmaz; aktörlerin ayrı bağlılıkları vardır. Bu itibarla, yurttaşlığı bir görev olarak tanımlayan anlayış yurttaşı aynı zamanda siyasal hayatın baş aktörü olarak görür; o hem kanun yapıcıdır, hem de kendi günlük işlerinin yönetimini ifa eder. Oysa, statü olarak yurttaşlık anlayışında kanun yapma ve yönetim başkalarının işidir; yurttaşın işi özeldir.6 Hiç şüphesiz, günümüz demokrasilerinin dayandığı, yukarıda sözünü ettiğimiz birinci tür yurttaşlık anlayışıdır. Zaten, çağdaş demokrasiler üzerine yapılan araştırmalarda da ortaya konmuştur ki, bir demokrasinin başarımını (performance) belirleyen, tüm yurttaşların siyasete katılmaları ve aktif olmaları; kısacası yurttaşlık kültürünün (civic culture) o toplumda egemen olmasıdır.7

Bu noktada bir hususu vurgulamakta yarar vardır: Çağdaş demokrasiler, görüldüğü gibi, yurttaşlığın temelini siyasal kontrolün sağlanmasına katılmak olarak kabul ediyorlar. Bunun ise, seçim yoluyla gerçekleşeceğine hiç şüphe yoktur. Oysa, bir başka şüphe edilmeyecek husus, çağdaş demokrasilerin seçime indirgenemeyeceğidir. Seçim, siyasal katılmanın hukuki boyutudur. Çünkü, seçim yoluyla siyasal katılma evrensel oya dayanan siyasal topluluğun yasal üyeliğini icap ettirir. Seçimlerin her demokraside dönemsel olarak (4-5 yılda bir) yapıldığını göz önüne aldığımızda, seçimlerin yapılmadığı zamanlar yurttaşların siyasal kontrolü sağlamaya ne şekilde, nasıl katılacaklarına karar vermemiz zorlaşacaktır.

Bu sebeple, katılmayı seçimlerle sınırlı tutmak, yurttaşlığın alanını fazlasıyla daraltmak, ayrıcalıklı gruplara o görevi tanımak olur. Böyle oluşu da şehir- devletinin yurttaşlık anlayışından ileri gidememiş sayılırız. Hatırlanırsa, şehir-devletinde yurttaş, o topluluğun yönetici grubunun ayrıcalıklı statülere sahip olanlarına denirdi.

Buna rağmen, ilgili yazında yaygın olan tanım, yurttaşlığın bir topluluğa katılma veya ona üye olma şeklinde yapılanıdır. Örneğin, çalışması klasikleşmiş olan T.H.Marshall’ın tanımı bu türdendir. Ona göre, yurttaşlık, bir topluluğun tam üyeliğinin doğurduğu bir statüdür. Ayrıca bu statüye sahip olanlar, statüye ilişkin haklar ve görevler bakımından eşittirler.8 Burada tanım itibariyle yurttaşlık sadece bir topluluk içinde işlev kazanan, ancak bu sayede belirli haklara ve görevlere sahip olmayı içeren bir statüden ibarettir. Bu sebeple, yurttaşlığın aktif ve katılmacı boyutu adeta ortadan kalkmış görünmektedir. Dolayısıyla, özellikle aktif ve katılmacı boyutları dikkate alan daha başka bir tanıma ihtiyacımız bulunmaktadır. Böyle bir tanımı G.A.Kelly’den esinlenerek, fakat onunkini genişleterek9 şu şekilde yapabiliriz: Yurttaşlık bir topluluğa katılarak veya üye olarak ve bu üyelik çerçevesinde edinilen hak ve görevlere dayanarak kendilerinin ve gruplarının çıkarlarını içeren özel alanda olduğu kadar kamu alanında da eylemde (act) bulunma hakkıdır.

Tanımımıza göre, yurttaşlığın ifa edilmesi, her şeyden önce, katılmayı ve aktif olmayı teşvik eden bir demokrasiyi zorunlu kılar ki, bu katılmacı demokrasidir (participatery democracy). Bu zorunluğu açıklayabilmek için biraz da “katılmacı demokrasi” kavramı üzerinde durmak uygun olacaktır.

B. Katılmacı demokrasi

Bilindiği gibi, demokrasi kelime kökeni itibariyle halkın (demos) iktidarı (kratos) anlamına gelmektedir. Fakat, halk kavramının muğlak oluşu yüzünden, Sartori’nin belirtmiş olduğu gibi, “demokrasi halkın iktidarıdır” öncülünden kesin ve yararlı sonuçlar çıkarmak güçtür.10 Çünkü, Sartori’ye göre, “halk”ın anlamlarının muğlaklıktan kurtarılması, bir tarihî dayanaklar sorununu da ortaya çıkarır: “... Demokratia terimi ortaya atıldığı zaman sözkonusu halk, bir kollektif karar verici organ olarak iş gören küçük, birbirine bağlı bir topluluk, bir lojik demokrasi teorisi ‘halkın kim olduğunu’ güya elle tutulur bir şekilde göstermeye kalktığı zaman Yunan demos’u akla gelmektedir, diğer yandan birisiyasal sistem büyüdükçe halk kavramının gerçek bir topluluğu daha az belirtişi ve daha fazla bir mantıki yapıya veya mantıki kurguyu göstermeye yönelişi olayı ise ya hiç ya da çok az ilgilenmektedir.11 Sonuç itibariyle de, ‘halk’  herkesin yerini almaya başlayan bir terim olmuş ve bu herkes gittikçe artan bir şekilde kaygan ve şekilsiz toplum (Gesellschaft) özelliği daima artan ve topluluk (Gemeünschaft) özelliği daima azalan bir yığın haline gelmiştir.12
O halde, bu bağlamda, demokrasinin temel siyasal aktörü halktır, dediğimizde aslında hiçbir şey ifade etmemiş oluyoruz.

Oysa, katılmacı demokraside temel siyasal aktör topluluk olduğundan13 halkın yerini yurttaş alır ve böylece kavramsal bir muğlaklık da ortadan kalkar.

Öte yandan, katılmacı demokrasi ile kasdettiğimiz ise şudur: Yurttaşların kendilerini etkileyen tüm kararların alınmasına etkin olarak çeşitli şekillerde katılmaları ve bu katılmanın toplumun tüm sektörlerinde oldukça yüksek bir ademi merkeziyetçilik aracılığıyla gerçekleşmesi.14 Bu bağlamda katılmacı demokrasinin sahip olduğu özellikleri ise şöyle sıralayabiliriz.15

1.Tüm bireyler kendileriyle ilgili tüm kollektif karar almalara arzuladıkları genişlikte katılmalarını sağlayacak fırsatlara tamamen sahip olmalıdırlar. 2. Kollektif karar almaya katılma oy vermeyle sınırlı olmamalıdır, çok çeşitli başka faaliyetleri de kapsamalıdır. 3. Kollektif karar almadaki sorumluluk geniş bir şekilde dağılmalıdır; sadece resmî görevlilerle ve/veya uzmanlarla sınırlandırılmamalı, bu kararlardan etkilenecek tüm şahısları kapsamalıdır. 4. Kollektif kararlara katılma, siyasal sistemle sınırlandırılmamalıdır, sosyal hayatın tüm alanlarına yayılmalıdır. 5. Siyasal olmayan alanlarda kollektif alanlardaki kollektif kararlara katılma, bireylere siyasal hüner ve normları öğretici ve onları daha geniş siyasal meselelere katılmayı güdüleyici nitelikte olmalıdır.
Bu özellikler, göstermektedir ki; katılmacı demokrasi için gerekli olan yurttaşların bilincinde bir değişim gerçekleşmesi; kendilerini aktif olarak görmeleri, bunun için kapasitelerini arttırmaya gayret etmeleri ve geliştirmeleridir.16 Dolayısıyla, yurttaş ancak özerk olduğu ve kendini geliştirdiği oranda katılmacı demokrasi gerçekleşebilir; katılmacı demokrasinin gerçekleştiği oranda da yurttaş özerk olup kendini geliştirebilir.17

Günümüzde katılmacı demokrasiye dair esas problem, onun nasıl işlediği değil, ona nasıl ulaşacağıdır.18 Bu da, şüphesiz katılmacı demokrasinin henüz tam gerçekleşmemiş bir ideal olmasından kaynaklanan bir sorundur. Soruna çözüm önermenin yeri burası olmamakla beraber; aslında genel olarak tarihsel süreç içinde demokrasinin tüm türleri için bir idealin öngörüldüğü ve bunun realite ile çekişmesi sözkonusu olmuştur.19 Bizim için önemli olan, ideal kabul edilse de, katılmacı demokrasinin tarihsel süreçte varılan en son aşamayı ifade etmesi ve yurttaşlığa kazandırdığı yeni anlamları içermesidir. Bu sebeple, aşağıda açıklayageldiğimiz kavramsal ilişkinin tarihsel arkaplanına ayrıca bakmak faydalı olacaktır.

II. ULUS-DEVLET KURMA SÜRECİ VE YURTTAŞLIK

Ortaçağ kentlerinde de eşit yurttaşlık olgusunun örneklerine rastlanmaktaydı, ama bu kentlerde özgül hak ve görevler yerel olarak sınırlıydı. Ancak ulus-devlet olgusunun ortaya çıkmasıyla yurttaşlık hak ve görevleri yerel olmaktan çıkmış, ulusal niteliğe bürünmüş, giderek evrenselleşmiştir.20

Dolayısıyla, modern veya ulusal-demokratik yurttaşlığın Batı kapitalizminin gelişmesine paralel bir tarihi vardır.21 Tarihsel olarak, ulus kurmanın ve demokratikleşmenin çekirdek ögesi, esas itibariyle, “Yurttaş” olarak sınıflanan tüm yetişkinlerin haklarının ve görevlerinin yasallaştırılmasıdır.22 Kapitalizm bu bağlamda yurttaşlığı şu özellikleriyle teşvik etmiştir: Kapitalizm, her şeyden önce, mübadele ilişkileri aracığıyla evrensel kültürün büyümesini sağlamış, tüketicinin özerkliğine fazlasıyla önem vererek bireyselliğin doğmasına katkıda bulunmuştur. Genel olarak, kapitalizm statü hiyerarşisinden daha çok sözleşmeye dayanan ilişkileri esas aldığından; hükümetin de toplumsal bir sözleşme temeli üzerine inşa olması gerektiği fikrini benimsemiştir. Bu fikir, hem tamamen kapitalist ekonomik ilişkilerle uyumun bir ifadesi; hem de yurttaşlığı ortaya çıkaracak kurumlar manzumesinin bir zeminiydi.23

Bu bakımdan, Batı Avrupa toplumlarında ulus-devlet kurma süreci dört aşamada tamamlanmıştır:24

Birinci aşama, 15. yüzyıldan Fransız devriminin yapıldığı 18. yüzyıla kadar olan çok uzun bir süreyi kapsar ve devletin oluşumunu içerir. Bu aşamanın ortaya çıkardığı önemli sonuç, seçkinler düzeyinde ekonomik, siyasal ve kültürel açıdan bütünleşmenin gerçekleşmesidir.
İkinci aşama, kitlelerin giderek artan oranda sisteme dahil olmasını ifade eder. Bunda asker ocağının, okulun, yeni kitle iletişiminin merkezin seçkinleriyle kenar arasında teması sağlayan kanallar olarak oynadığı rol etkili olmuştur. Bir diğer önemli etken, aynı kanalların kitleler nezdinde yarattığı yeni kimlik duygusudur. Bu yeni kimliğin, kiliseler, mezhepler veya yerel seçimler tarafından yaratılmış olan egemen kimlikle çatışma içine girmesi, ikinci aşamanın ortaya çıkarmış olduğu önemli sonuçtur.

Üçüncü aşama, toplum üyelerinin siyasal sistemin işleyişinde tebalıktan aktif yurttaş kavramına geçmelerini içerir. Bu, muhalefete tanınan güvencenin kurumsallaşması; temsil organları üyelerinin seçiminde daha geniş bir seçmen kitlesine hak tanınması; siyasal partilerin örgütlenip çıkarların birleştirilmesi ve ifadesi işlevlerini görmelerine paralel olarak gerçekleşmiştir. Bu aşamaya tekabül eden önemli iki oluşum; endüstriyel ve ulusal devrimlerin başarılması ve bunların yaratmış olduğu çatışmalardır: Ulusal devrimle beraber bir yandan kenar bölgelerdeki azınlık kültürüyle hakim kültür arasında; öbür yandan merkezî devlet otoritesiyle kilise(ler) arasında çatışmalar gündeme gelmiştir. Endüstriyel devrimin ürünü olan çatışmalar ise, özelde topraktaki mülkiyet çıkarlarından vücut bulan hakim sınıf ile doğum halindeki burjuvazi arasındaki; genelde mülk sahipleri ve işverenlerle, kiracılar ve işçiler arasındaki bölünmelerden kaynaklanmıştır. Bu aşamada, değerlere dayanan yerel çatışmalardan, daha çok çıkarlara dayanan işlevsel çatışmalara geçilmesi çok önemli bir değişim olarak ortaya çıkmıştır.

Dördüncü aşama, devletin idari aygıtlarının genişletilmesine ilişkin süreci kapsar. Bu aşamada yeniden dağıtım araçlarının artması; kamu refahını sağlamaya yönelik hizmetlerin genişletilmesi; ulusal çapta ekonomik koşulları eşitlemeye yönelik politikaların uygulanması (müterakki vergileme, zengin sınıflardan ve bölgelerden, fakir sınıflara ve bölgelere kaynak aktarımı gibi), devlet nüfuzundaki artışın göstergeleri olarak belirmiştir.

Söz konusu dört aşama bağlamında, Batı Avrupa toplumlarında merkez (center) ile kenar (periphery) arasındaki etkileşim, hukuk, ordu (güç), kültür ve ekonomi gibi dört kanal aracılığı ile ve üç boyutlu olarak gerçekleşmiştir.25

Merkez-kenar arasındaki etkileşimin birinci boyutu, tebaa konumunda olan kenarın işlevsel farklılaşma düzeyi ve merkeze bağlılığıyla ilintilidir. Bu açıdan ortaya çıkan önemli husus, sözkonusu bağımlılığı sağlayan kurum veya araçların neler olduğudur. Bunlar ordu, yerel yönetimler, kentler gibi kurumlar; dil veya din gibi araçlardır.

İkinci boyut, merkezin temel ögelerini meydana getiren içsel ve dışsal kaynaklarla ilintilidir. Bu açıdan üzerinde durulması gereken husus ise, hangi tür ittifakların sistem içinde hakim olduğu ve sistemin dışsal kaynakları harekete geçirme yeteneklerinde seçkinler arasında hangi türden farklılıkların var olduğudur.

Nihayet üçüncü boyut, değişim sürecinin toplumdan topluma gösterdiği farklılıkları veya benzerlikleri içerir. Bu çerçevede, ilk kurulan merkez-kenar bağlantısının hangisi olduğu ve ilki diğer hangi tür bağlantıların izlediği; merkezden gelen baskılara kenarın verdiği yanıtların ne gibi özelliklere sahip olduğu önem kazanmaktadır.

Merkez-kenar arasında sağlanan etkileşim, tarihsel süreç içinde belirli bir yapı ve işlev farklılaşmasını da beraberinde getirmiştir. Bu farklılaşmalar, ekonomik-teknolojik, askerî-idarî, yargısal-yasamsal, dinsel-sembolik türlerde ortaya çıkmışlardır. Bu çerçevede, ekonomik-teknolojik farklılaşma, yerel endüstriyel-ticari organizasyonları barındıran bir yapı olarak kentleri doğururken; diğer farklılaşma türleri, sırasıyla dış çatışmaları kontrol örgütü olarak orduyu, iç çatışmaları çözücü bir kurum olarak yargıyı, yerel dinleri temsil eden bir yapı olarak kiliseleri ortaya çıkarmıştır.26


BATI AVRUPA’DA ULUSLAŞMA-DEMOKRATİKLEŞME SÜRECİ İLE YURTTAŞLIĞIN İLİŞKİSİ

Ulus-devlet kurmada bir yandan işlevsel farklılaşmanın, öbür yandan merkez-kenar arasındaki etkileşimin niteliği, Batı Avrupa toplumlarında tarihsel süreç içinde beliren sosyo-ekonomik, kültürel-ideolojik ve siyasal oluşumları, bu oluşumların içerdiği çeşitli sorunları ve sorunların çözümünde uygulanan politikaları da belirlemiştir. Yukarıdaki tablo, bütün bunları özet olarak ifade etmektedir.

Tabloda da görüldüğü üzere, Batı Avrupa toplumlarında ulus-devlet kurma süreci, nüfuz etme (devletin belirmesi), standartlaşma (ulusal kimliğin oluşması), katılma (siyasal yurttaşlığın yerleşmesi), nihayet kaynakların/fırsatların yeniden dağılımı (sosyal yurttaşlığın yerleşmesi) gibi oluşumları içermektedir. Bunlar, aynı zamanda Batı Avrupa toplumlarında uygulanan demokrasilerin de arka planını ifade etmektedir. Bu noktada, sözkonusu toplumlarda demokrasinin doğmasında ve gelişip pekişmesinde merkezin sahip olduğu üç önemli olanaktan söz etmek gerekmektedir. Bunlar:27

1. Uzman bürokrasilerin ve hukuk kurumlarının gelişmiş olması. (Bu büyük ölçüde kilise ile merkez arasındaki işbirliği sayesinde sağlanmıştır.)

2. Ticaretin genişlemesi, buna paralel olarak yeni endüstrilerin doğması.

3. Ulusal alfabenin ortaya çıkması ve böylece kenarın kültürel olarak iç iletişimin standart bir aracı etrafında birleştirilmesi.

Batı Avrupa toplumlarının ulus-devlet kurma, dolayısıyla kendi demokrasilerini pekiştirmelerinden bazı ortak sonuçlar çıkarmak gerekirse, şunlar söylenebilir: Sözkonusu toplumlarda, her şeyden önce, toplum kesimlerine nüfuz etmede kullanılan devlet gücünün, kenar üzerinde bütünüyle bir tahakküm kurma şeklinde tezahür ettiğine rastlanmamaktadır. Devletin belirdiği andan itibaren sınırlandırılması kenarın merkez karşısındaki özerkliğinin ifadesi olmuştur. Bunun yanında, Batı Avrupa toplumlarının gerek dil, gerek din açısından çeşitlilik gösteren kültürleri, belirli ölçüde bir karşıtlığın varlığına rağmen bölünerek bütünleşme içinde ortak bir çerçevenin ögeleri olabilmişlerdir. Bu sayede ulusal kültürlerinin standartlaşmasını gerçekleştirmişler ve ulusal kimlik krizini aşabilmişlerdir.

Şüphesiz, ulusal kimlik krizinin aşılması, aynı zamanda değer çatışmalarının önemini de nispeten azaltmıştır, bunun yerine kaynakların ve fırsatların yeniden dağılımı üzerinde yoğunlaşan çıkar çatışmaları gündeme gelmiştir. Bu bağlamda ortaya çıkan önemli bir sonuç da çıkarların farklılığının meşru görülmesi ve savunulması için öncelikle toplumsal ve siyasal ortamın yaratılmış olmasıdır. Yurttaşlık (siyasal ve sosyal boyutlarıyla) böyle bir ortamın ürünüdür. Ancak gene tarihsel olarak bu ürün tek boyutlu bir özelliğe de sahip değildir. Özellikle katılmacı demokrasi açısından yurttaşlığın sahip olduğu bütün boyutları üzerinde ayrıca durmak yararlı olacaktır.

III. YURTTAŞLIĞIN BOYUTLARI: SİVİL, SİYASAL VE SOSYAL

Buraya kadar anlatılanlardan, tarihsel olarak yurttaşlığın biri sosyal, öbürü siyasal iki boyutu olduğu anlaşılmaktadır. Fakat, T.H.Marshall, daha önce andığımız çalışmasında yurttaşlığın bir de sivil (civil) boyutu olduğuna dikkatlerimizi çekmektedir. Dolayısıyla, burada biz de Marshall’ın sınıflamasını esas alıp, yurttaşlığın sivil, sosyal ve siyasal üç boyutu üzerinde duracağız.28
Sivil boyut, konuşma, düşünce ve inanç, mülk edinme hakkı gibi bireysel özgürlükler için gerekli olan haklardan meydana gelir. Mahkemeler bu hakları savunan ve koruyan kurumlardır.
Siyasal boyut, siyasal iktidarın kullanımına katılma hakkını içerir. Parlamento ve yerel yönetim meclisleri yurttaşlığın siyasal boyutunu sembolize eden kurumlardır.
Sosyal boyut ise, ekonomik refah ve güven hakkından, toplumda geçerli standartlara göre yaşama hakkına kadar geniş bir haklar yelpazesini kapsar. Eğitim ve sosyal hizmet kurumlarını bu hakların sağlanmasına yönelik çalışan kurumlar olarak belirtebiliriz.

Tarihsel olarak, sivil haklar 18. yüzyıl, siyasal haklar 19. yüzyıl ve sosyal haklar 20. yüzyıldaki gelişmelerin ürünüdürler.29 Yurttaşlık hakkı olarak, bütün bunlar bir ulus-devlet içindeki topluluğa üyeliğin kazandırmış olduğu haklar olduğundan, nihai olarak devlet tarafından güvence altına alınacaklardır. Buna rağmen devlet güvencesi bu hakların sahip olduğu tek özellik değildir. Genel olarak sözkonusu haklar her şahıs için onları kullanma görevini de içerir. Bu bakımdan yurttaşlık hakları devletin üyelerine karşı yerine getirdiği görevler şeklinde de nitelenebilir.30 O kadar ki, hakların sivil, siyasal ve sosyal olarak sınıflamasına, dolayısıyla yurttaşlığın boyutlarına devletin üyelerine karşı olan bu görevleri veya yükümlülükleri açısından da yaklaşabiliriz. Örneğin, Macpherson’un yapmış olduğu gibi, sivil hakları devlete karşı olan haklar; sosyal hakları da devlet tarafından garanti edilmiş, talep edilen faydalar olarak görebiliriz. Bu açıdan diyebiliriz ki, bireyler için yurttaş olarak eylemde bulunmak devletin müdahale edemeyeceği özgürlükler manzumesini kapsamalıdır, öte yandan, bireyler için yurttaş olarak tüketmek devletin sağladığı bir olanak olmalıdır.31

Siyasal haklara gelince: Yurttaşlığın hem bir statü, hem de bir haklar manzumesi olarak karakterize edilmesi, siyasal hakların esas itibariyle statülerin sosyal özelliğinden türediğini ortaya koymaktadır. Örneğin, 19. yüzyılda kapitalizm siyasal hakları sivil hakların bir yan ürünü olarak görmekteydi. Oysa, 20. yüzyılda siyasal haklar, doğrudan ve bağımsız olarak yurttaşlıkla irtibatlandırılmıştır.32 Çünkü, sivil haklar, rekabetçi pazar ekonomisi için esas olduğundan, bunun her bireye bireysel statüsünün bir parçası şeklinde ekonomik rekabette, bağımsız birim olarak katılma gücünü verdiği varsayılmıştır.33 Fakat kapitalizmde ekonomik rekabetin doğurduğu sınıfsal eşitsizlik, siyasal sürece katılmada bireysel özgürlüğün bu eşitsizliğe dayanarak gerçekleşmesinin güçlüğünü göstermiştir. Dolayısıyla, siyasal hakların statüden bağımsızlaşarak ve hukuki bir güvence kazanarak, bir devletin, bu devlet içinde bir topluluğun üyesi olmakla elde edilmesi gerçekleşmiştir. Bu anlamda, yurttaşlığın siyasal boyutu, bireyin mensubu olduğu devletle üyeliğini ifade eden resmî bir kimlik niteliğini taşır.34

Ancak, yeri gelmişken hemen belirtmek gerekir ki, resmî kimlik olarak siyasal yurttaşlık, ulusal kimlikten farklıdır. Ulusal kimlik, bireyin devletle değil, toplumla olan bağını ifade eder ve hukuki olmaktan çok özneldir. Ulusal kimlik, evde, okulda öğrenilir, bireyler tarafından seçilir. Fakat, yurttaşlık devlet tarafından verilir. Bunun için iki kavram birbiriyle sınırdaş değildir.35
Buraya kadar yapılan açıklamalar, yurttaşlığın sözkonusu üç boyutuyla katılmacı demokrasi arasındaki ilişkilendirmeyi de gündeme getirmektedir. Bu bağlamda diyebiliriz ki, eğer katılmacı demokrasiyi sivil, siyasal ve sosyal boyutlarıyla yurttaşlığın gelişmesi için bir ortam olarak esas alıyorsak, her şeyden önce siyasal ve sosyal eşitliğe karşı daha duyarlı olmak, devleti ve siyasal süreci buna uyarlayarak yurttaşlığın toplumu eşitlikçi bir siyasal çerçeveye sokmasına fırsat ve imkan tanımak gerekir. Eğer yurttaşlar siyasal sürece etkin şekilde katılma için fırsat ve imkanların varolduğunu görürlerse, katılmaya atfettikleri değer ve önem de artar.  Böylece, kollektif kararlarla kendileri arasında daha sıkı bir psikolojik bağ kurarak katılmacı demokrasinin hayata geçirilmesinde önemli aktif işlevler görürler. Tersi durum, onların kendilerini pasif konumda görmelerine yol açar, dolayısıyla katılmacı demokrasinin işlemesini aksatır.

Fakat günümüzdeki sosyal hareketler çeşitli boyutlarıyla yurttaşların esas itibariyle katılmacı demokrasinin gerçekleşmesinde ne kadar çok aktif olduklarının önemli göstergeleridir. Bunun için sözkonusu hareketler üzerinde biraz durmak uygun olacaktır.

IV. KATILMACI DEMOKRASİ, YURTTAŞLIK VE SOSYAL HAREKETLER
Sosyal hareketler üzerinde durmak, katılmacı demokrasinin yurttaşlık için öngördüğü sınırları saptamak bakımından önemlidir. Çünkü, Turner’in vurguladığı gibi, sosyal hareketler sağladıkları (veya zorladıkları) katılım olanaklarıyla yurttaşlık kavramını genişleten “dalgalar”36 niteliğindedirler.

Sosyal hareketler, esas itibariyle, üretim, bilgi, etik kurallar gibi belli başlı kültürel kaynaklara uygulanan sosyal tahakküm (domination) ilişkilerini dönüştürmeyi amaçlayan eylemlerdir.37 Bu anlamda sosyal hareketler, toplumun “hasta” addedilen bir ögesine (bir değere, bir norma, bir otorite ilişkisine veya toplumun bizatihi kendisine) yönelik kültürel bir sorgulamayı ve sorgulama sonucu sosyal ilişkileri yeniden tesis etmeyi içerir.38

Dolayısıyla bu hareketler, siyasal hareketlerden farklı olarak, siyasal iktidarı (veya kontrolü) ele geçirmeye yönelmezler; bunun yerine sosyal kollektivitenin, çıkarlar, değerler ve normlarla ilgili isteklerini dile getirirler. Bu bakımdan da, öncelikle sosyal katılmanın nelerden oluşacağının yeni bir tanımını yaparlar.39

Zaten, eski sosyal sistemin ve kontrol (otorite) ilişkilerinin artan bir meşruluk krizine maruz kaldığı durumlarda sosyal hareketler geniş bir kültürel meydan okuma veya sosyal başkaldırı şeklinde ortaya çıkmaktadırlar.40 Ancak, uygulamak gerekir ki, sosyal bir duruma yanıt teşkil ettiğine dair bir yaklaşım, sosyal hareketlerin tek tanımlayıcı ögesi olamaz. Tersine, sosyal bir durum, sosyal hareketlerin yeni kültürel modellere yönelik mücadelesi ile bu mücadelenin siyasal sistemde yol açabileceği bozulma arasındaki çatışmanın ortaya çıkardığı bir sonuçtur.41

Bu sebeple, söz konusu hareketler sosyal bir durumun sonucu değil, o durumların yaratıcısıdırlar da.

Sosyal hareketler ile yurttaşlık arasında çift yönlü bir ilişki vardır: Sosyal hareketler yurttaşlığın gelişmesini teşvik eder, ama yurttaşlık hakları da sosyal hareketlerin meydana gelmesini kolaylaştırır.

Örneğin, birlik olma ve ifade özgürlüğünü içeren sivil hakların sosyal hareketlerin doğmasında geniş bir katkısı olmuştur. Buna karşılık, sosyal hareketler de yeni tip yurttaşlık haklarının doğmasında ve yurttaşlığın boyutlarının genişletilmesinde rol oynamıştır.42

Nitekim, çağdaş sosyal hareketlerin tiplerine baktığımızda, bu hareketlerle yurttaşlık arasındaki çift yönlü ilişkiyi daha iyi anlayabiliriz.

Çağdaş, sosyal hareketlerin beş genel tipini saptamak mümkündür. Bunlar:43 1. Kentlerdeki azınlık grupların mücadeleleri. 2. Çevreci hareketler. 3. Kadın ve eşcinsel özgürlüğü hareketi.  4. Barış hareketi. 5. Gençlik ve öğrenci hareketleri.

Burada bu hareketler üzerinde ayrıntılı olarak durma olanağımız bulunmamaktadır. Bununla beraber, sosyologların, sosyal psikologların, nihayet siyasal bilimcilerin çalışmaları,44 anılan sosyal hareketlerin yurttaşlığın boyutlarını genişlettiği gibi, bu sayede artarak çoğaldıklarını da göstermektedir.

Yalnız, geçerken, yukarıdaki listeye önemli bir tanesini daha, dinsel hareketler de eklememiz gerekmektedir. Bu hareketleri de diğerleri gibi son tahlilde meşru yeni bir düzen yaratma, bu anlamda mevcut sosyal ilişkileri ve tahakküm biçimlerini dönüştürmeyi amaçlamaktadır.
Bu arada şu hususu eklemek yerinde olacaktır: B. Turner, yurttaşlığın ve sekülerizasyonun birbirine paralel geliştiğini; dolayısıyla yurttaşlığın gelişmesiyle dinin kimlik tanımlayıcı öge olmaktan çıktığını belirtmektedir.45 Oysa, bazı çalışmalar,46 tam tersine, sosyal hareketlerin, o arada dinsel hareketlerin inanç hürriyetinin önemini ortaya koyarken, dinsel kimliği yeniden canlandırdığını savunmaktadırlar.

Bunu da, sosyal hareketlerin yurttaşlığın boyutlarını genişletmesi bakımından; aynı zamanda katılmacı demokrasinin tüm toplulukları kendi kimlikleri altında kollektif kararlara katılmasını öngörmesi bakımından daha doğru ve doğal kabul etmek gerekmektedir.
Hattâ, bu açıdan katılmacı demokrasi bağlamında sosyal hareketler yurttaşlık ilişkisine baktığımızda, bir başka gerçek daha karşımıza çıkmaktadır; o da “çoğul yurttaş” (pluralist citizen) gerçeğidir.

Walzer’in ortaya attığı bu kavram, Almond ve Verba’nın The Civic Culture kitaplarında tanımlanan duruma tekabül etmektedir: Gayrıresmî ve gönüllü topluluklara birden fazla
üyelik.47

Gerçekten de, yurttaşlık bir topluluğa üyeliği anlatıyorsa; sosyolojik olarak birden fazla topluluğun varlığını bir olgu olmasını ve birden fazla üyeliği de beraberinde getirecektir. Bunun teorik olarak ne derecede mümkün olacağı bir yana,48 katılmacı demokrasinin katmerli bir şekilde gerçekleşmesine katkıda bulunacağı beklenebilir.


Dipnotlar

1 M.Walzer, “Citizenship”, Political Innevation and Cenceptual Change, ed., T. Ballet, 1989, s.211.
2 G.H.Sabine-T.L.Tharsen, A History of Political Theory, Hinsdale, 1973, 2th, Edition, s.21.
3 Aynı eser, s.21.
4 G. Savran, Sivil Toplum ve Ötesi, İstanbul, 1978, s.65.
5 Walzer, a.g.m., s. 211-212.
6 Aynı makale, s. 216.
7 G. Almond - S. Verba, The Civic Culture, Newbury Park, 1989 Sage Printing, tümü.
8 T.H. Marshall, Class, Citizenship, and Social Development, Garden City, 1965, Ancher Books Edition, s. 92.
9 G.A. Kelly, “Who Needs a Theory of Citizenship?”, Daedalus, 108/4 (1979), s.27.
10 G. Sartori, Demokrasi Kuramı,  Ankara, t.y., s. 11.
11 Aynı eser, s. 13.
12 Aynı yer,
13 M.E. Olsen, Participatory Pluralism, Chicago, 1982, s. 23-24.
14 Aynı eser, s. 26.
15 Aynı yer. Bu özellikler için bkz: D. Held, Models of Democracy,  1987, s. 262.
16 C.B.Macpherson, The life ant Times of Liberal Democracy Oxford, 1977, s.99.
17 Özerklik ve kendini geliştirmenin 20. yüzyıl demokrasi teorisinde yurttaşlığın öngereği olduğuna dair açıklamalar için bkz. D.F.Thompson, The Democratic Citizen, Cambridge, 1970, s.13-15.
18 Macpherson, a.g.e., s.98.
19 Bu konuda bkz. Sartori, a.g.e., s.4-8. Katılmacı demokrasi sözkonusu olduğunda ideal ile gerçek arasındaki çekişmelerden doğan problemleri Olsen, şu şekilde sunmaktadır: 1. İnsanlar kollektif karar almaya katılmak istiyorlar mı? 2. Ev veya iş yeri gibi küçük çevrelerde öğrenilen katılma hünerleri ve tutumları daha geniş topluluklara ve toplumsal meselelere katılmayı gerekli kılar mı? 3. Oy sandığında ek olarak bireyler karar alıcılar veya diğer bireyler üzerinde etki sağlayacak hangi kaynakları kullanabilirler? 4. Bireyin kollektif karar almaya katılmasını kolaylaştıracak hangi yöntemler yerleştirilebilir? 5. Örgütler karar alma sürecini daha işler kılmak için yapısal olarak nasıl ademi merkezileştirilebilir? 6. Katılmacı demokrasinin uygulanacağı en uygun örgütsel birim nedir? 7. Katılmacı demokrasi kamu çıkarına uygun hizmet edecek kollektif kararlarla sonuçlanacak mı? Bkz. Olsen, a.g.e., s.27-28.
20 Marshall, a.g.e., s.79.
21 J.M.Barbalet, Citizenship, Minneapolis, 1988, s.32.
22 R.Bendix, Nation, Building and Citizenship, Garden City, 1969, (Anchor Books Edition), s.90.
23 B.S.Turner, Citizenship and Capitalism, Londra, 1986, s.23.
24 Bkz. S.Rokkan, “Dimensions of State Formation and Nation-Building: A Possible Paradigma for Research on Variations with in Europe”, The Formation of National States in Western Europe, C.Tilly New Jersey, 1975, s.570-572.
25 Aynı makale, s.565-567.
26 Aynı makale, s.564.
27 Aynı makale, s.597.
28 Bu ayrım ve anlamlar için bkz. Marshall, a.g.e., s.78-79.
29 Aynı eser, s.86.
30 Barbalet, a.g.e., s.18.
31 Zikreden, a.g.e., s.20.
32 Marshall, a.g.e., s.86.
33 Bendix, a.g.e., s.96-97.
34 Pranger, a.g.e, s.9-10.
35 M.Weiner, “Changing Conception of Citizenship in a Multi Ethnic Society”, The Citizen and Politics: A Comparative Perspective, ed., S.Verba-L.W.Pye, Stanford, 1978, s.108.
36 Turner, a.g.e., s.97-98.
37 A.Touraine, Return of the Actor, Minneapolis, 1988, s.64.
38 Aynı eser, s.63, 66, 68.
39 Barbalet, a.g.e., s.98-99.
40 C.Boggs, Social Movements and Political Power, Philadelphia, 1986, s.21.
41 Touraine, a.g.e., s.66.
42 Barbalet, a.g.e., s.98-99.
43 Boggs, a.g.e., s.39-47.
44 Bkz. F.D.Ramirez, “Comparative Social Movements”, Institutional Structure: Constituting State, Society, and Individual, eds. G.M.Thomas, Newbury Park, 1987.
45 Turner, a.g.e., s.18.
46 Örneğin bkz. G.M.Thomas, “Revivalism, Nation-Building, and Institutional Change”, ed. Thomas, vd., a.g.e.
47 Zikreden Kelly, a.g.m., s.33.
48 Bu tartışma için bkz. aynı yer.

Kaynak: http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=32&dyid=1219

 

Tarihte ilk defa biz denizaltı yaptık ama...

Tarihte ilk defa biz denizaltı yaptık ama...

Avni Özgürel

İlk denizaltıyı Mimar İbrahim Efendi icat etti. Gemi dalıyor, ilerliyor ve insanların hayatlarını sürdürmesine imkân veren havalandırma sistemi taşıyordu. Tek kusuru eğlence amacıyla yapılmış olmasıydı...

AKP hakkında kapatma davası, Ergenekon tartışmaları arasında önemli bir ihale gerçekleşti, uzun süredir bekleyen denizaltı alımı işi çözüldü... Anlaşmaya göre satın alınan gemilerin donanımları teknolojik yeniliklerin transferine imkân verecek şekilde
kısmen Türkiye’de üretilecek.
Osmanlı donanmasının da önem verdiği bir konuydu denizaltı.

Surname-i Humayun

Seyyid Vehbi’nin ‘Surname-i Hümayun’unda verdiği bilgiye göre; Sultan 3. Ahmed’in 1719 yılında, şehzadelerinin sünneti için düzenlettiği şenliklerinin on dördüncü gününde tarihin ilk denizaltısı sahneye çıktı... Seyyid Vehbi bu denizaltı için ‘acaip ve garaib işlerin en büyüğü’ dedikten sonra şunları söylüyor:
“Mimar-ı sabık İbrahim Efendi’nin muhteşem sanatını icra ederek, bizzat kendi eliyle inşa ettiği timsah sureti idi. Mimarbaşının icad ettiği bu balığın kâh timsah nakşına bire bir benzeyen dış görüntüsü ve üç çifte bir perdeye mümasil uzunluktaki iri cüssesi; kâh organlarının ve kıvrımlarının gerçek bir timsahmış gibi hareket edip yürümesi onu seyredenleri hayrete sürüklüyor. Hatta bu muhteşem esere baktıkça, İbrahim Efendi’nin bu timsahı inşa şekline vakıf ve nasıl yaptığından haberdar olanlar dahi aceb fi’l-hakika (=hakikaten) timsah mıdır, diye şüpheye düşüyordu..”
Mimarbaşının yaptığı timsah görünümünde 12- 15 metre uzunluğundaki denizaltının gösteri sırasında zaman zaman suya daldığı, gözden kaybolduğu bir süre sonra önce başını sonra gövdesini ortaya çıkardığı anlaşılıyor... Seyyid Vehbi’den dinlemeye devam edelim:
“Bu şekilde aheste aheste sahil-sarayı karargahında oturan cihan padişahının huzuruna kadar geldi, tam nim (=yarım) saat kadar hareketine devam ederek denizin altında uzun bir mesafe katetti. Onun bu hali, hayret dolu bakışlarla kendisini seyreden halkın şaşkınlığına şaşkınlık katıp, herkesi büyük bir hayranlığa sevketti. Denizin üzerinde yüzmeye devam eden timsah, sahil sarayın önüne iyice yaklaşıp, padişahın huzurunda tekrar deryaya daldı ve balık misali battı ancak bu kez tamamen gözden kaybolup uzun müddet ortaya çıkmadı. İstanbul ahalisi olup bitenlere bir türlü inanamamıştı, çünkü bu mertebe sanat halka hakikaten fazlaydı. Gördükleri manzarayı nefes bile almadan seyre koyulmuşlar, hayret bile idemeyüb oldukları yerde kalmışlardı.”

Rakkaselerin dansı

Denizaltının inşa edildiği dönemde böyle eserin değil gerçeğini görmek onu hayal etmek dahi imkânsızdı şüphesiz... Zira timsah/denizaltı su yüzüne çıktıktan sonra tam padişahın önüne geldiğinde ağzı açılıyor içinden çıkan rakkaseler ve çalgıcılar dans etmeye başlıyorlardı... Bundan anlaşılan saatler boyu bu kişilerin içinde kalmalarına uygun şekilde yapılmıştı denizaltı...
Gösterinin sonunda timsah/denizaltı gemi gibi demir atıp durdu.
Kaynakların verdiği bilgiye göre dış yüzü bezeme ustaları tarafından timsah şeklinde boyanan esasen ağız kısımlarından birleştirilmiş kayıklardan oluşan denizaltının içi su geçirmemesi maksadıyla katranla kaplanmıştı. Orta kısmında açılan pencere yerlerindeki camların çevresinin de aynı şekilde katranlamış olduğu anlaşılıyordu. Denizaltının batıp çıkmasının ise halatlarla tekneye bağlanan ağırlıkların bırakılıp toplanması suretiyle gerçekleştirildiği anlaşılıyordu.
Mimar İbrahim Efendi derya altına gövdeyi birdenbire dışarı fırlatacak araçlar yapıp bunları ihtiyaç olduğunda kullanılmaya hazır hale getirdiği, teknenin dış tarafına ise, su altında nefes almak için beş-on kadar yelpazeye benzeyen ucları suyun dışında aspiratöre benzer bir iç havalandırma sistemi eklediği anlaşılıyordu. Mimarbaşı ayrıca bu sistemin gövde üstünde çirkin durmaması gerektiğini düşünerek, araçların dışa sarkan uçlarını da gövde üzerine konmuş kuş görünümüne perdelemeyi de ihmal etmemişti. Daha ötesi denizaltının bir köşesine çalışan sualtı mutfağı görünümü verilmiş yemek pişirildiği sanılacak bir bölüm de ilave edilmişti. Nitekim gösterinin sonunda, İbrahim Efendi’nin yardımcıları timsahın ağzından birer birer çıkarken, sözümona suyun altında pişirdikleri pilav ve zerdeyi tablalar içinde halka ikram ettiler.

Savaş değil eğlence

Bu icadın dünya tarihinde ilk denizaltı olduğuna şüphe yok. Ancak Osmanlı mimarı çalışmasını bir savaş aleti olarak değil bir defaya mahsus eğlence vasıtası olarak düşündüğü de herhalde görmezden gelinemez.
Nitekim İbrahim Ağa’nın elde çizimi dahi olmayan eseri fantezi anlatımlara yer verilen yazılı kaynakların sayfalarında kalırken Osmanlı bir asır sonra donanmasına denizaltı almak için çırpınıyordu. 1886’da Yunan hükümetinin İsveçli fabrikatör Norddenfelt’le anlaşıp 9 bin sterline bir denizaltı aldığının öğrenilmesi üzerine başı Girit isyanıyla dertte olan 2. Abdülhamid’in ikazıyla Babıâli de harekete geçip aynı fabrikaya iki adet denizaltı sipariş etti.
Satın alınan bu ilk denizaltıların İngiltere’de imal edildikten sonra parçalar halinde vapurla İstanbul getirildiği ve Taşkızak Valide Tersanesi’nde monte edildiği biliniyor... Yeni tabirle off-set anlaşması denilen sistemin burada da uygulandığı belli ki kaynaklar denizaltıların bazı parçalarının İstanbul’da imal edildiğini zikrediyorlar. Abdülhamid adı verilen ve 6 Eylül 1886’da ilki denize indirilen denizaltıların dalış tecrübeleri beş ay sonra yapıldı. İzmit Körfezi’ne götürülen denizaltılar torpido atış denemelerini burada yaptılar.
Satın alınan bu denizaltılardan fayda sağlandı mı derseniz, hayır. Zira hem denizaltı teknolojisi çok hızla değiştiği için bizimkiler iki sene içinde demode oldular, hem de dalışları e çok birkaç dakika süreli olduğu için beklen yararı sağlamadılar. Ve en önemlisi gemiler sualtında hem dengesizdiler hem de hareket kabiliyetleri neredeyse yok gibiydi. Periskop icat edilmediği için kaptan küçük bir pencereden gözetleme yapabiliyordu ancak. Üçü mangal kömürüyle istim tutan makineleri çalıştırmakta görevli biri kaptan biri de silahçı olmak üzere beş personel taşıyabiliyordu Abdülhamid’ler. Ancak bu zaafları bilinmesine rağmen su yüzeyinde küçük bir hedef teşkil etmeleri ve torpido atma kabiliyetleri dolayısıyla Osmanlı donanması içinde kabul gördü denizaltılar.

Kaynak:www.radikal.com.tr

 

Medya, Siyasal İletişimin Zayıf Halkası

Medya, Siyasal İletişimin Zayıf Halkası

Dominique Wolton 

 

Siyasal iletişim, siyaset kadar eskidir; sistemin örgütlenmesi konusunda insanlar arasında varolan mübadeleyle birlikte doğmuştur. Latin ve Yunan belagatı, bunun en soylu ve hayranlık uyandıran biçimleri olmakla birlikte, bu iki sözcüğün, yani siyasal iletişim deyiminin ortaya çıkması için, çok yakın dönemlere  değin beklemek gerekmiştir.

Önceleri, siyasal söylemlerin mübadelesine dayanan bu etkinliği belirtmek için çeşitli deyimler kullanılmışsa da; bunlar çoğu zaman pek olumlu olmamış, hatta 20. yüzyılın başından bu yana, nazizm ve komünizmin siyasal iletişimle propagandayı birbirine karıştırmasından beri, iyice eleştirel anlamlar taşımıştır. Siyasal söyleme ilişkin bu kuşkucu tavır, her halükârda çok eskilere dayanır, çünkü işin kendisi, her zaman soylu siyaset görevi olarak değerlendirilmiş ama bu işe paralel olan, hatta onun yerine geçen ya da bilfiil doğasını oluşturan söylem asla aynı statüde görülmemiş, aynı meşruluktan yararlanmamıştır. Sanki söylem, ya da daha sonraları siyasal iletişim, siyasetin alçalmış bir biçimiymiş gibi ele alınmıştır.

Eylemle sözün böyle birbirinden ayrılması ve birincisinin el üstünde tutulup ikincisinin de, tersine, kuşku uyandırması, uzun süredir siyasete damgasını vurmuş ve belki de, siyasal söylemin, siyasetin öbür yüzü olan yalanları, vaat ve ideolojileri anımsatmasından ötürü ortaya çıkmıştır... İşte bu hareketli tarih içinde, çağımız, siyaset dahilinde, gerek karşılıklı söylemler, gerek medyaların rolü, gerek, bugün olduğu gibi, kamuoyunun rolü düzeyinde iletişime belli bir değer vererek, önemli bir değişim gerçekleştirmişir.

İletişimin, özellikle de siyasal iletişimin ortaya çıkmasıyla yüklenmiş olduğu bu değer, eşitlikçi genel oy hakkı, medyaların ve kamuoyu araştırmalarının egemenliğiyle belirlenen toplum ve kitle demokrasisiyle zamandaştır. Sezgisel olarak, siyasal iletişim, farklı aktörler tarafından dile getirilen ve medyalar tarafından aktarılan siyasal söylemlerin üretimi ve mübadelesine ilişkin olan her şeyi akla getirmektedir. Ama sahip olduğu yerin tartışılmazlığına karşın, siyasal iletişim, bugün hâlâ daha iyi bir şöhret edinebilmiş değildir. Kitle demokrasisi, genel oy hakkı, kamuoyu araştırmaları hatta televizyon, sonuç olarak kendilerini ne denli kabul ettirmişlerse, siyasal iletişim de o denli çekince konusu olmayı sürdürmüş, modern siyasette eleştirilen ne varsa, hepsini kendinde topladığından “adı çıkmıştır”.

Bu çalışmanın yapılmasına neden olan da, böylesi bir kuşkuculuğu haklı çıkaracak ya da tersine çürütecek şeylerin neler olduğunun araştırılmasına ilişkin olarak duyulan arzudur. Bir kördüğüm noktası ve herkesin söz birliğiyle reddettiği bir şey olan  bu siyasal iletişim belki de önemli bir sorunu ifşa eder niteliktedir.

Modern biçimiyle siyasal iletişimin ortaya çıkışını ayrıntılı bir biçimde inceleyebilmek için yerimiz yeterli değil, ayrıca, bu konudaki söz dağarcığı ve araştırma alanı 1957’de Amerika’da yapıldığı biçimde belirlenmiş olduğundan ötürü pek yenidir. Bu alanın tanımının, geçen yıllar içinde giderek genişletilmesi de, demokrasi tarihinin bu yeni olayının analizinde ne denli gerçek zorluklarla karşılaşıldığına işaret etmektedir.

1. TANIM

Başlangıçta, siyasal iletişim, hükümetin, seçmen kitlesiyle arasında kurduğu iletişim (bugün hükümet iletişimi denilen) anlamını taşıyordu; sonraları, özellikle de seçim kampanyaları sırasında, iktidardaki siyaset adamlarıyla muhalefetteki siyasetçiler arasındaki söylem mübadelesi anlamını taşıdı. Giderek, bu alan genişledi ve kamuoyunun oluşturulmasında medyaların rolünü, sonra da, kamuoyu araştırmalarının siyasal yaşam üzerindeki etkilerini, özellikle de kamuoyunun ilgi alanlarıyla siyaset adamlarının davranışları arasındaki ayrılıkları inceleme kapsamına aldı. Bugün, siyasal iletişim, iletişimin siyasal yaşamdaki rolününün, geniş anlamda, yani hem medyaları hem kamuoyu yoklamalarını, hem siyasal pazarlama, hem de reklamcılığı (özellikle de seçim kampanyaları sırasında) dikkate alacak biçimde incelenmesini kapsamaktadır. Bu geniş tanım, giderek artan sayıda siyasal aktörler arasındaki siyasal söylem mübadelesi sürecini vurgulamaktadır. Bu vurgu, modern siyasetin esasının giderek -medyaların ve kamuoyu yoklamalarının rolü dolayımında- siyasal iletişim çevresinde örgütleneceği fikrini de açıkça olmasa bile, içermektedir.

Yani bir anlamda, siyasal iletişim, konusu siyaset olan her tür iletişime işaret etmektedir!.. Bu tanım biraz fazla geniş olmakla birlikte, çağımızın modern siyasetinin iki önemli niteliğini birden dikkate alma avantajına sahiptir: Bunlar, siyaset alanına giren sorunların ve aktörlerin sayısının artmasıyla birlikte siyaset sahasının genişlemesi ve medyalar ile -nabız yoklamaları dolayımında- kamuoyunun ağırlığının artması sayesinde iletişime tahsis edilen alanın büyümesidir.
 
Öte yandan, siyasal iletişim karşısında duyulan kuşkunun nedeni de, iletişimin siyaset üzerindeki acımasız zorbalığı ve siyasetin bir gösteriye dönüşmesi duygusunu vermelerinden ötürü yine bu iki niteliktir. Siyasal iletişim, bir anlamda, bir kaydırma işlemidir: Medyalar ve kamuoyu araşırmaları çevresinde oluşan tereddüt bugün yokolmuşsa da, siyasal iletişim alanında aynı tereddütler hâlâ mevcuttur. Bu tereddütler, kamunun nazik, üzerinde  oynanabilecek ve kolayca etkide kalabilen bir şey olduğuna ilişkin, yarım yüzyıl öncesinden kalma olup, olguların sürekli çürüttüğü, ama hâlâ direnen gizli varsayıma dayanmaktadır.

Çalışmamız, bizce modern siyasal iletişimin özelliğinin anlaşılmasını engelleyen bu geniş tanımın karşısında yeralacaktır. Ayrıca, siyasal iletişimi, siyasetin karikatürü ve biçimin içerik üzerindeki egemenliği olarak algılanan iletişimin zaferi olarak gören, hâlâ oldukça egemen söylemi de karşısına alacaktır.

Bizim varsayımımız bunun tam tersidir. Siyasal iletişim, siyaset alanında, tıpkı, medyaların haberleşme ve nabız yoklamalarının kamuoyu alanında gerçekleştirmiş olduğu gibi önemli bir değişimdir. Siyasal iletişim, siyasal alanda iletişimin önemine, çatışmanın ortadan kalkması anlamında değil, tersine, siyasete özgü bir nitelik olan çatışmanın, günümüz demokrasilerinde iletişimsel bir biçimde, yani sonuçta, "öbürü"nün kabul ederek gerçekleştiğine işaret etmektedir.

En basit ifadeyle, siyasal iletişimin, önemli bir olgu olarak ortaya çıkışı, iki yüzyıl önce başlayan ve 18. yüzyılın demokrasi idealini, farklı tarafların meşru bir statüye sahip olduğu genişletilmiş bir kamu alanına aktarılmasını sağlayan demokratikleşme ve iletişim süreçlerinin tamamlanmasıdır. Çünkü iki yüzyıldır, temel sorun, demokrasi modelini yalnızca kabul ettirmek değil, aynı zamanda bu modeli, düşünülmüş olduğu toplumdan tamamen farklı bir topluma uyarlamak olmuştur. Oy kullanma ve söz hakkına bağlı olmakla birlikte bu model, ilk önce, eşitliksiz ve az nüfuslu olan yani 20. yüzyılda biçimlenen büyük kalabalıkların, medyaların ve giderek, özerk bir güç haline gelen kamuoyunun nüfuzu altındaki kitle toplumundan çok farklı bir toplumda düşünülmüştür.

Bu nedenle, siyasal iletişim, siyasetin bozulmasının tam tersi bir olgu olarak, bizim geniş kamu alanımızın işleyiş koşulu olarak görülmelidir. Enformasyon, siyaset ve iletişim arasındaki etkileşimi sağlamakla, siyasal iletişim, kitle demokrasisinin işleyişine ilişkin analizin temel bir kavramı olarak görülmektedir. Siyaseti ortadan kaldırmak ya da onu iletişimin kuyruğuna takmak gibi sonuçlar doğurmaz, tersine, siyaseti, kitle demokrasisi bağlamında mümkün kılar.
Siyasal iletişimi, “Siyaset üzerine kamu önünde fikir belirtmeleri meşru olan üç aktörün, yani politikacıların, gazetecilerin ve nabız yoklamaları aracılığıyla kamuoyunun çelişkili söylemlerinin mübadele edildiği alan” olarak tanımlıyoruz.

Siyasal iletişim, siyasete ilişkin olan ve durumun siyasal yorumunun denetimini elinde bulundurmayı hedefleyen söylemlerin bir çatışma alanıdır. Bu tanım, ne aynı statüye ne de aynı meşruluk derecesine sahip olan, ama kamu alanındaki karşılıklı konumlarından ötürü, gerçekte, kitle demokrasisinin çalışma koşulunu oluşturan aktörlerin söylemleri arasındaki etkileşim fikri üzerinde ısrarla durmaktadır. Kesintisiz bir süreç olduğundan, siyasal iletişim, anlık siyasal sorunlarla beslenmekte, ama demokratik siyasal sistemde bir siyasal iletişim alanını kapatıp, bir diğerini açan seçimler aracılığıyla, düzenli bir biçimde de kapanmaktadır.

Bu tanımın beş avantajı vardır:

I. Öncelikle, geleneksel bakış açısını genişletir. Araştırmaların çoğu, medyaların ya da kamuoyu yoklamalarının veya politikacıların etkisini, kimi zaman ikişer ikişer kurulan ilişkileri inceler, ama üçlü ilişkiler üzerinde pek az dururlar. Burada, tersine, siyaset adamlarının, kamuoyu yoklamalarının ve medyaların söylemlerinin eş zamanlı olarak akışının oluşturduğu etkileşim, işin en başından tanımın nesnesi olur çıkar. Bu üç söylem, gerçekte, hem birbirlerini yanıtladıkları ölçüde, hem de, demokrasinin üç meşruluk alanını yani siyaset, enformasyon ve iletişimi temsil ettikleri ölçüde, bir sistem oluşturmaktadır. Siyasal iletişimi oluşturan, işte bu üç meşruluğun etkileşimidir. Siyasal iletişim, çelişkili görüşlerin bir “iletişim” alanı olmaktan ziyade, bir “çatışma” alanı olarak tanımlanır. İşte bu nedenle, siyasal iletişim, ancak belirli sayıda aktörü, yalnızca söz hakkı meşru olan aktörleri kapsar ve bir karşılıklı etkileşim mantığıyla aynı öze sahiptir. Yine aynı nedenle, demokrasi açısından çok önemli olan, ama yalnızca dar anlamıyla siyasal aktörlerin söylemini biraraya getiren siyasal tartışmadan farklıdır. Ayrıca, siyasal iletişim fikri, birçok meşruluğun birbiriyle çatışması ve seçim ufkunun temsil ettiği yaptırım (söylemler kendilerini buna göre düzenler) düşüncesini de içerir.

II. Bu tanımın ikinci avantajı, siyasal iletişimin özgünlüğünün altını çizmesidir. Özgün olan bu yön ise, kitle demokrasisinin hem çelişkili, hem de birbirini tamamlayan üç boyutunun, siyaset, haberleşme ve iletişimi çekip çevirmektir.

Kitle iletişimi, gerçekten de, bu üç özellikten ayrı düşünülemez: Bunlar, siyasetin ağırlığının, siyasal alanda ele alınan sorunların ve eşitlikçi genel oy hakkının verilmesiyle konuyla doğrudan ilişkili olan aktörlerin çoğalmasından dolayı, artması; en geniş toplulukların bilgilendirilmesi için kitle iletişim araçlarının (medyaların), özellikle de radyo ve televizyonun varlığı; kamuoyunun, hem talepleri, hem de politikacıların eylemleri karşısındaki tepkileri bağlamında, içinde bulunduğu durumun bilinmesine duyulan ihtiyaçtır. Siyasal iletişimin özgünlüğü, kitle iletişimini oluşturan ve birbirleriyle çelişkili bu meşrulukların kendilerini ifade ettikleri birbirleriyle boy ölçüştükleri mekan olmasında yatar. Bu anlamda, hem işlevsellik, hem de kuram açısından siyasal iletişim yeni bir gerçekliktir.

Siyasal iletişimi oluşturan üç meşruluk aynı anda ortaya çıkmadı. Önce, siyaset ve haberleşme, 18. yüzyılla birlikte gelişti, çünkü genel oy hakkı mücadelesi, söz ve basın özgürlüğü mücadelesiyle birbirinden ayrılamazdı. Buna karşılık, kamuoyu ve iletişim çok daha yeni olgulardır.

İletişimle kamuoyunu birbiriyle ilişkilendirmenin nedeninin ne olduğu düşünülebilir. Öncelikle, kamuoyu dikkate alınmaksızın kitle demokrasisi olmaz; kamuoyu ise, hem oluşumu, hem de kendini ifade edişi açısından, bir iletişim sürecinden ayrı tutulamaz. Gerçekten de, kamuoyu kendiliğinden mevcut değildir; belli temaların toplumsal ve siyasal alanda ortaya çıkma ya da çıkmamasına ve bir siyasal ilgi konusu oluşturma biçimine bağlı olan sürekli bir kurma/yıkma sürecinin bir sonucudur. Bu nedenle de, bir anlamda kendisini oluşturan bir toplumsal etkileşimden ayrı tutulamaz. Ama, öte yandan, kamuoyu, ancak kendi sözcüsü olan ve kamu alanında reklamını yapan, olmazsa kendisinin de olamayacağı iletişim ve kamuoyu araştırmaları aracılığıyla var olur ve bir anlam taşır. Tarihsel olarak, en yeni olan, kamuoyu ve iletişim mantığıdır, ama bugün bu üç özellik bir bütün oluşturur.

Seçime bağlı olan siyasetin meşruluğuyla demokratik sistem açısından olmazsa olmaz bir değere bağlı olan heberleşmenin meşruluğu arasındaki fark, herkesin malûmudur. Buna karşılık çoğu kişi zaman zaman haberleşmeyle iletişimi neredeyse eşanlamlı olarak gördüğünden ötürü medyalarla, kamuoyu araştırmaları arasındaki meşruluk farkı belli bir incelik gerektirmektedir.
 
Medya enformasyonunun meşruluğu, haberleşme ve eleştiri haklarına dayanır; bu hak ise, iletişim tekniklerinden -bu teknikler, giderek, gazeteden radyoya, sonra da televizyona doğru çok geniş bir alana yayılmış olsalar da- bağımsızdır. Ama iletişim teknikleri sadece bir araçtır, gerçi, “enformasyon”un aktarımını sağladıklarından ötürü kuşkusuz temel bir araçtır ama demokrasi kuramı açısından ikincil bir konumdadır; çünkü bugün birçok ülkede en ufak bir haberleşme özgürlüğü bulunmamakla birlikte, gazete, radyo ve televizyon vardır! Kuramsal açıdan enformasyon hakkı bugün iletişim kendisine, Amerikan ya da Fransız demokrasilerinin kurucularının düşünebildikleriyle karşılaştırılamayacak kadar büyük bir yankı imkanı verse de ilk sırada yer alır.

Buna karşılık, kamuoyu açısından, iletişim temel bir değer taşır çünkü hem “mevcudiyeti” hem de kendini tanıtması için gerekli olan iletişimdir. İşte bundan dolayı, siyasal iletişim, herbiri demokratik meşruluğun bir bölümünü oluşturan bu üç mantığın birarada yer almasını sağlar.
 
Aydınlar siyasal iletişime katılabilirler, çünkü onlar bir bilgi mantığından hareketle siyaset hakkında alenen fikirlerini ifade etme otoritesine sahiptirler. Bu terimi doğuran Dreyfüs olayından beri aydınların müdahalesinin uzun bir geleneği vardır. Ancak burada onlar açıkça belirtilmeyecekler, çünkü siyasal iletişime müdahale edebildikleri istisnai -özellikle buhran- dönemleri hariç, onların doğal ifade alanları, siyasal iletişim değil, kamusal alandır. Buna mukabil, devletin işleyişinde, idari cihazda ve dolayısıyla siyasette belirleyici bir rol oynayan uzmanlar teknisyen ve teknokratlar siyasal iletişime açık biçimde katılmazlar. Müdahaleleri siyasal olmadığı için değil, fakat siyasal konular hakkındaki fikirlerini istedikleri zaman ve istedikleri gibi ifade etme egilimleri olmadığı içindir bu. Bu “sessiz yardımcı” konumu, onların siyasal iletişim ve daha geniş olarak kamusal alan içindeki nüfuz ve rollerinin ortaya koyduğu gerçek sorunu basitleştirmez. Çünkü onlar kararlar, hesaplar ve yarı açık raporlar vasıtasıyla siyasal aktörlerin söylemini doğrudan etkilerler. Ancak konumları alenen ve özgür biçimde düşüncelerini ifade etmelerini yasaklar.

Siyasetin bütün alanları hakkındaki fikirlerini ifade etmelerine izin verilmiş üç aktörün söylemlerinin karşılıklı ilişkisiyle sınırlanmış olarak yapılan siyasal iletişimin bu kısıtlı tanımı, demokraside, hatta ondan daha geniş olan kamusal alanda görülen bir başka temel karşılıklı ilişki alanını kavrama imkanını verir. Kamusal alan demokrasinin varlığı ile aynı öze sahiptir. Örgütlenme ilkesi ifade özgürlüğüne bağlıdır ve siyasal temaları içerdiği gibi başkalarını da içerir çünkü her şeyden önce kamuyu ilgilendiren her şeyin mübadele ve ifade alanıdır. “Halka ifşa etme” formülü, kamusal alana gönderme yapmaya eşlik eden ciddi anlamıyla reklam boyutunu çok iyi açıklamaktadır. Kamusal alana iletilmesi istenenler ifşa edilir ve kamusal alanı hakkıyla  karakterize eden budur: Açıkça konuşulmasına izin verilmiş dolayısıyla onların söylemlerine bir tür reklam ve aracılık sağlayan her şeyin ifade edilmesine açık bir alan. Öte yandan kitle demokrasisiyle ilişkili zorunluluklar siyasal iletişimi çok daha kısıtlı bir alanla belirlemeye mecbur eder. Kamusal alan çok daha geniştir ve ilke olarak kendisini alenen ifade etme hakkına sahip sayan herkese açıktır ve dolayısıyla siyasal iletişim sahasını geniş ölçüde aşar. Seçim yoluyla müeyyideye uğramaz.

Uzman teknisyen ve teknokratlar, uzmanlıkları teknisyenlerden çok daha geniş olan aydınlar gibi kendi düşüncelerini kamusal alanda açıklarlar. Gerçekte, herkes kamusal alana katılmıyorsa da orada şu veya bu tarzda, kısmen veya bütünüyle fikrini açıklayanlar hayli çok sayıdadır. Dolayısıyla siyasal iletişim ve kamusal alan bir kaplama ile örtülmüş değildir. Siyasal iletişim kamusal alandan daha sınırlı ve daha zorlayıcıdır. Siyasal tartışmaların öncelikle politikacılar arasındaki karşılıklı ilişkilerle ilgili olmasına karşılık, siyasal iletişim nabız yoklamaları aracılığıyla politikacılar, gazeteciler ve kamuoyu arasındaki karşılıklı ilişkileri hedefler ve her ikisinden de geniş olan kamusal alan, açıkça ifade edilen tüm söylemleri içine alır, kabul eder.
 
III. Bu tanımın üçüncü avantajı anın, tüm siyasal söylemlerinin, siyasal iletişimde yer almadığını düşündürmesidir. Orada sadece tartışma ve çatışmalara konu edilenler temsil edilir. Siyasal iletişim, anın çatışmalı siyasetlerinin çarpıştığı bir alandır ve bu sözkonusu siyasal iletişimin muhtevasının zamanla değiştiği anlamına gelir. Herkes işsizlik, eğitim, göç, çevre, ulusal bağımsızlık, bölgecilik gibi temaların nasıl yıllar boyunca aynı çatışmalı yeri işgal etmediğini görür. Karşılıklı ilişkilere konu olan şeylerin çelişkili içeriğinin iki anlamı vardır. İlerici, muhafazakar, sağ, sol siyasal konumların klasik anlamında... ama aynı zamanda da siyasal gerçekliğin farklı bir yorumunu söylemlerinin meşruiyeti ve gerçeklikteki konumları vasıtasıyla ifade eden sondaj enstitüleri, gazeteciler ve politikacılar anlamında.

IV. Dördüncü avantaj, iletişime nazaran siyasete yeniden değer kazandırması veya daha ziyade günümüzde ikisinin tüm köklü farklılıklarını korumalarına mukabil özsel olarak birbirlerine bağlı olduklarını göstermesidir. iletişim siyaseti “kendine mal etmiş sindirmiş”  değildir, çünkü bugün siyaset daha ziyade iletişimsel bir tarzda temsil edilmektedir.

Niçin iletişim yarım yüzyılda temel sorunlardan biri haline geldi? Çünkü bu genel oyun ve hayat düzeyi yükselişinin, gitgide daha çok sayıda yurttaşın özlemlerini hesaba katmayı mecbur etmesi anlamında demokratikleşmenin bir sonucudur. Dolayısıyla artık “dikiz aynası” olmaksızın, yani kamuoyunun ne istediğini bilmeden hükümet etmek mümkün değildir. Nabız yoklamaları da kamuoyunun dikiz aynalarıdır. Dolayısıyla iletişim, kitle demokrasisinin işleyişinde vazgeçilmezdir. Medyalar aracılığıyla siyasal iktidardan “aşağıya” seçmenlere doğru ve nabız yoklamaları aracılığıyla kamuoyundan “yukarıya” politikacılara doğru olan işleyiş anlamında.

Dolayısıyla iletişime tahsis edilen hayli büyük alanın iki farklı nedeni vardır. Bir yandan, demokratik modele ve kitle toplumlarının işleyiş ihtiyaçlarına bağlı olarak medyaların artışı, öte yandan da nabız yoklamaları aracılığıyla kamuoyuyla bir iletişimin ortaya çıkışı.
 
Öte yandan iki farklı anlamının birbirinden ayrışmasıyla sonuçlanan iletişimin artışı, kitle demokrasisinin ve siyasal iletişimin işleyişini sağlamak için kaçınılmazdır. Bir yanda temel olarak basının haber mantığı, öte yandan da nabız yoklamaları ve kamuoyu ile ilişkili iletişim mantığı vardır. Ortak gövde malumdur, ama farklılıklar, kitle demokrasisinin gelişmesi ölçüsünde gitgide büyümektedir.

V. Nihayet, bu tanım, kamunun bu karşılıklı etkileşimden yoksun olmadığını gösterme avantajına sahiptir. Siyasal iletişim sadece, “siyasal ve medyatik sınıfın” söylemlerinin karşılıklı ilişkisi değildir. Orada ayrıca nabız yoklamaları aracılığıyla kamuoyunun gerçek varlığını da buluruz. Kamuoyu böylelikle, sadece söylemler onun önünde mübadele edildiği için değil, aynı zamanda nabız yoklamaları değişik aktörlere bilgi unsurları sağladığı ve kısmen söylemlerini değiştirdiği için bir taraf olarak yer alır siyasal iletişimde.  Şüphesiz, kamu ve seçmen kitlesi kamuoyu ile eşdeğer değildir ve herkes gerek pratik gerek teorik bakış açısından ikisi arasındaki farklılığı gözetir, ama bununla birlikte demokratik gelenekte kamuoyu seçmen kitlesinin yetkin olmayan ve süreksiz bir görünümü olarak kabul edilir. Özellikle genel olarak seçmen tavırlarının ve söylemlerin şifresini çözmenin bilindiği siyasal alan sözkonusu olduğunda böyledir bu. Kamuoyunun demokrasi teorisindeki bu konumu, nabız yoklamalarının başarısını açıklar. Çünkü nabız yoklamaları, böylece seçmen kitlesinin ve kamuoyunun “kısmi” sözcüsü olarak kamuoyuna bir ses temin etmiş oldular.

Nabız yoklamaları kamuoyunun temsil edenidir ve kamuoyu da seçmen kitlesinin kısmen temsil edenidir. Bu ikili hipotez, bizim bireysel tercihi merkez alan siyasal felsefemize kamunun görüşünü hesaba katma imkanını verir.

Bunu söylemekle, kamuoyu, nabız yoklamalarına indirgenmiş olmaz. Nabız yoklamalarının temsil edici olmayan özelliğini eleştiren ve özellikle kamuoyunun var olduğunu öne sürüp, onun nabız yoklamalarıyla uygunluk imkanını tartışma konusu haline getirmeyi hedefleyen uzun bir gelenek vardır. Öte yandan, uygulama planında tıpkı fikir hareketleri ve toplumsal hareketler gibi nabız yoklamalarında geçmeyen çok sayıda kamusal dışavurum, ifade de vardır.
 
Ben kendim, nabız yoklamaları aracılığıyla, halkın kafasını kurcalayan şeylere en iyi bir görülebilirlik verildiğini bilerek; şu otuz yılda nabız yoklamalarının olağanüstü gelişmesi yoluyla benimsenen büyük değişimlerin birini burada kabul etmek için, kamuoyu ile nabız yoklamaları arasında bir öz farklılığını sürdürmenin tüm teorik ihtiyaçlarını bir başka metinde yeteri kadar gösteriyorum. Nabız yoklamalarının bu aracılığı, seçmenlerin tutumu ve kamuoyunun durumu üzerinde yanılgılara yol açmaz değildir; ama bununla birlikte “demokrasi unsurlarının normal halinde” kamuoyunun az veya çok temsil edicisi olan nabız yoklamaları, seçmen beklentilerinin büyük ölçüde temsilcisidir.

Siyasal iletişim, başka bir anlamda kamusal bir özelliğe sahiptir: Tartışmaları düzenli olarak çözüme bağlayan  oy’un aracılığı yoluyla halk önünde cereyan eder. Siyasal iletişimin görülebilir boyutu, seçmenin açıkça karar verdiği siyasal sistemimizin temel bir ilkesini oluşturur.

Böylelikle siyasal iletişim, tıpkı üzerinde kanıtlamaların, fikirlerin, tutkuların alınıp verildiği bir sahne gibi görünür ve seçmenler bunlardan hareketle kendi tercihlerini yaparlar. Siyasal iletişim, eşanlı olarak, seçimlerin düzenli biçimde zaferi birilerine verdiği, öteyandan birilerini, müteakip siyasal iletişimin kurucusu yaptığı başka tartışmaları hemen açan bir düzenleyici kertedir. Nihayet  o, bu söylem mübadeleleri alanının işleyişini mümkün kılan kesin kuralların bir birliğidir. En son olarak, o, tıpkı demokrasi gibi “nötr” bir aygıttır, yani bir usuller toplamıdır. Ama -gerçekte temel bir rolde olan- bu usuller olmaksızın, medyalar ve kamuoyu tarafından belirlenen bir kitle toplumundaki demokrasinin icrası artık mümkün değildir.

2. ÖZELLİKLER

Siyasal iletişim, siyasetin karakteristik politik söylemlerinin karşı karşıya gelmesine imkan veren çağdaş siyasal alanın vazgeçilmez bir sürecidir: Politikacılar için ideoloji ve eylemin, gazeteciler için haberin, nabız yoklamaları ve kamuoyu için iletişimin süreci. Bu üç söylem sürekli bir gerilimde olurlar. Çünkü herbiri demokratik siyasal meşruiyetin bir kısmını elde tutmakta ve dolayısıyla ötekilerini dıştalayarak anın siyasal gerçekliğini, yorumlama iddiasında bulunabilir. Bu üç söylemin herbirinin uzlaşmazlık özelliği, onların iletişimle siyasetle ve meşruiyetle aynı ilişkide olmamaları olgusunun sonucudur.

Politikacılar için meşruiyet seçimin sonucudur. -Sürekli olarak programların altüst edicisi olan olaylara ilişkin- kimi güvensizlikleri ve gerçekliğin düzenleyicisi ideolojileri tercih edişleri ile beraber, siyasette onların varlık nedenidir. İletişim, her şeyden önce -politikacı, gazeteci veya seçmen- ötekileri yanına çekmek için bir ikna stratejisi içine sindirilmişir.

Buna mukabil gazeteciler için meşruiyet, konumu gerçekten hassas olan haberleşmeyle bağlantılıdır. Bu meşruiyet hassastır, çünkü sözkonusu olan, bir tür eleştirinin ifa edilmesine, olayların anlatımının yapılmasına izin veren şüphesiz temel ama kaale alınmayabilir olan bir değerdir. Gazeteciler, kendilerinin yapma iktidarına asla sahip olmadıkları politik olayları gözler ve anlatırlar. Politikacılarla “ yüzyüze”dirler.

Nabız yoklamaları için, kamuoyunun “tanıtanları” için meşruiyet, bilimsel ve teknik düzenektir. Hedef, nabız yoklamalarınca inşa edilen bir yapıntının aracılığından başka objektif bir varlığı olmayan bir gerçekliği en iyi biçimde yansıtmaktır. Seçmen kitlesinin tavır alışlarına ilişkin olarak kimi zaman getirdikleri öngörüler yüzünden siyaset onların birincil başarı kaynağıdır.
Siyasal iletişim bir başka temel özelliğe de sahipir. O kapalı bir alan olmayıp tersine aktörlerin her biri sürekli olarak iki düzeye de konuşmaları anlamında topluma açık bir alandır.
 
Bir yandan kendi emsaliyle konuşur gibi siyasal iletişimdeki partnerleri için konuşulur, öte yandan da kamuoyu için. Bu ikili konuşma düzeyi, bir sağırlar diyalogundan kaçınmak için iletişimsel bir ihtiyaçtır. Çünkü ne biri ne de ötekiler aynı şeyle ilgilenmezler. Medyalar her şeyden önce olaya, politikacılar eyleme duyarlıdır. Kamuoyu ise ne medyaların ne de siyasal eylemin ritmine uymayan meşguliyet ve temaların önem sıralamasına duyarlıdır. Zaman skalasında ve meşguliyetlerdeki bu farklılıklar, her birinin iş sıralamasında kaymalara yol açar. Eğer her aktör aynı anda hem partneriyle hem de kamuoyuyla konuşmaz ise yıkıcı sonuçlar ortaya çıkabilecektir. İşte bu anlamdadır ki siyasal iletişim, sadece söylemlerin alınıp verildiği bir alan değildir; farklı kaygıların ve yüzleşme mantığının da bir alanıdır ve böyle olabildiği oranda vardır.

Ancak, bununla birlikte aktörlerin her biri kamuoyuna müracaat ettiğinde, kamuoyu bunların hepsi için aynı anlamda değildir. Politikacılar için özellikle seçim evresinde kamuoyu sonucun ne olabileceğini “önceden”  bilmek amacıyla daha ziyade nabız yoklamalarına indirgenir. Buna karşılık gazeteciler için kamuoyu bir gerçeklikten ziyade bir kavramdır, politikacılarla diyaloga girmek veya onlara muhalefet etmek için kendisine müracaat ettikleri ve dayandıkları bir tür görünmez partnerdir. Nabız yoklama enstitüleri için ise kamuoyu, demokrasilerimizde hayli önemli bir rol oynayan bir yapıntıdan başka bir varlığı olmayıp, başlıbaşına bir varoluşa sahip bulunmayan bir gerçekliğin mümkün en sadık fotoğrafıdır.

Gerçekte, kamuoyu her bir aktör için ne aynı konumda ne aynı roldedir. Ve bizim genişleyen kamusal alanımızda siyasal iletişimin, rolün yararlılığının büyük kısmını kendinde barındıran bu ikili değişim -iki müracaat düzeyinin birlikte varolması ve kamuoyunun farklı kavranılışlarına referans olma- muhtemelen işte budur.

ROL VE FONKSİYONLAR

Siyasal iletişimin temel rolü, politik mücadelenin konusu olan her çeşit temayı bünyesine katarak politik tartışmanın kendi içine kapanmasını önlemek ve bu sürekli seçme, kademelendirme ve eleme sürecini kolaylaştırarak siyasal sisteme esneklik getirmektir. Siyasal iletişime giren ve çıkan temaların bu gidiş gelişi, akılcılıktan yoksun ve kaçınılmaz olarak keyfi biçimde yapılırsa (da) gerçekte günbe gün değişen güç ilişkilerine bağlıdır. Eğer tüm politikacıların hayali, siyasal iletişimi bilinen temalar üzerinde sıkıca kapamak ve başka temalara açılmasını önlemek ise, siyasal iletişimin rolü de tam tersine politika çevresini toplumun kalanından koparma tehlikesini taşıyan bu kapanmayı önlemektir... Siyasal iletişim, örneğin kaçınılmaz olarak iki seçim arasında ortaya çıkan ve kimi çatışmaların verdiği fırsata yönetenlerin temsil yeteneğini, otoritesini ve kimi zaman da meşruiyetini sorgulama gereğini duyurtabilen toplumsal hareketlerin söylediklerinin dikkate alınmasını sağlar. Siyasal iletişim demokratik politik sistemin başlıca çelişkisine -yeni sorunlara açık bir sistem alternatifi kurmak ve kamusal olan her şeyin sürekli tartışma konusu olmasını önlemek isteyen bir kapalı sistem arasındaki çelişkiye-nezaret etmeye yarar.

Bu açıklık ve kapalılık çifte fonksiyonuna nezaret etmek için siyasal iletişim üç fonksiyon sağlar. İlkin, ortaya çıkan yeni sorunların, politikacıların ve bu konuda başlıca rol oynayan medyaların tanımlanmasına katkıda bulunur. Daha sonra, bir tür meşruiyet sağlayarak onların güncel politik tartışmanın içine dahil edilmesini teşvik eder. Burada nabız yoklamaları ve politikacılar hassas rol oynarlar. Son olarak da, artık çatışma konusu olmayan veya üzerinde geçici bir mutabakat oluşmuş olan temaların gündemden dışarlanmasını kolaylaştırır. Burada ayrıca kamusal alanla ilgili tartışma temalarını düzenleyen medyaların da rolü yer yer önemlidir.
 
Bu üç fonksiyon ayrıca hiç kimsenin egemenliğinde olmaksızın eşanlı biçimde sağlanır. Sözkonusu üç fonksiyonu sağlamak siyasal iletişimin özgüllüğü ve kuvvetidir. O demokrasinin bir tür “ciğeri”dir. Bununla birlikte bu temel rol, siyasette normal durumların görece ender olduğu tarihsel bağlamlara göre değişkendir. En karakteristik üç durumun her birinde üç söylem mantığından biri daha tercihli bir yer tutar.

Seçim döneminde, nabız yoklamaları dikkate değer bir rol oynar. Çünkü herkes, sonucun ne olabileceğini önceden bilmeyi dener. Şimdilik nabız yoklamaları, böyle bir kestirime izin veren yegane araçtır. Her kampanyada bu nabız yoklamalarının önem ve önceliğinin gitgide daha arttığını, daha fazla talep edildiğini ve medyalarda yayımlandığını tespit etmekteyiz. Nabız yoklamaları neredeyse kampanyaların not defteri haline gelmeye doğru yönelmekte, politikacıların sondajların basit yorumundan kaynaklanan bir analiz mantığının dışında bir mantık ihtiyacını muhafaza etmeleri güçleşmektedir. Aslında ödül kamuoyu planında değil seçmen planında ise de, seçim dönemlerinde siyasal iletişim her halde daha fazla nabız yoklamaları tarafından belirlenmektedir.

İki seçim arası normal durumda siyasal iletişim, özellikle politik çevrelerce görülmeyen sorun ve olayları öne çıkararak en iyi rolünü yerine getiren medyalar tarafından hareketlendirilir. Bunlar, kaçınılmaz olarak kendi içine kapanan seçilmiş politik sınıfı topluma bağlayan bir tür göbek bağı olarak bir “demokratik uyarı” fonksiyonunu sağlarlar. Şüphesiz politikacılar seçim çevreleriyle sürekli ilişkide olan seçilmiş kişilerdir ama siyaset oyunu ve iktidar icraatı çoğunlukla iki seçim arasında kendi kurallarını empoze eder. Medyalar, haber, bilgi vererek, doğal olarak kendi içine kapanmaya eğilimli siyasal iletişimin yenilenmesinin ve canlı tutulmasının gerçekte başlıca etkenidirler.

Dış ve iç siyasal kriz durumunda, siyasal iletişimin dengesi yine farklıdır; politikacıların önceliği ağır basar. Durumun acilliği, alınacak kararların ve eylemin önemi politikacıyı siyasal iletişimin merkezine koyar. Olayların ritmi ve beklenmedik özellikleri geçici olarak kamuoyunun rolünü ve nabız yoklamalarına gösterilen ilgiyi azaltır. Çünkü böylesi durumlarda aktörlerin sorumluluğu nadiren kamuoyunun işleyişine göre harekete geçer. Eğer böyle durumlarda politikacılar bu siyasal iletişim egemenliğini güvence altına almazlarsa, buhran durumunda sık sık görüldüğü üzre medyaların bunu yapma tehlikesi vardır.

İLETİŞİM KAMUSAL ALANIN “MOTOR”U

Kitle toplumlarındaki demokrasi için hem temel bir analiz kavramı hem de deneysel bir gerçeklik olan siyasal iletişimin varlığı, siyasal teorinin bakış açısının beş yararını gösterir.
 
O öncelikle toplumsal gruplar arasında yapısal bir uzlaşmaz çelişki olmadığının kanıtıdır. Mübadele demek olan siyasal iletişim, dolayısıyla ötekinin, yani rakibin tanınmasıdır. O, çatışmalı politik söylemlerin alınıp verildiği bir mekanın var olduğunu kanıtlar. Birçok yazar demokrasinin ortaya çıkışının bir kamusal alanın inşası olgusuna bağlı olduğunu vurgulamışlardı. Ancak çoğunlukla, bir kitle toplumunda bu kamusal alanın işleyiş koşullarının artık birarada olmadığını tespit etmek için yapmışlardır bunu.

Kitle demokrasilerinde kamusal alanın niteliğinin bozulmasını açıklayan medyalar ve nabız yoklamaları her yerde hazır ve nazır iken, dün özgürce biraraya gelen bireylerin bugün bir tür yığın haline gelerek niteliklerinden sapmaları “kamusal”ın zayıflaması, değerini yitirmesidir.
 
Tersine, siyasal iletişim teorisi gösterir ki; kitle demokrasisi ölçeğinde sadece kamusal alan değil onun işleyi de yıkılmamıştır ve bu doğrudan doğruya siyasal iletişime bağlıdır. Medyalara ve nabız yoklamalarına gelince, bunlar 18. yüzyılda düşünülmüş haliyle kamusal alanı asla bozmuş değillerdir ama onun kökten farklı bir siyasal ve toplumsal çerçeveye  uyarlanmasını sağlamışlardır. Siyasal iletişim, genişleyen kamusal alanın işleyişinin tek olmasa da muhtemelen en önemli koşullarından biridir.

Ancak, eleştirel analiz, dün gerçekten her tür nitelikle donatılmış olan bir sistemin doğasının bozulmasını ve zayıflamasını açıklamakta acele ederken, yukarıdaki yaklaşım nadiren işlenmiştir.

Siyasal iletişimin merkezî rolünün değerini vermek ek bir yarar sunar: Medyaların ve nabız yoklamalarının zorbalığı ile ilgili ebedi soruyu değiştirmek. Medyalar ve nabız yoklamaları ne siyaseti ne de siyasal iletişimi tahrip eder, aksine işleyişlerinin yapısal koşullarından biridir. Ayrıca, siyasal iletişimin ve daha geniş olarak demokrasinin ve kamusal alanın iyi işlemesi için her birinin etkin rolü birbirinden çok farklıdır ve farklı kalması gerekir.

İkinci yarar, söylemlerin gerisindeki aktörlerin öneminin yeniden keşfedilmesidir. Siyasal iletişimin odağında olan çelişkili mantıklar gerçekte aktörler tarafından canlandırılırlar. Öte yandan aktörlerin rolünün bu yeniden değer kazanması iletişimin yeniden değer kazanmasına paraleldir. Çünkü iletişim yapısal bir ihtiyaçtır, içinde oluşan söylemlerin dinamik ve istikrarsız bir mübadele süreci asla değildir. İletişim, aktörlerin en iyi biçimde iletişim kurdukları anlamına gelmez, ama o, aktörlerin modern demokrasinin işleyişini tartışma konusu etmeksizin birbiriyle çatıştıkları bir alandır.

Üçüncü yarar uç mantığın (iletişimin, haberleşmenin ve siyasetin) özerkliğini göstermektir. Bu özerklik demokrasi bakış açısının bir sonucudur. Kamuoyunun iletişim mantığı ile medyaların haber mantığı arasında doğan ayrılığı çağrıştırmak. Tarihsel olarak bu ikisinin birbirine bağlı olduğu görülmüştür, ama bugün özellikle haber sektörünün ve nabız yoklamaları endüstrisinin büyümesi arasında, bu iki tür haber arasındaki nitelik farklılıkları ortaya çıkmıştır. Medyaların siyasal demokratik projeye bağlı haberleşmenin değerinde şimdiye kadar olmadığı ölçüde güçlü bir meşruiyet bulurlarken, kamuoyu temsililiğin ve iletişimin meşruiyetine bağlı olmaktadır. Kamuoyunun bu kendi kendini atayışı, siyasal iletişim tarafından yerine getirilen temel rolü ortaya koyan nihai kazanımların herhalde en önemlilerinden biridir. Bu kendi kendini atama, kamusal alanın 18. yüzyıldan bu yana işleyişinin olduğu kadar aynı zamanda siyasal oyunun zor üstesinden gelinir, ama kaçınılmaz sıkıntı ve sorunlarının tümü için zorunlu referans kavramı olan kamuoyunun statüsündeki değişimi ifade eder.

Bir başka deyişle, çelişik söylemlerin özerk alışverişine bağlı olarak siyasal iletişimin ortaya çıkışı, demokrasilerimizdeki iki niteliksel değişimi ifade eder. Bir yandan 18. yüzyıldan beri birbiriyle ilişkili olan kamuoyu mantığı ile medyaların mantığı arasındaki ayrılma, öte yandan kamuoyunun temsili sorununda üç mantığın birbiriyle çelişen durumu.
Dördüncü yarar, siyasal iletişimin bu kavramının temel olarak değişken olduğunu göstermektir. Siyasal iletişim ideali bu ardarda gelen üç mantık arasında bir tür gerilim eşitliğidir; ancak bu denge enderdir çünkü bu üç söylem mantığı aynı ritme uymazlar ve tarihsel bağlam durmaksızın dengesizlik etkenleri ortaya çıkarır. Bu nedenle siyasal iletişim dinamik bir analiz modelidir ve siyasal sistemin durumunun bir açıklayıcısı olur. Dengesizlik durumları çok sayıda ve çoğu kez tehlikelidir, ama yerin darlığından bunları burada izah etmek kolay değildir.
 
Bu siyasal iletişim teorisinin beşinci yararı, demokrasilerimizde iletişim temel bir rol oynuyorsa da siyasetin her zaman egemen olduğunu göstermektir. İletişim politikanın yerini tutmaz sadece onun varolmasını sağlar ve hatta şu hipotezi öne sürebiliriz ki siyasal iletişimin işleyişini bu düzeyde tanıma demokrasinin iyi işlemesinin bir işareti ve bir tür siyasal olgunluktur. Zorunlu olarak çelişik çıkarların çekip çevrilmesinde deyimin tam ya da kabul edilmiş anlamıyla olgunluk, siyasal iletişimin tamamlayıcı iki parametresidir.

Bundan başka medyalarda olduğu gibi siyasal iletişimin de bir hafıza fonksiyonu oluşturduğu sonucuna varabiliriz. Basitçe ifade edersek, siyasal iletişimin bunu yapması, medyalarınkinden çok daha fazla parametre içerdiğinden ötürü çok daha karmaşıktır. Amaç aynıdır; siyasal iletişimin her andaki durumunu yapısal dengesizlik tehlikelerini olduğu kadar güç ve güçsüzlükleri, farklı mantıkların birbirini dengeleme tarzını kavrayabilmek. Doğal olarak bu hafıza fonksiyonu siyasetin üç (seçim, olağan hal, buhran) durumunda farklıdır ancak bunların herbirinin içindeki denge ve dengesizlikleri kavramak için çok faydalı olabilir.

Siyasal iletişimin not defteri bir bakıma sadece siyasetin değil daha genel olarak demokratik sistemin verili andaki bir fotoğrafını oluşturur.

Sonuç olarak siyasal iletişim, üç eşanlı olguyu biraraya getirir. O, meşru olarak kendisini ifade etme izni verilmiş aktörlerin karşılıklı söylemleri aracılığıyla her gün görülebilir olan bir gerçekliktir. Öte yandan, siyasete katılan niceliklerin ve siyasal davranışın konusunu oluşturan sorunların sayısal artışıyla birlikte demokrasinin yaygınlaşması ayrıca nabız yoklamaları ve medyalarla birlikte siyasal oyunun görünürlüğünün artışıyla ilişkili olan siyasetin yeni bir işleyiş düzeyidir. Ve nihayet, çoğulcu kitle demokrasisinin işleyişi için kaçınılmaz olan kamusal alanın farklı bir kavramıdır. Bir başka deyişle siyasal iletişim hem işleyiş düzeyinde görülebilir bir olgudur hem de çağdaş siyasal olgulara uygun bir kavramdır.

Bir altın kaynaşma çağı idealini hayal eden ya da aksine manipülasyonun saltanatı kehanetinde bulunan çok zorlama bir iletişim teorisini bir yana bırakarak siyasal iletişim teorisi, siyaseti de rahatlatır. Hatırlatır ki, iletişimin ve dünya görüşlerinin kaçınılmaz biçimde birbirine yaklaştığı bu çağda dahi siyasetin temeli, birinin ötekiler üzerinde zaferini sağlama amacına matuf görüş çatışması olmakta devam eder.

Sonuç olarak siyasal iletişim, siyasal akıldışılığın iletişimsel bir çerçevede düzenlenmesinin bir etkeni olarak kendini gösterir.

(Hermes [Le Nouvel Espace Public] no.4, 1989.
Çevirenler HÜLYA TUFAN - ÖMER LAÇİNER)
Birikim: Sayı 30

 

Prof. David Morley : "İletişim krizleri, çoksesliliği ve çokkültürlülüğü çıkmaza sokuyor…"

Prof. David Morley :

Ülkemizde daha çok “Kimlik Mekanları: Küresel Medya, Elektronik Ortamlar ve Kültürel Sınırlar” kitabıyla tanınan Goldsmith Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. David Morley, ’sınırsız toplum’ vaat eden yeni iletişim teknolojilerinin en büyük rant kaynağının, gözetim teknolojisi olduğunu vurguluyor.“McLuhan’ın ’Küresel Köy’ söylemini, bugün siber uzay, internet veya mobil yaşam sahiden karşılıyor diyebilir miyiz? Şüpheliyim. Aksine bu sistemler, insanları özgürleştirmek ve öyle kolayca hareketlendirmek bir yana, onları oldukları yere daha az sabitler ve birbirlerine güvenlerini daha da azaltır görünüyor” yorumunu yapan Morley, iletişim krizlerinin, çoksesliliği ve çokkültürlülüğü çıkmaza soktuğuna da dikkat çekiyor. Evrim ALTUĞ’un Sabah Kitap’ta yayınlanan ilginç söyleşisini ilginize sunuyoruz:

-Sizi Türkiye’deki okurlarınıza tanıtan Kimlik Mekânları kitabınızın yayımlanmasının üzerinden 10 yıl geçti. Dünyada yaşanan 11 Eylül ve Irak Savaşı ya da internetin yükselişi gibi gelişmeler ışığında, Kevin Robbins ile yazdığınız bu kitabın verdiği mesajlarda herhangi bir sapma var mı?
-Kevin ile yazdığımız Kimlik Mekanları, kabaca ’kültürel coğrafya’ olgusuna eğiliyordu. Elektronik temaslılık olanakları üzerinden yaşanan zaman ve mekân algısı değişimi de, kitabın tartışma konularından biri oldu. Kitap üzerinden daha o günlerde karşısında durduğumuz düşüncelerden biri de, sözde küreselleşmenin, ’online’ cemaatler ve ’sınırsız’ toplumların refahı üzerine kurulu ütopik vizyonuydu. Bu hikâyeye kulak asmadık.

-Naomi Klein da Şok Doktrini kitabında bu konulara değindi...
-Bana göre daha baştan haklıydık; kaldı ki Naomi Klein’ın bahsettiğiniz Şok Doktrini kitabındaki tartışmaları da beni doğruluyor. ’Sınırsız toplum’ şöyle dursun, dünün sınırsızlıktan dem vuran yeni teknoloji dünyasında, bugünün ve yarının en çok kâr getiren ve patlayan iş kollarından biri, ’Sınır Gözetimi’ (Border Surveillance) teknolojisi olup çıktı! Kevin ile o kitapta şunu çoktan tartışmaya açmıştık ayrıca: Dünyada iletişim olanaklarının sözde küresel artışı ile birlikte, ne yazık ki, insanların ’temkinlilik’ düzeyi de kendiliğinden artacaktı. Risk toplumuna yönelik bu tutum, beraberinde insanların sadece kendilerini ve kendilerinden olanları korumalarına yönelik, dışlayıcı, cemaatçi tutumları da kökleyecekti.

-Britanya’da göçmenlerin vatandaş olmalarına karşı ayrımcı uygulamalar gündemde.
- Söz ettiğiniz Britanya çıkışlı anti-göç yasa ve uygulama hazırlığı da pekala bu kapsamda değerlendirilmeli. Buna artan ırkçılığı da ekleyelim; McLuhan’ın ’Küresel Köy’ söylemini, bugün siber uzay, internet veya mobil yaşam sahiden karşılıyor diyebilir miyiz? Şüpheliyim. Aksine bu sistemler, insanları özgürleştirmek ve öyle kolayca hareketlendirmek bir yana, onları oldukları yere daha az sabitler ve birbirlerine güvenlerini daha da azaltır görünüyor. Bu iletişim krizleri de, çoksesliliği ve çokkültürlülüğü çıkmaza sokuyor, bu bence çok ciddi görünüyor. 11 Eylül’ün bugünkü bir çok politik konuyu açıklayan bir vesile olarak alınmasına gönülsüz olmakla birlikte, 11 Eylül şöyle dursun, sırf Avrupa’daki Yugoslavya deneyimi bile, özellikle de 1995 Temmuz’unda yaşanan Srebrenica katliamı dahi, yeterince ürkütücü, kilometre taşı olabilecek bir tecrübe olarak alınmalı.

-Bu parçalanan ulus devletlere bakınca akla Osmanlı İmparatorluğu da geliyor.
-Bugün parçalanan Yugoslavya örneği, genişleyip genişlememeyi tartışırken kılı kırk yaran, yıllardır Türkiye’yi bunun için zorlayan Avrupa için çok ciddi bir örnek. Bu anlamda AB’nin, özellikle de ortak bir manifesto üretmekten aciz kuzeybatı üyelerinin, Türkiye’ye ve öteki ülkelere çokkültürlülük dersi vermeye kalkışmalarından ziyade bu konuda tarihe mal olmuş Osmanlı İmparatorluğu’nun çokkültürlü tarihini Türkiye’den iyice öğrenmelerini salık veririm.

-CNN ve BBC gibi medyaların uluslararası kanallarında bize sunulan uzman muhabir, editör ya da sunucuların isim ve kökenlerindeki çeşitliliği nasıl değerlendiriyorsunuz? Sunulan pencereyi inandırıcı buluyor musunuz?
-CNN ve BBC’nin uluslararası haber program ve yayınları, takdir edersiniz ki Britanya’da pek ilgi görmüyor. Bu kanallar, tıpkı ABD’de olduğu gibi, dünyanın geri kalanına sunulan birer vitrin gibi yayın yapıyorlar. Bununla birlikte, bugün gelinen bu renkli ortamı çok da yabana atmamak gerek. Evet, yapılan bir tür vitrin çalışması; ama benim kuşağımdan insanların geçmişlerinde kimi hikâyeler de yok değil. Eskiden Britanya televizyonuna bir siyah çıktığında ailenin tüm bireyleri işlerini bırakıp sırf Asyalı veya siyah birini görebilmek üzere TV karşısına geçerlermiş. Bununla birlikte, bugün hâlâ Britanya’da, farklı etnik kökenlere sahip insanların TV’de belirmesinden rahatsız olan bir kesimin varlığı söz konusu.


- Peki ezilmiş kesimlere, üçüncü dünya ülkelerine ait olan medya mensupları?

- Örneğin Trinidad kökenli, Kraliçe tarafından da bizzat şövalyelik nişanıyla onurlandırılmış, tanınmış siyah bir ’Anchorman’ daha var; adı Trevor McDonald. Britanya’da en güvenilen 100 kişiden biri o. Koloni sonrası dönemde doğmuş. İngiliz eğitimi almış ve aldığı dil eğitimi o kadar mükemmel ki, bazen birçok beyaz İngilizi geride bırakıyor. Dolayısıyla karmaşık bir durum bu. Son kertede bana bu anlattıklarımı gençliğimde söyleseydiniz size gülerdim... Bunun bir benzeri, yeni topraklarını benimseyen yerleşik göçmenlerin, örneğin yeni gelen Rumen göçmenlere karşı takındığı daha da milliyetçi ve korumacı tavırla karşımıza çıkıyor. Örneğin bir Hint veya Afrika asıllı İngiliz göçmeni, Britanya kraliyetine bağlı ’Commonwealth’ toprakları üyesi olduğu ve vaktiyle kendi topraklarının da işgal edildiği savından hareketle, kendisinden sonra gelen başka ülke göçmenlerini dışlama yolunu seçebiliyor. Yani gerçekten, durum çok karışık.

-İnternet ve Facebook niçin bu kadar yükselişte size göre ?
-İnternet yayını ilk başladığında, insanlar her istedikleri şekilde davranabilecekleri, istedikleri cinsiyet, takma isim, etnik köken veya yaşta olabilecekleri konusunda yanılgı içindeydi. Ama bundan da çok memnundu. Bugünse herkes, yapay değil, ama gerçek kimliğini ifşa etmek için birbiriyle internette adeta yarış halinde. Yani durum tam tersine dönüştü. Bu yüzden sanırım son 10 yılda yeterince, sanal dünyanın gerçek olanına nasıl daha verimli ve hızlı, ve tabi gerçekten hizmet edip edemeyeceği üzerine tartıştık. Şimdi insanlar, birbirlerini yaşadıkları semte, bölgeye ve sosyal sınıfın uygarlığına göre bulmaya ve iletişime girmeye çalışıyor. Yani bu anlamda, Facebook gibi sanal oluşumların, hakikaten var olan coğrafi iletişim pratikleri ve ihtiyacına ket vuracağından şüpheliyim. (Kaynak: http://kultur.sabah.com.tr/kit129-110001-20080618-1100.html)

Uzmanlar tartışıyor; Türk Medyası fanatizmden nasıl arınabilir?

Yapı Kredi Yayınları’nın dergi/kitap dizilerinden biri olan Cogito, Aralık-Ocak sayısını "Fanatizm" konusuna ayırdı. Derginin dosya konularından biri de “Medya ve fanatizm” idi…  Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Esra Arsan, gazeteci Mete Çubukçu ve Galatasaray Üniversitesi Öğretim Görevlisi Ragıp Duran, fanatizmin içeriğini ve  medyada fanatizmin nasıl ortaya çıktığını tartıştı. Medyanın bugünkü yapısına esaslı eleştiriler getiren üç uzmanın görüşlerini ilginize sunuyoruz…


Ragıp Duran: İsterseniz önce “fanatizm” sözcüğü üzerinde duralım. Birincisi, aslında çok kullanılan bir kelime değil fanatizm. Medyada fanatizm ya da medya fanatizmi dendiği zaman benim aklıma ilk gelen şey başta spor ve futbol fanatizmi olmak üzere, fanatizmin medya aracılığıyla yaygınlaşması. Elbette, işin kaçınılmaz olarak bir kuramsal ve akademik yanı, bir de pratik yanı var. Bu pratik düzeyde ben fanatizm sözcüğünü biraz daha hafif bir anlamda, medyanın küçük sine qua non’ları olarak ele almak istiyorum. Mete Çubukçu’yla konuyu günlük pratik itibarıyla konuşacağız; Türkiye ve Ortadoğu medyasında ve elbette Avrupa medyasında da tabu, engel, olmazsa olmaz dediğimiz şeyler gazetenin çalışma tarzı içinde ne şekilde tezahür ediyor, bunu ele alacağız. Ama, bunun yanı sıra, fanatizm deyince mutlaka yoğun bir tutku ve bir tabu da söz konusu. Özellikle son dönemde yükselen milliyetçilik de geliyor akla, ama zaten milliyetçilik, 1923’ten beri Türk medyasının neredeyse bütününde baskın. Yani o ideolojik üretimin içeriğinden, niceliğinden çok mekanizmalar ilgimi çekiyor. Çünkü o üretimi sağlayan aslında o mekanizmalar. Yani, fanatik olmayan, fanatizmden arındırılmış birtakım mekanizmalar olsa, üretim de farklı olur. Bir örnek vereyim. Ben Nezih Demirkent zamanında Hürriyet’te çalıştım. Nezih Demirkent’in künyedeki sıfatı Genel Yayın Yönetmeni değil, Genel Müdür’dü. Çünkü hademenin ne zaman izne çıkacağına bile Nezih Bey karar verirdi. Gazeteler halen olağanüstü militer bir yapıdadır, müthiş bir hiyerarşi vardır. Hürriyet’te 26. sayfaya girecek tek sütun halen Ertuğrul’un iki dudağı arasındadır. Bu bana bir fanatizm örneği gibi geldi. Fanatizm dendiği zaman çağrışımlarımız belki tam olarak uymayabilir ama ben bu şekilde algılıyorum. Esra, istersen ilk önce genel fanatizm olgusuna ve medyaya ne şekilde yapıştığına bir değinelim.


Esra Arsan: Ben medyayı basınla sınırlayacağım ama tabii daha sonra onun dışına da çıkabiliriz. Önce gazeteciliğin sosyolojisi açısından bakalım, sonra dediğin gibi gazeteciliğin iç örgütlenmesi ya da gazeteci kimliği açısından. Şimdi, benim fanatizmden anladığım saplantılı, takıntılı bir yanlılık veya bir aşırı taraftarlık. Veyahut da bağlamından kopacak ya da hedefinden uzaklaşacak kadar bir çığırtkanlık. Bir körü körüne yanlılık ya da sabit fikirlilik diyebiliriz. Fanatizm deyince, fikirler ve olgular karşısında aciz hale gelmiş, gözü dönmüş bir yanlılıktan söz ediyoruz. Çünkü, ‘fan’ kavramının sözlük anlamına baktığımızda, örneğin bir müzik grubunun fanatiği veya hayranı olmanın yanında, burada hakikaten sevdiğin veya taptığın o objenin veya süjenin bir tür fikirsel kölesi olmak söz konusu. Fanatizm deyince, ölesiye olmak veya ölesiye sevmek gibi bir şey geliyor benim aklıma.


Ragıp Duran: Sen bu kelimeleri sıralarken aklıma geldi. Fanatizmin arkasını açmakta yarar var. Tabunun yanı sıra bir de dogma yönü var bu kavramın.


Esra Arsan: Evet, akıl, izan ve mantıktan uzaklaşmış bir durum. Şimdi burada aşırı duygusallık, dogmatizm, adanmışlık, nefret ve adil olmayan yargılama ve önyargılar söz konusu.
Ragıp Duran: Adanmışlık derken, sanırım olumsuz bir adanmışlıktan bahsediyorsun?


Esra Arsan: Evet, aşırı, körü körüne adanmışlık. Türkiye açısından baktığımız zaman, bu durumu birkaç alanda görüyoruz. Türkiye’de bir ideolojik fanatizmden söz edilebilir. Türkiye basınının önleyici tabuları var.Ama isterseniz önce dünyadaki duruma bir bakalım. Özellikle benim son yıllarda çok sık kullandığım Akdenizli gazetecilik pratiğine, yani Yunanistan’a, Türkiye’ye, İtalya’ya, Fransa’ya baktığımızda, aşırı partizan, yanlı ve bu yanlılıkla övünen bir gazetecilik tarzı görüyoruz.. Bu gazetecilik, tarafında olduğu ideolojik bakışın, görüşün, partinin veya duruşun, bir tür ölesiye savunucusu, yılmaz savaşçısı durumunda – bu bakış ister sağ, ister sol olsun.


Ragıp Duran: Sen Akdeniz ekolü deyince –ki ben Akdeniz ekolü yerine “Latin Ekolü”nü kullanmayı öneriyorum- aklıma şu geldi. Şimdi, İngiliz ya da Anglosakson ekolün kökeninde “facts and figures” adı verilen anlayış var. Latin ekolünde ise, esas olarak senin saydığın ülkeler başta olmak üzere Yunanistan, Türkiye, İspanya, İtalya vb ülkelerde yorum, sentez ve sansasyona dayalı bir anlayış var. “Facst and figures” anlayışında kaçınılmaz olarak çok fazla dogmatik, çok fazla fanatik olamam. Öteki yaklaşımsa yapısı itibarıyla fanatizme daha açık.


Esra Arsan: Bunun nedenini açalım hemen. Neden Latin Amerika’da ve Akdeniz ülkelerindeki gazetecilik daha sansasyonel ve daha yoruma ve senin dediğin gibi polemiğe dayalı? Çünkü Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki gazetecilik geleneğine baktığımızda orada gazetecilik geleneğinin izlerini ticaret burjuvazisinin ortaya çıktığı dönemde görüyoruz. Doğu Avrupa ve Latin Amerika’dan çok önce Batı’da gelişmiş olan basının ticaret burjuvazisinin enformasyon açığını kapatmak için geliştiğini görüyoruz. Yani adam işte malı gemiye yükleyip gönderiyor, o gemideki yükün sağ salim gidip gitmeyeceğini, oradaki siyasal durumu, etnik meseleleri, iç savaşları vesaireyi merak ediyor. Doğru enformasyona ihtiyacı var. Dolayısıyla oradaki gazeteci de ona doğru, olgulara dayalı haber geçmek durumunda. Bize ve diğer Akdeniz ülkelerine, Latin Amerika ekolüne baktığımızda gazetecilik geleneğinin daha edebi kökenli olduğunu görüyoruz. Yani bizde Şinasi, Namık Kemal gibi daha edebiyat ağırlıklı kişilerin ilk gazeteleri çıkardıklarını ve bu gazetelerde bu yazarların eserlerinin -Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre’sinin, Şinasi’nin Şair Evlenmesi’sinin- yayımlandığını ve enformasyon vermekten ziyade polemik yapan, halka yorum veren, bir şeyler vadeden bir gazetecilik olduğunu görüyoruz. Yunanistan’a baktığımızda da durum aynı. Yunanistan basını da aynı bizim gibi polemiğe, yoruma dayalı, olgulardan uzak, sansasyonel içerikli habercilik yapar. Dolayısıyla, bu yoruma dayalı gazetecilik atmosferinde fanatik düşüncelerin yeşermesi çok normal.


Ragıp Duran: Yatak müsait. Peki, Mete, sen örneğin Cumhuriyet gazetesinde çalışırken ya da çalıştığın diğer medya kuruluşlarında, fanatizmi günlük mekanizmada herhangi bir şekilde gördün mü? Yani, işin genel teorik yanını bir tarafa bırakıp –Esra sana da soracağım aynı şeyi, çünkü sen de Tempo-Aktüel vb dergilerde çalıştın– önce fanatizmin ne şekilde tezahür ettiğini konuşalım.


Mete Çubukçu: İşin pratiğinde, belirli dönemlerde mantığın ve soğukkanlılığın biraz geri plana atıldığı noktalar daha çok öne çıkıyor. Bu da Türkiye’de sadece medya için değil toplumun bütünü için geçerli. Benim “kompleks” adını verdiğim noktalardan kaynaklanan konularda, bu daha çok öne çıkıyor.


Ragıp Duran: Sadece belirli dönemlere özgü bir durum değil, genelde de böyle bir yaklaşım var ama bu dönemlerde, yani kriz dönemlerinde veya savaş dönemlerinde daha gözle görülür hale geliyor anlamında mı söylüyorsun?


Mete Çubukçu: Evet, genelde durum ne, ona bakalım. Son 30 yıla baktığımızda, belki klişe olacak ama, Kürt meselesi, Türklük meselesi, Ermeni meselesi hep var; işte, Ermeni meselesi 1915’ten beri var ama belli dönemlerde nüksediyor. Bunun içine zaman zaman laiklik ve Kemalizm girer; son dönemde İslami fanatizm girer. Bunlara “sinir uçları” denebilir.
Esra Arsan: Ordu fanatizmi?
Ragıp Duran: O ezelden beri var.
Mete Çubukçu: Tabii, ordu fanatizmi var ama ordu karşıtlığı fanatizmi de var. Sonuç olarak, bu sinir uçları diyebileceğimiz konular öne çıkınca soğukkanlılık ya da nesnel gazetecilik arka plana itiliyor.
Ragıp Duran: Mete’nin söyledikleri şu bakımdan önemli: Belki de fanatizm konusunu iki ayrı düzeyde ele almak lâzım. Birincisi, yapısal olarak sürdürülebilir birtakım fanatizmler var, bir de, Mete’nin söylediği bir yandan toplumsal yasağa bağlı olarak, bir yandan da medyanın gündemine bağlı olarak daha uç hale gelen fanatizmler var. “Öcalan İtalya’da” haberi mesela, bizim geleneğimizde olmamasına rağmen birden bire İtalyan düşmanlığını körükledi. Kravat yakmalar vb protestolar gördük, değil mi?
Esra Arsan: Bence onlar gelip geçici şeyler. Fanatizm daha yerleşik…
Ragıp Duran: Evet ben de tam olarak onu demek istiyorum. Bir kalıcı yasak var, bir de sosyal, siyasal, kültürel, sportif – Galatasaray UEFA şampiyonu olduğu zaman beni bile rahatsız eden bir Galatasaray fanatizmi ortaya çıkmıştı- düzeylerde kabarmalar. Yani, sanki altta düz bir çizgi var, çeşitli fanatizmlerin istikrarını sürekli koruyor, bir de inip çıkan bir başka eğri var.


Mete Çubukçu: Dönemsel olabilir. Dediğin gibi, bir dönem İtalya’ya düşman oluyorsun, bir dönem Öcalan nedeniyle Suriye’ye düşman oluyorsun; 10 yıl sonra böyle bir şey kalmıyor. Medyayı bir şekilde yönlendirenler o sinir uçlarını bir yere kanalize ediyorlar. Çok da bilinçsizce yapıldığını zannetmiyorum bunun; kendi zihin altlarında bu var zaten. Ama toplumda da bunun karşılığını bulacaklarını biliyorlar. Özellikle son dönem olaylarında görüyoruz bunun örneklerini, ileride değiniriz.
Dediğim gibi, çok yerleşik fanatizmler, bir de zaman zaman ortaya çıkan fanatizmler söz konusu. Bunun alt kategorileri de var tabii ki. Mesela cinsel ayrımcılık… Sonuçta, arada bir kırılmalar olsa bile, erkek medyanın egemenliğinden söz edebiliriz. Elbette birtakım mücadelelerin etkisiyle yavaş yavaş bazı kırılmalar olmuyor değil. Ama, hâlâ söz konusu haber bir kadınla ilgiliyse çok farklı sunuluyor ve ilgi çekiyor. Sonuçta öneriliş şekli böyle olduktan sonra yapılış şekli ve gelişimi, olgunlaşması da aynı şekilde oluyor. Keza hâlâ geçmeyen, azınlıklara karşı ayrımcılık var; yer yer kırılsa bile tortuları halen duruyor. Çok klişe bir mesele, örneğin bir trafik kazası haberinde Ermeni iş adamı veya Rum doktor kaza geçirdi deniliyor, anlatabiliyor muyum? Bunu yapan ya da öneren hakikatten ayrımcı biri olmayabilir ama işte böyle ifade ediyor.


Ragıp Duran: Esra Akdeniz havzasını gezdi. Sen bizden daha iyi bildiğin Arap medyası hakkında neler diyeceksin? Orada ne tür fanatizmler ve bunların kökeni ne?


Mete Çubukçu: Orada en temel fanatizm, minik kırılmalara rağmen, tabii ki anti-semitizm. Elbette, İsrail düşmanlığıyla anti-semitik üslubu ayırmak gerekli; Arap medyası genelde anti-semitik.


Esra Arsan: Ben burada başımdan geçen ve beni çok etkileyen bir hikayeyi aktarmak istiyorum. Oxford’daki gazetecilik programında, 11 ülkeden gazeteci vardı. Bir gazeteci de Mısır, El-Ahram gazetesinden… Başörtülü, böyle seminerlerin arasında falan gidip namazını kılan, inanan bir gazeteciydi. Programın ortasında, İsrail’den bir gazetecinin de bize katılacağı, üç aylığına programa gireceği söylendi. Mısırlı gazetecinin tepkisi şu oldu: Buraya bir Yahudi gazeteci gelecekse ben burada kalamam. Biz, daha tanımıyorsun bile adamı, nasıl biri olduğunu bilmiyorsun, düşüncelerini bilmiyorsun, ayrıca bu programa geldiğine göre mutlaka çok seçkin aklı başında bir insandır, diyerek ikna etmeye çalıştık. Hayır, dedi, ben bir Yahudinin olduğu bir yerde duramam, dolayısıyla benim ilişkimi kesin programla, ben gidiyorum… Bu kadar anti-semit bir tavrı vardı.
Ragıp Duran: Ve gitti mi?


Esra Arsan: Aslında onun ayrılma vakti de gelmişti ve tam o giderken geldi İsrailli gazeteci. Dolayısıyla çok karşılaşmadılar ama ilk tepkisi, ilk feveranı anlaşılır gibi değil.
Mete Çubukçu: Evet, genel eğilim bu, ama bunun karşıtları da var. Yani İsrailli gazetecilerle oturup birlikte çalışan, birlikte iş üreten Arap gazeteciler de var ama tabii ki bunlar bir şekilde azınlıktılar. Şimdi, bu niye böyle? Çünkü toplumsal yapı da böyle. Çünkü, toplumda bunun karşılığı olduğunu biliyorlar. Diğer yandan, ben oradaki rejimlerin bunu bir şekilde halkı hem ayakta tutmak hem bastırmak için kullandıklarını düşünmüşümdür.


Ragıp Duran: Bence bu çok önemli, şu bakımdan. Hep aklıma takılıyor. Örneğin herhangi bir Arap ülkesinin gazetecisi, İsrailli meslektaşlarımızla oturup bir konuşma yapalım dese, büyük ihtimalle bizde “Ermeni soykırımı vardır” diyen insanın durumuna düşecek. Yani öyle bir baskı da söz konusu.
Mete Çubukçu: Tabii ki, İsrailli gazetecilerle birlikte proje üretenler ya da birlikte çalışanlar bir sürü şeyi göze alarak yapıyorlar bunu. Gazetecilerin geneli böyle derken, rejimlerin de buna yataklık yaptığını eklemeliyim, rejimler de destekliyor bu tutumu. Zaten çok fazla sayıda ülkede, gazetelerin rejimlerin uzantısı olduğunu görürüz.


Ragıp Duran: Benim hep merak ettiğim o yataklık etme, destekleme meselesi. Fanatik prodüksiyonu, fanatik üretimi sağlayan yapı nedir? Gazetelerden, medyanın organlarından söz ediyorum. Burada etkili olan en önemli faktör nedir? Hiyerarşi mi, baştaki yöneticinin fanatik olması mı? Mesleki tecrübelerini de hesaba katarak söylersen, akıma karşı giden bir şey yapmaya kalktığında genel yayın yönetmenin mi engelledi, yoksa akşam evde hanım mı dırdır etti de vazgeçtin?


Mete Çubukçu: Bir tanesi şudur: medyanın finansal ilişkisiyle uyuşmadık. Yani sonuçta kendi sınırlarını bilerek, yapacağını ya da yapamayacağını, nereye kadar yapacağını ya da yapmayacağını, nereye dokunacağını veya dokunmayacağını bilerek hareket ediyorsun.


Ragıp Duran: Dolayısıyla, diyorsun ki, Doğan Grubu’nda çalışan birisi POAŞ’ta çok büyük bir ihale yolsuzluğu, skandal yakalasa bile bunu haber olarak yapamayacağını zaten en başından biliyor.
Mete Çubukçu: Zaman zaman bu, orduyla ilgili de olabiliyor. Hava birden değişince orduyla ilgili anti yayın yapabiliyorsun. Ama, bazı dönemlerde bu yayınları yapamıyorsun. Yani 30 yıllık sürece baktığımızda bunu çok somut biçimde görebiliriz. Genel atmosfer, siyasal, toplumsal atmosfer çok belirleyici.


Ragıp Duran: Benim aklıma bir örnek geldi: Hiyerarşi. Normalde Türk egemen medyasında, sabah yazı işleri toplantısında, atıyorum Hasan Cemal ya da işte genel yayın yönetmeni o gün manşete girecek konuyla ilgili bir fikir arz eder. O fikir çok fazla tartışılmaz. Aslında o fikir, muhabire ya da editöre bir talimattır; şunu manşete yapalım, bu konuyu şöyle işleyelim diye. Oradaki herhangi bir editör, herhangi bir muhabir, diyelim ki siyasi bir konunun uzmanı, o söylenen bir dogma olduğu için, çok fazla karşı çıkamaz. Ben ters bir örnek vereceğim. Ben 78-80 yıllarında Aydınlık’ta çalıştım. Orada çok hoş bir motto vardı: “Genel yayın yönetmeninden çaycıya kadar herkes üretime katılır” diye. Sabah saat beşte, altıda evden çıkardık, saat yedide basın sabah toplantısı yapardık ve iki saat sürerdi. Hiçbir gazetede iki saat toplantı yapılmaz ama devrimci olduğumuz için o zamanlar, yapıyorduk. İki saat yazı işleri toplantısı yapılırdı ve çaycı da katılır ve görüş arz ederdi. Çok da ukala bir çaycımız vardı aksi gibi. Fakat sonradan anladım ki, bu tamamen görüntüden ibaret. Yani o zamanki genel yayın yönetmenimiz ne derse o olurdu; biz tartışarak onun söylediğini yapmış olurduk. Yani itiraz ederdik, ama itiraz eden bastırılırdı. Nispeten daha demokratik gazetelerde de bazen genel yayın yönetmeninin söylediğine karşı çıkardık ama karşı çıktığımızla kalırdık.
Mete Çubukçu: Sonuçta o hiyerarşide haber yapısını kim belirliyorsa onun sözü geçer.


Esra Arsan: Burada önemli olan, medyanın ekonomi politiği, yani medya sahipliğinden kaynaklanan birtakım zorlamalar, medya sahibinin sahip olduğu diğer işletmeler yüzünden bazı şeyleri görmezden gelme, bazı şeyleri yok sayma, yayınlamama zorunluluğu falan değil. Fanatizmde aslında çok ciddi bir inanç var. Gazeteci aslında bir şeyleri yok sayarken veya bir şeyleri deli gibi savunurken, bunu inanarak yapıyor. Şimdi bunu, söylemsel pratiklerle açıklamamız lazım. Foucault’nun dediği gibi, bir bilgi üretiliyor ve bu bilgi birtakım semboller aracılığıyla bize veriliyor. Ve bu bilgi bize, şu adam iyidir, bu adam kötüdür, şu grup iyidir, bu grup kötüdür, bunu seveceğiz, bundan nefret edeceğiz, bu bizdendir, diğeri ötekidir şeklinde sunuluyor. Bu bilgiyi ve anlamı üreten basın emekçileri fanatik aslında.
Ragıp Duran: Ve bizden buna inanmamız isteniyor.


Esra Arsan: Zaten onlar da buna inanıyorlar. Türkiye’de ya da bütün dünyada, birey olarak doğumdan itibaren birtakım söylemsel pratikler içinden geçiyoruz. Medya sektörünün veya basının karar alma mekanizmasında oturanlar da zaten bu söylemsel pratikleri içselleştirmişler. Bir gazeteciye, yaptığı o fanatik yayın, haber bülteni ya da gazete manşetinin yanlış bir şey olduğunu söylediğiniz zaman garip garip bakıyor, bunun yanlış olduğunu nasıl söyleyebilirsin diye. Bunu en son Trabzon’da yaşadık. Ragıp, sen de oradaydın. Sınırötesi operasyon haberleri, DTP’nin kapatılması, Kürt meselesi konusunda yerel medyanın temsilcileri ile konuştuğumuz zaman, şöyle dedik: "Biz burada haberlerin sadece bir kısmını alıyoruz. Genelkurmay’dan gelen bilgilerle yetinmek durumundayız. Halbuki bunun bir de bir başka haber kaynağı da var. Değil mi? Kandil’de de birileri var. Türk askerlerini esir alan bir grup var. Şimdi bu grup Türkiye basınında bu esir haberlerinin yayımlanmasında 48 saat önce öbür taraftan bu bilgiyi alıyor. Ama habere dönüştürmüyor. Neden habere dönüştürmüyor? Çünkü Genelkurmay’ın bilgi vermesini, doğrulamasını bekliyor. Niye? Çünkü asıl haber alması gereken kaynağı o olarak görüyor. Halbuki o arada yabancı basında çıkıyor o haberler. Fransa’da çıkıyor, İngiltere’de çıkıyor; Türkiye basınında yok. Niçin? Çünkü, gazetecilerin içselleştirdikleri bir şey bu. Yani neden öbür tarafa gitsinler ki?” Bunu söylediğimiz zaman Karadenizli gazeteci meslektaşlara, oraya PKK propagandası yapmaya gelmişiz gibi bir tutumla karşılandık; bu kadar fanatik yaklaşıyorlar. Müthiş bir suçlamayla karşı karşıya kalıyorsun. “Dünyada terör örgütüyle konuşan gazeteci var mı?” gibi absürt sorular sorabiliyorlar. Oysa, herkes konuşuyor. Başbakanlar görüşüyor, pazarlıklar yapılıyor. Söylemeyi unuttuk aslında orada, Türkiye’de de Abdullah Öcalan’la Mehmet Ali Birand’dan tut da, Yalçın Küçük’e, Doğu Perinçek’e kadar çok sayıda gazeteci söyleşti. Ragıp sen de bunlardan birisin; gerçi sen bu nedenle içeri girdin ama şimdi o davalarda beraat ettiler. Fakat aynı Karadenizli gazeteci, Çeçenler terörist eylem yaptığı zaman onlarla söyleşi yapmayı kabul ediyor. Çünkü o bizden, onu içselleştirmiş. Orda bir yargı mekanizması devreye girmiyor, herhangi bir iç çatışma yaşamıyor, kuşku duymuyor zaten. Dolayısıyla POAŞ haberleriyle bunu ayrı tutmak lazım. Belki POAŞ haberlerini inanarak göz ardı etmiyor, patron mutlu olsun diye yapıyor. Halbuki öbür tarafta milliyetçi hissiyatla hareket ettiği zaman, bu yaptığına inanıyor. Bu ikisini ayırmak lazım.
Mete Çubukçu: Sonra da, bu çıkışın altında kalmaya başladı gazeteciler. Çünkü, çıta giderek yükseliyor. Gazeteci söylemin altında kalıyor. Bir şekilde bu söylemi etkili hale getiriyor ve ondan kurtulamıyor. Kurtulamadığı sürece çıtayı daha fazla yükseltmeye çalışıyor. Mesela son dönemdeki şehit haberlerini futbol maçlarına taahhüt etmeye çalışmamız gibi. İşte, “Şehitler için bu maçı alın…” neredeyse herkesin ortak sloganı haline geliyor. Medya bunu ortaklaştırıyor, kendi mantığına göre, tırnak içinde, bir taşla iki kuş vuruyor. Hem bir meseleyi kendince hâlâ sıcak tuttuğunu düşünüyor, bir de öbür tarafta başka bir milliyetçiliği körüklüyor. Bu sadece spor ya da sadece futbol olmaktan çıkıyor, her şey birbirine giriyor. Ama temelde aslında aynı zihniyet var; zorlama bir birleştiricilik. Çıtayı yükseltiyor derken bunu kastediyorum.


Ragıp Duran: İkinizin söylediklerini iyi karşılayacak olan bir Bourdieu kavramı var. Pierre Bourdieu gazetecilik alanı espas trit dediğinde aslında tam da bunu tarif ediyor… Bourdieu’yu hatırlayınca, üçümüzün şimdiye kadar söylediklerinde bir boyut eksik kaldı gibi geldi bana. Çünkü gazetecilik alanının en önemli özelliklerinden bir tanesi iktidar yanlılığı. Az önce Aydın Doğan, Aydın Doğan olduğu için değil, iktidar olduğu için örnek verildi. İktidardan kastım da, medya organı sahibi olması, ayrıca önemli bir ekonomik iktidar sahibi olması. Ben de bunu çok sevmiyorum işte, askeri iktidara doğrudan bağımlılık, reklam ilişkilerinde ekonomik iktidara bağımlılık vs yüzünden gazetecilik alanı nötr bir deyim olarak kalamıyor. Gazetecilik alanı, futbol alanı gibi bir deyim değil. Gazetecilik alanında Bourdieu’nun tanımlamasında, gazetecilik alanında iktidar neredeyse bir ana motif olarak mevcut. Hani sürekli “hak haberciliği” temelinde bir gazetecilik alanı olsa, yani her habere hak haberi gözüyle bakılsa itiraz etmeyeceğiz büyük ihtimalle. Yani Bourdieu’nün tarif ettiği gazetecilik alanında bir iktidar engeli var. Önemli bir engel.


Esra Arsan: Hem öyle bir iktidar, hem de hegemonyacı taleplere açıklık var. Yani Bourdieu de biraz öyle tarif ediyor, çünkü gazeteci dediğimiz süje de etten kemikten yapılmış bir insan ve sonuçta onun da kendi içinde birtakım kimlikler ve bu kimliklerin oluşturduğu birtakım fanatizmler var. Gazetecinin mesleğe başlarken, bütün aidiyetlerinden arınmasını bekleyemeyeceğimiz için, bu gazeteci denen insanın, kadın veya erkek olarak, siyah, beyaz, ya da sarı ırkın bir mensubu olarak, Türkiye örneğinden gidersek Türk, Kürt, Müslüman, ateist ya da diğer dinlerin bir mensubu olarak vs taşıdığı birtakım özellikleri var. Dolayısıyla, bütün bu kimliklerini de gazetecilik alanına taşıyarak geliyor. Ve bu gazetecilik alanında, gerçekten tepe noktalarda bulunan kişiler ve onların hegemonyacı taleplerle kurdukları ilişkiler tabii ki içeriği çok net bir şekilde belirliyor.


Ragıp Duran: Gazetecilik alanında da o ideolojik kimliğin çok daha güçlüsü, çok daha organizesi var. Oraya geldiği zaman, kendini kolay bir şekilde monte ederse ve şevki yoksa bir şekilde dışlanıyor. Ben kendi öğrencilerimden biliyorum; öğrenciyi yetiştiriyorsun, bir gazeteye gidiyor geliyor, bir kısmı ayak uyduruyor, onu artık tanıyamıyorsun, çünkü onun bizim göremediğimiz derisi, oradaki deriyle uyuşmuş, yoksa bünyenin reddetmesi gibi atar onu normalde.


Şimdi ikinize de cevabını bilmediğim bir soruyu soracağım. Mete, sen de Arap gazetelerini, Batı gazetelerini takip ediyorsun, biliyorsun. Çok magazin bir soru olabilir ama bana derin bir anlamı varmış gibi geldi. Başka bir ülkede Fanatik diye bir gazete duydun mu hiç? Ya da benzer adı olan, örneğin, “dogma” vb adlı bir gazete var mı hiç? Çünkü, biliyorsun bütün dünyada gazetelerin adı üç aşağı beş yukarı aynıdır: “İskenderiye Feneri”, bilmem ne postası, Kurye, Tribün vb.
Mete Çubukçu: Arap bölgesinde de durum aynı. Güneş, fener, ışık üzerinden verilmiştir hep gazete adları. Ama mesela, El Vatan var, Memleket var, ona benzer şeyler tabii ki var.
Ragıp Duran: Batıda duydun mu Fanatik benzeri bir isim? Bilgi olarak soruyorum.
Mete Çubukçu: Benim duyduğum kadarıyla bilmiyorum.
Esra Arsan: Duymamak, olmadığını göstermez. Sonuçta yanlış bir şey söylemelim, bahsettiğiniz bir spor gazetesi…


Ragıp Duran: Varsa, internete yazdığında çıkar. Mesela Radikal diye bir müzik şirketi var İngiltere’de. Arama motoruna radikal yazınca ilk o çıkıyor. Bana Radikal de garip geldi. Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da ya da başka bir kültürde, bir spor gazetesi, Fanatik ismiyle çıkarsa satmaz, kimse almaz o gazeteyi. Sen o kadar çirkin bir isim takar mısın? Mesela sen oğluna çirkin diye bir isim takar mısın, ya da kızına acuze diye isim takar mısın? Takılmaz.
Mete Çubukçu: Ama Türkiye’de bu olmalı.
Ragıp Duran: Hah. İşte benim derdim o. Yani Fanatik gazetesi böyle bir şey… Reklamlarda da bir fanatik övgüsü var.


Esra Arsan: Çünkü zaten biz rasyonel hukuki otorite sisteminden geçmediğimiz için fanatik olmak negatif anlamda kullanılmıyor, fanatizm olumlu anlamda kullanılıyor Türkiye’de. Lider fanatizmi mesela... koşulsuz itaate dayalı bir fanatizmin körüklenmesi. Veya, yine bize has bir fanatizm olan popüler kültür aktörlerine dönük ölesiye bir fanatizm... Müslüm Gürses fanatikleri mesla. Bu insanlar bir anlamda hakikatten ruhsal tedavi görmesi gereken, vücutlarına jilet atan insanlar, ama kendi içlerinde gerçekten kendilerini yücelterek yaşıyorlar.
Ragıp Duran: Olumlu bir çağrışımı var, anlamı var…


Esra Arsan: Ama, fanatiklik boyutunda baktığında, konserlerde vücuduna jilet atanlara baktığında hani bunu olumlamak da çok mümkün değil. Ama onlar bunu bir tür doğru bir adanmışlık, bir ermişlik olarak yaşıyorlar.


Ragıp Duran: Bizim dinsel geçmişimizin bunda bir etkisi olabilir mi? Yani bütün bu şahadet edebiyatıyla bir ilgisi olabilir mi bu durumun?


Mete Çubukçu: Bahsettiğin isim konusu önemli ama bunlara çok takılmamak lazım. Yani, X, Y, Z olabilir ismi gazetenin ama attığı manşet, yaptığı haber o ismi aratmayacak nitelikte hatta daha da vahim. Sonuçta evet, niye böyle bir isim koyarsın, diye sorulabilir, ama o kadar içselleştirilmiş ki bu fanatizm...


Ragıp Duran: Benim de yakalayamaya çalıştığım buydu. Yani Fanatik “Spor, barış ve dostluktur” diye başlık atmaz. Tam tersini atar. Bu, fanatizmi üreten yapıdır… “Fanatizme karşı neler yapılabilir?” sorusuna geçebilmemiz için fanatizmin özellikle mekanik yahut medyaya ilişkin kökenleri ve kaynakları neler olabilir, onu konuşalım istiyorum. Örneğin, sen gazetecilerle çalışırken, fanatizme karşı bir yazı, bir haber yapmaya çalıştın da engellendin mi? Nasıl engellendin, ne engelledi seni orada?


Esra Arsan: Çok spesifik olarak karşılaştığım bir şey yok ama gözlemlediğim şey şu: Özellikle editörler faslından yola çıkarsak – çünkü ben de muhabir olarak çalıştım hiç yöneticilik yapmadım- orada da biraz önce bahsettiğim adanmışlık, inanmışlık, yani biz ve onlar ayrımını çok net görüyorsun. Yani bizden olanlarla ilgili yapılacak haberler skalası var bir de ötekilerden olanlarla ilgili haberler skalası var. Şimdi mesela Türkiye’de bugünkü konjonktürde çok daha net görmek mümkün bunu. Yani eskiden, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde modernleşme fanatiği, Batı yanlısı bir basın kavramı varken, şimdi Türkiye’de bir kırılma noktası var. Bir tarafta İslami basını görüyoruz, hemen yanında da İslami basınla ve onun söylemiyle kenetlenmiş bir İkinci Cumhuriyetçiler, “neo liberal” diyebileceğimiz bir basın yapısı var. Öbür tarafta yine, Kemalist, militer ve daha ulusalcı basın parçalanmaları var. İki tarafa da baktığımda, şimdi bu haber merkezlerine girsem ve rasyonel bir şeyler yapmaya, gerçekten haber yapmaya çalışsam, karşıma birtakım inanmış adamlar çıkar ve bunlar, mücahit gibi kendi düşüncelerini normatif baskıcı bir biçimde bana dayatırlar. Bunun dışına ve ötesine çıkmaya kalkıştığın zaman sen öteki tarafın adamı olarak algılanırsın ve hiçbir şekilde sorgulanmadan, yargılanabilirsin. İşini kaybedebilirsin, dışarıda bırakılabilirsin, marjinalize edilebilirsin. Diyelim ki, bugün İkinci Cumhuriyetçi düşünceyi destekliyorsun. İkinci Cumhuriyetçilerle konuşmaya kalktığında, diyelim ki AKP’yi eleştiren bir söylemle çıkarsan karşılarına hemen orducu olmakla, İttihat ve Terakkici olmakla, darbeci olmakla suçlanıyorsun. Bu da fanatik bir tutum. Şimdi, bunların ikisinin karşıtı yok mu? Ben hem ordunun birtakım söylemlerine karşı olup hem AKP karşıtı olamıyor muyum? Yani ikisi birden olamaz mı? Öbür taraftan, diyelim ki çok Kemalist, çok ulusalcı bir tarafa geçtiğinde de, liberal bir söylemi savunmaya çalıştığında, o zaman da dinci oluyorsun. Bunun ortası yok. İkisi hakikaten uç nokta, onun için aşırı.


Ragıp Duran: Kutuplaşan bir fanatizm veyahut da fanatikleşen bir kutuplaşma söz konusu.
Esra Arsan: Ve bu kişisel çıkar, kurumsal çıkar falan için yapılan bir şey değil. Birtakım inanmış insanların bir araya geldiği gruplar bunlar. Çünkü kadrolar ona göre oluşuyor.
Ragıp Duran: Evet. Samimi demiyorsun değil mi? İnanmışlık ayrı bir şey.
Esra Arsan: Evet
Ragıp Duran: Mete, sen bu konuda ne diyeceksin?
Mete Çubukçu: Ana medya için bunu ne derece söyleyebiliriz emin değilim; inanmışlıklar medyadaki konumlanışa göre değişiyor.
Ragıp Duran: Marja göre değişiyor.


Mete Çubukçu: Evet doğru, marja göre inanmışlık var. Demin “Dinsel geçmişin etkisi var mı?” diye sormuştun. Önce onu yanıtlayayım. Bilinçaltında böyle bir şey olabilir. Biz aslında Ortadoğu’daki algılamaya ve medyaya baktığımız zaman bunu çok fazla işlemedik, öne çıkarmadık ama son yıllarda, yani Cumhuriyet’ten bu yana sürekli önde tutulan bir tema bu. Şehit olmak, askerde veya görev başında, her zaman çok değerli Osmanlı’dan beri; önemsenen, tavsiye edilen, kıymetli bir şey. Nitekim son krizde gördük sekiz askerin, serbest bırakılmayıp, dönmeyip ölmelerini isteyen politikacılar olduğu kadar, medyada da bunu isteyen insanlar vardı. Bu toplumun büyük bir kısmını etkiledi. Ben derste bu konuyu tartışırken birçok öğrenci çıkıp herhangi bir bilgiye dayanmadan Türk askerinin tarih boyunca esir düşmediğini ama şehit olduğunu anlattı ve bunu bizzat savundu. “Serbest bırakılmasalardı, ölselerdi, Türkiye’nin şerefini beş paralık ettiler” diyenler oldu. Sonuçta, bu bilgiyi nereden alıyorlar? Medyadan alıyorlar. Belki zihinsel altyapı ve toplumsal altyapı da etkili ama sonuçta bunu körükleyen, tetikleyen bir şey de var. Ortadoğu’ya baktığında da bunu bizzat yazan, bu şahadeti çok daha fazla olumlayan, klipler çekerek yücelten, teşvik eden bir medya var. Bizde de belki birtakım yayınlar, Hırant’ın ya da Malatya’daki insanların öldürülmesine neden oluyor; orada da bu tür yayınlar daha geniş bir perspektif ve çerçevede gönüllü bir şekilde yapılıyor. Hatta ondan sonrası bile inanılmaz bir şekilde farklı bir mertebe olarak gösteriliyor insanlara. Yani orada da öyle bir yapı var.


Ragıp Duran: Esra, dil meselesi ve dilin kullanımı da fanatizmde önemli bir araç olsa gerek diye düşünüyorum. Bugün katıldığım bir toplantında XXX’in verdiği örnek çok ilginçti: Türkiye egemen medyasında başbakanlar “belirtir ve ifade eder”, muhalefet liderleri “iddia eder.” Ayrıca, örneğin "Türk gencinin başarısı..." denilince bilin ki, o genç erkektir, kız olsa “Türk kızının başarısı” diye geçer. Türkiye’de kullanılan dil maskülen bir dil. Dili de deşsek büyük ihtimalle “alt grup” adını verdiğim fanatizmi besleyen kaynaklardan biri olduğunu göreceğiz. Beni burada ilgilendiren, oradaki fanatik içeriğin, hangi kaynaktan, nelerden beslenerek oluştuğu. Şimdiye kadar bir sürü şey saydık, biraz daha deşsek sanki farklı şeyler de çıkardı. Şimdiye kadar saydıklarımıza ekleyeceğiniz başka şeyler var mı?


Mete Çubukçu: Dil kullanımı konusunda şunu ekleyeyim; Türk medyası herkese, yani belli noktalardaki herkese hakaret edebilme, aşağılama, hor görebilme hakkına sahip. Orada bir rahatlığı var, eli çok rahat, yani istediğine hakaret edebiliyor, istediğine küfür edebiliyor, istediğini aşağılayabiliyor. Taze bir örnek olduğu için, son krizde, gündem boyunca Kuzey Irak’taki Iraklı Kürtlere hakaret edildi, Barzani’ye hakaret edildi; burada bir şekilde toplumu o anlamda rahatlattıklarını düşünüyorlar. Ama bunun benzerini de orada yarattıklarının farkında değiller.


Ragıp Duran: Peki bir şey soracağım ikinize de. Medya fütursuz bir şekilde, hoşuna gitmeyen ötekine hakaret özgürlüğünü tanıyor. Ötekini her türlü olumsuz sıfatla niteleyebiliyor. Barzani örneğinde, bunu sıradan, düz, alelade milliyetçilik kategorisine de koyabiliriz gibime geliyor. Peki bu milliyetçi söylemle fanatizm arasındaki benzerlik veya fark ne? Bu verdiğin örneği milliyetçilikle ilgili başka bir toplantıda verebilirsin ve doğrudur. Fanatizmle ilgili örnek olarak verdiğin için soruyorum. Her milliyetçi söylem fanatik midir?


Mete Çubukçu: Burada söz konusu olan sadece milliyetçilik değil ki; kültürel kodlardan gelen bayağı bir erkek hegemonyası da var. Sonuçta bunu gazetelerin spor sayfalarında da tahlil edebilirsin. Belki son zamanlarda azaldı ama...


Ragıp Duran: Allahtan Barzani kadın değil, kadın olsa neler yazacaklardı kim bilir.
Esra Arsan: En kolay manipüle edilebilir fanatizm belki milliyetçilik.
Ragıp Duran: Evet! Peki ikisini ayırt eden unsur ne?


Esra Arsan: Vatanperverlik, iyi vatandaş veya kötü vatandaş olmak kavramlarının ve bu kavramlara ilişkin bilgi ve anlamın üretilip sömürülmesi söz konusu burada.


Ragıp Duran: Hayır, yani biz bir başlığı, bir söylemi, bir yapıyı hangi noktadan sonra fanatik olarak niteleyebiliriz?


Mete Çubukçu: İslamcı basında da böyle bir şey var. Belki kendilerine milliyetçi demiyorlar ama oradan besleniyorlar ve üzerine bir de başka bir şey koyuyorlar.
Ragıp Duran: Anti-Kemalizm fanatizminden bahsediyoruz değil mi burada?
Mete Çubukçu: Anti-Kemalizm, Anti-Siyonizm… Bizim İslami basına bakarsan Arap medyasını aratmaz anti-siyonizmde. Ya da anti-komünizm… Satır aralarında hâlâ anti-komünizm vardır. Yani, bu tabuların üzerine bir fanatizmi inşa edebilirler.


Ragıp Duran: Kriter olarak süreklilik ve inanmışlık gerektirir mi diyeceğiz milliyetçilikle fanatizm için?
Mete Çubukçu: Bence dogmatizm var bunun içinde.


Esra Arsan: Ben milliyetçiliği senin kadar olumlu kullanmıyorum aslında. Milliyetçilik zaten bir fanatizm barındırıyor içinde. Yani sembolik olarak baktığında bayrak, vatan, toprak, bölünmezlik, bütün bu söylemler bir tür fanatizmi barındırıyor içinde. Ve eğer “ben milliyetçi değilim ama vatanımı seviyorum” dersen, fanatik kesimin tepkisini çekiyorsun hemen. Birtakım yaygın medyada bugün görmekte olduğumuz milliyetçi söylemle örtüşmediğinde, onun sana dayattığı fanatizmi kabul etmediğinde, sana vatanperver değilsin, vatanı sevmiyorsun muamelesi yapılıyor. Dolayısıyla burada milliyetçiliği çok olumlayarak bakmamak lâzım.


Ragıp Duran: Olumlamak için söylemediğimi herhalde tahmin edersin ama yine de takıldım ben.
Mete Çubukçu: Bana inanmışlık gibi geliyor bu. Şimdi isim vermeyeceğim, ana medyanın önemli kalemlerinin birtakım yazılarına bakınca, o insanların inanmadıkları takdirde o yazıları yazamayacaklarını düşünüyorum – konu ne olursa olsun; ekonomi de olabilir, spor da, Kürt meselesi veya başka bir şey de. Örneğin, Irak savaşı öncesi yapılan birtakım yayınlarda, bazı insanlar için , “Ya bunların cebine para koyuyorlar, Amerika satın alıyor” vs deniyordu, ben bunlara inanmıyorum. Parayla satın alınacak insanın dili başkadır. Ama o yazıları okuduğun zaman yazarın yazdıklarına hakikaten inandığını, böyle olması gerektiğine inandığı için böyle yazdığını görüyorsun.


Esra Arsan: Fanatizmin temeli de zaten bu inanmışlık, sabit fikirlilik… Eğer inanmasa dönemler değiştikçe fikrini de değiştirmesi lâzım. Elbette, dönemsel olarak inandığı şeyden başka bir noktaya gelen gazeteciler de görüyoruz.


Mete Çubukçu: Bence o da bir fanatizm. İktidar fanatizmi o da. Gazeteyi değiştiriyor, yapılar değişiyor, onun inancı bir şekilde değişiyor ve sonuna kadar orayı savunuyor. Beş yıl sonra başka bir iktidarı çok daha fazla savunuyor. Evet, iktidar fanatizmi.


Ragıp Duran: Yanlış olduğunu bilerek söyleyeceğim. Milliyetçiliğin fanatizm içerdiği görüşünde hemfikiriz ama bence, içerse de aynı şey değil. Söyleşinin başında çizdiğimiz tablo şuydu: Bir yatak var, sürekli olarak devlet yanlısı, iktidar yanlısı yayın yapan bir medya var. Bir de inen çıkan grafikler var. Öcalan İtalya’dayken, Kardak krizi sırasında, Ermeni meselesinde, her 24 Nisan’da kabaran bir şey var. Acaba şöyle bir şey doğru olabilir mi? Bizim o kalıcı, sürekli dediğimiz yatak milliyetçiliği, faşizmi, kadın düşmanlığını, çocuk haklarının ihlali vs her türlü olumsuzluğu içeren fanatizm yukarı çıktığında mı acaba ona fanatizm demek, ötekine fanatizm dememek gerekir?


Esra Arsan: Fanatizm zaten varolan bir şey ama belli noktalarda provoke ediliyor; dozajı artıyor ve reaksiyon sağlıyor.


Ragıp Duran: Evet ama demek istediğim şu. İki ayrı kavram olan milliyetçilikle fanatizmi, faşizmle fanatizmi ayırt etmek lâzım. Faşizmde de, ırkçılıkta da, milliyetçilikte de fanatizm olmasına rağmen.
Esra Arsan: Evet.


Ragıp Duran: Tamam. Bütün bu tespitleri yaptıktan sonra kısa, orta ve uzun vadede, eminim biz dahil birçok okurun, birçok medya çalışanının da rahatsız olduğu bu ortama karşı ne tür önlemler, çareler ya da tedbirler önerilebilir? Daha az fanatizm ya da ileriki aşamalarda fanatizmsiz bir medya olabilmesi için ne yapılmalı? Örneğin “Ben yarınki dersimde şu konuyu işleyeceğim, 15 gün sonra da gazetecilerle yapacağımız yerel medya eğitim çalışmasında şu konuya ağırlık vereceğim” gibi somut örnek olarak aklına gelen şeyler ne? Bütün bu tespitleri yaptıktan sonra, özellikle Mete’nin ifade ettiği toplumsal, kültürel altyapıyı da hesaba katarak ama yine de kendi alanımızda gazeteci olarak, akademisyen olarak, bu olumsuzluğu giderici neler önerebilirsin, neler yapılması gerekli?


Esra Arsan: Öncelikle, sosyal ve kültürel altyapıya, Türkiye’de gazeteciliğin geleneksel formasyonuna baktığımda çok “umutlu” değilim. Ama tabii benim gazeteciliğin normatif yapısından yola çıkarak önerdiğim şey şu. Eğer hakikatten olgulara, enformasyona dönük bir gazetecilikse bahsettiğimiz, kamunun Türkiye’de olan olaylar konusunda çok yönlü, çok derinlemesine biçimde bilgilenmesini ve bu şekilde de siyasal, sosyal, kültürel yapılanmasını sağlayacak bir gazetecilikten söz ediyorsak, tabii ki analitik bakacağız, eleştirellik, sorgulayıcılık, nesnellik ve “neden” sorusunun peşinden gideceğiz.


Ragıp Duran: Dolayısıyla bu kavramları ve pratikleri yaygınlaştırmak gerekli.
Esra Arsan: Bence Türkiye’de gazetecilikten anladığımız şey empati değil apati kaynaklı.Ötekini sürekli yerme ve eleştirme yönelimli. Hiç kendimizi sorgulama, eleştirme, kendimizi karşıdakinin yerine koyma gibi bir bakış açımız yok gazetecilikte. Biz hep bir şeyleri savunma peşindeyiz. Bir şeylerin gerçekte ne olduğu açıklamak, ortaya koymak, sorgulamak peşinde değiliz. Eğer bu yapıdan kurtarabilirsek, gerçekten sorgulayıcı, gerçekten demokratik bir yapı kurabilir, kamuyu gerçekten eksiksiz ve çok yönlü bir şekilde bilgilendirebiliriz.


Ragıp Duran: Çok gerçekçi bir çare. Mesleki anlamda eğer biz bunları yapabilirsek fanatizmi zayıflatırız diyorsun.


Esra Arsan: Evet. Kendi düşüncemiz bize kalsın. Eğer ben fanatiksem gene fanatik olabilirim. Yine gazetecilik yapabilirim.


Ragıp Duran: Benim hoşuma gitti. Hem gerçekçi hem de uygulanabilir bir cevap verdin. Siyasi olarak düşündüğünde, özellikle bu toplumsal, kültürel, siyasal yapı itibariyle kısa veya orta vadede bir çözüm önerin var mı? Yani önümüzdeki dönemde Türkiye ne tür bir siyasi yönelim belirlerse daha az fanatizmle muhatap oluruz?


Esra Arsan: Şimdi bu süreç, yeni bir aidiyet edinmemiz süreci olabilir. Türkiye’nin siyasi ve ulusal kimliğinin Avrupa Birliği sürecinde uğrayacağı değişim. Aslında Avrupa’da da böyle bir fanatizm var şu anda. Mesela İngiliz basınına baktığında İngiliz basını da bugün Avrupa Birliği karşıtı bir fanatizm içinde. Oysa Türkiye basını genelde AB yanlısı. O zaman, bir Avrupalı kimliği yerleşir mi, basında da böyle bir değişim, gelişim gözlenebilir mi dersen çok “umut verici” konuşamayacağım çünkü bugüne kadar Avrupa Birliği üyesi olmuş ülkelere bakıldığında da hala o ulus kimliğinin, ulus fanatizminin devam ettiğini, Avrupa Birliği’ne ilişkin bütün haberlerin ortak bir Avrupa kamusal alanı içerisinden değil de ulus kamusu üzerinden şekillendiğini görüyoruz.


Ragıp Duran: Yunan basınındaki Anti-Türk fanatizminin, AB üyeliğiyle, AB sürecinden sonra azalmasına ilişkin bulguların var mı?


Esra Arsan: Öyle bir bulgu yok. Bir Yunan gazeteciyi Avrupa Birliği’nde Brüksel’deki gün ortası bilgilendirmelerinde görsen, inanılmaz fanatikler. Hatta en fanatik gazeteciler onlar diyebilirim.
Ragıp Duran: Özellikle Türk yetkililere soru sorma faslında…

Esra Arsan: Tabii tabii.
Ragıp Duran: Durum umutsuz mu?
Esra Arsan: Ben çok umutlu değilim ama Allah’tan umut kesilmez diyelim.
Mete Çubukçu: Ben çok umutsuz değilim… Aslında benim için de nirengi noktası AB süreci, ama bu süreç de şu anda çok iyi gitmiyor. Bu sadece Türkiye’nin yaklaşımından, -bir sürü kırık dökük, hatalı şeyler olmasına rağmen- değil, diğer taraftan da kaynaklanıyor. Diğer taraftan, aslında gelen tepki hem medyada, hem toplumda buradaki bu yapının kırılmasını engelliyor. AB Türkiye için umut kapılarından birisi bence de. Yani hem medyanın tırnak içinde “kendini terbiye etmesi”, toplumun terbiye olması, biraz tavuk-yumurta, yumurta-tavuk ilişkisi gibi bu süreçten geçiyor. Mesela Yunanistan’da anti-Türk bir tavır olduğundan söz ettin. Bugün bizim medyaya baktığımız zaman, hani çok milliyetçi, Yunan takıntısı olan medya dışında ana medyada 1999’dan beri o “Yunan Gavuru” edebiyatı bir şekilde kesildi.


Ragıp Duran: Üstelik, AB’ye girmeden gerçekleşti bu.
Mete Çubukçu: Demek ki bir şeyler olabiliyor, bir şeyler yapılabiliyor. O dönemin konjonktüründe, politikacılar medyayla aynı söylemi paylaşıyordu. Medya istediği zaman, politik olarak da uygun bir zemin bulursa, bir şekilde bunu yapıyor. En azından şimdilik zihinsel olmasa bile dil anlamında halledilmiş gibi görünüyor bu sorun.


Ragıp Duran: Atatürk döneminde de bir dostluk ve karşılıklı hoşgörü var, sonra 1963’te yine kırılıyor. Şimdi yine bozuldu. Yani kalıcı olmama tehlikesi de var.


Mete Çubukçu: Tabii ki var. Ama dönem dönem baş gösterir bunlar. Artık neredeyse en zor süreç Kürt meselesi süreci. Ama ben kısa vadede olmasa bile orta vadede bu sorunun bir şekilde çözüm aşamasına gireceğini ve politik yapıyla medyanın birlikte çözeceğini düşünüyorum. Çünkü politik yapı bu meseleyi medyasız çözemeyeceğini biliyor. Şimdiye kadar da medyayla idare etti zaten. Evet bu çok kolay değil ama umutsuz da değilim. Ama dediğin gibi, AB her anlamda umut kapısı. Gazetecinin sosyal hakkından, kültürel gelişiminden ya da bir takım eğitim süreçlerinden geçme imkânı bulup bakışını, yaklaşımını, haberciliğini biraz daha değiştirmesine kadar bir sürü şeyde etkili olacak. Bugün baktığımızda bir sürü workshop, sempozyum, ziyaret vs yapılıyor. Artık biraz da olsa bir terbiye olma durumu var. Hem dilde, hem gazetecilik anlayışında, hem bilgide, görgüde… Bir sürü proje var böyle yani alt alta sıralayacak olursak. Ama ne yapılması gerekir?


Ben geçmişte de hep şunu savunuyordum, kısa vadede de bütün medyanın olumsuz yapısına rağmen, küçük adacıklar oluşturma, büyük medyada da, başka bir yerde de, korunaklı alanlar yaratmak ve bu alanları olabildiğince büyütmek yanlısıyım. En azından, en pratik olarak aklıma gelen fikir bu. Yoksa bunun sonu yok. Bu medya düzeninde eleştirdiğimiz bir sürü yönüyle birlikte, yaşamaya devam edeceğiz. Hani Ünsal hocanın dediği gibi “Ya intihar edeceğiz, ya da bu acıları yaşayarak bir şekilde ayakta kalmayı öğreneceğiz.” Son noktada, çok tartışılan, senin de çok iyi bildiğin “yurttaş gazeteciliği” temelinde vatandaşın habere müdahale etmesi gerekli. Yani medya, televizyon ve gazete, biraz kendini terbiye edecekse karşıdaki güçle ya da kendisine yönelen tepkiyle, toplumla terbiye olacak. Şimdi iyi kötü bir ombudsman müessesi var; tartışılır bir müessese ama sonuçta böyle bir şey kuruldu.


Esra Arsan: Gazeteyi eleştirdi diye ombudsmanı işten atarsan o da tartışılır, tabii.
Mete Çubukçu: Yani şunu demek istiyorum. Sonuçta iyi kötü kendimizi eleştiride bulunuyoruz ama biz de bu suça ortağız. Hani denir ya “Süte su katıldığında şikayet ediyorsun da habere su katıldığında niye sesini çıkarmıyorsun?” diye, işte böyle bir toplum müdahalesi gerekiyor…
Esra Arsan: O zaman, küçük adacıklardan kastın bağımsız gazetecilik olamıyorsa, bağımsız gazeteciler olsun?


Mete Çubukçu: Belki şu anda tam işlemiyor ama birtakım bağımsız gazetecilik adaları da var. Ne kadar etkili oldukları tartışılır. ama ne kadar etkili, ne kadar uğraşıyor insanlar…
Esra Arsan: Alternatif medyadan bahsediyorsun sanırım.
Mete Çubukçu: Büyük medyadan bahsediyorum.

Ragıp Duran: Ben de öyle anladım. Bu “bağımsız medya adacığı” bilirsin Chomsky’nin lafıdır… Büyük medyanın içerisinde anti fanatizm odaları, (“space” anlamında oda) çok önemli. Biz bunun bazı pratiklerini gördük, şimdi isim vermeyelim ama büyük gazetelerin bazı bölümleri, siyasi tabirle adeta kurtarılmış bölgedir. Yani onun editörü sağlam bir adam olduğu için kaliteli profesyonellerle çalışır, haberi eğmez, bükmez, o bilinir. Dolayısıyla bağımsız medya adacıkları dediğimiz sadece egemen medyanın etrafındaki küçük, orta çaplı kuruluşlar değil bizzat egemen medyanın içinde de odalar, servisler… Evet bence bu önemli.


İzin verirseniz ben de bir iki şey söyleyeyim. Bu AB konusunda ikinizin ortasındayım biraz. Onun nedeni de şu: Esra’nın çok daha iyi bildiği yüz bin sayfalık müktesebatın sadece 27 sayfası medya ile ilgili. Bunun 21 sayfası da sınır ötesi televizyon sözleşmesi zaten. Diğerleri de reklam, vs ile ilgili. Dolayısıyla, biz Jakoben gelenekten geldiğimiz için –Biz bir şey yapmayız, AB gelecek bizi düzeltecek anlayışı olan kesimler için söylüyorum- Türkiye tam üye olduğu zaman bile medya kuruluşlarının yönetimi ulus devletlere bırakılacak.
Mete Çubukçu: Ama ben müdahaleden bahsetmedim. Karşılıklı etkileşimi kast ettim…


Ragıp Duran: Ben de onu söyleyeceğim. AB’ye alınınca biraz daha modern, biraz daha demokrat olacağız. Ama daha önemli olan, dolaylı olarak medya kuruluşlarının yapısını değiştirecek olan şey, anti tekel ve rekabet kanunu. Gerçi bu bizde de var ama biraz muğlak ve uygulanmasında sorun var. Ama mesela, gıda ürünleri konusunda AB’nin standartlarına uyduğun zaman bir sürü şey mecburen daha temiz olacak çünkü o iç hukuka da girecek. O altı sayfada, medyayla ilgili iç hukuka girecek fazla bir şey yok. Tamamı parayla pulla, ıvır zıvırla, reklamlarla, şunlarla bunlarla ilgili. Benim çözümüm, yahut çözüm önerim biraz ikili… İkinizin söylediği anlamda değil. İki tane çözüm önerisi sormuştum. Esra ikisini de söyledi, sen ikincisinden başlayıp birincisine geçtin, yani siyasi ve mesleki. Sen meslekiden başlayıp siyasiye geçtin, Esra da medyada siyasetten başlayıp meslekiye geçti. Her ikinizin verileriyle hemfikirim. Bu görüşlerin sentezini yapacağım ve biraz odaklanacağım. Bugün görebildiğim kadarıyla, fanatizmin en fazla cerahat, yani mikrop yaydığı beş alan var: Kürt meselesi, Ermeni meselesi, ordu meselesi, Kemalizm meselesi dört temel mesele (aslında bunların hepsi Kemalizm ama, onu da ayrı bir şekilde koymakta yarar var). Bugün eklediğim beşinci de futbol veya spor. Fanatizmin en yoğun olduğu dört alan bunlar. Onun için ben siyasi alanla, siyasi araçlarla mesleki araçları birleştirip, gazeteci olarak, eğitmen olarak, toplumsal ve siyasal gidişata paralel olarak gelişen fanatizmi, milliyetçiliği, Kürt karşıtlığını, Ermeni karşıtlığını, Kemalizm tabusunu, putunu sorgulayacak, eleştirecek bir mücadeleye inanıyorum. Aslında iki ayrı alanda mücadele gerekiyor. Bizim gazeteci olarak siyasi alandaki mücadeleyi yapacak gücümüz yok, en fazla görüş belirtiriz. Ama, gazeteci, eğitmen, televizyoncu, bu alanlarda – şunu kastetmiyorum yanlış anlamayın, hani şu anda Kürt karşıtlığı egemen , dolayısıyla biz de Kürtseverlik yapalım, demiyorum- Kürt karşıtlığını, Ermeni karşıtlığını, o fanatizmi, aşırı hayranlık ya da inanmışlığı sorgulayıcı yayınları desteklememiz, fanatizme karşı etkili mücadele olabilir – Hrant Dink örneğinde olduğu gibi, hayatını kaybetme pahasına yapılabilir bu. Bu doğrultuda bizim de medya çalışanı veyahut medya eğitmeni olarak sımsıkı bir tabuyu farklı şekillerde delmeye çalışan girişimlerimiz olabilir. Siyasi alandaki birtakım şeyleri, fanatizmin esas olarak en yoğun olduğu yerleri gevşetmeye çalışacağız. Yoksa, bu mücadeleye örneğin spordan başlayamazsın. Spordaki fanatizmle “Ya kardeşim bu Fenerbahçe’ye körü körüne inanmayın. Tamam sevin, maçına gidin. Ama herkes fenerli olacak, bir fenerli dünyaya bedeldir gibi saçmalamayın” diyerek mücadele etmeye çalışmanın fazla bir anlamı yok. Çünkü oradaki fanatizm başka bir yerden kaynaklanıyor. Kürt, Ermeni, Kemalizm ve ordu meselelerindeki fanatizmi sorgulayan yayıncılık öneriyorum ben kısacası.


Esra Arsan: Burada benim sana ekleyeceğim şey şu. Özellikle ordu meselesinde, Türkiye’de bugün geldiğimiz noktada, sonuca bağlayalım artık, bir de anti-ordu fanatizmi var yani. Şimdi burada fanatizmin en önemli öğelerinden birisi “Düşmanımın düşmanı benim dostumdur” bakış açısı, ki bu da Türkiye’de bugün, hakikatten saplantılı ve irrasyonel bir şekilde ordu karşıtı olan her şeyi olumlayan bir gazetecilik anlayışı ve bence çok tehlikeli bir nokta. Sayısız askerî darbeden geçmiş ve darbelerin sonucunda hem insanî hem de demokratik açıklar, acılar yaşamış bir toplum olarak ben demiyorum ki orduyu eleştirmeyelim. Ama işimizi gücümüzü bırakıp sadece ordu karşıtı bir söylemi yaygınlaştırmaya kalkıyorsak, orada da problemli, saplantılı bir durum var demektir.
Mete Çubukçu: Laiklik hikayesi de böyle bir şey.


Esra Arsan: O da böyle, Kemalizm de böyle, ordu yanlılığı veya ordu karşıtlığı da böyle. Yani bütün bunlara bakarken aslında her iki tarafı da sorgulamakta fayda var. Sonuç olarak bilinçsiz yanlılık, bilinçsiz taraftarlık veya karşı olma.


Ragıp Duran: Tutumu sorgulamak değil. “Sen niye PKK yanlısısın?” değil yahut “Niye PKK karşıtısın?” da değil, “Sen niye bu şekilde PKK’yi savunuyorsun?”, “Sen niye bu şekilde PKK’ya karşı çıkıyorsun?” önemli olan. Cengiz Aktar’ın hoş bir lafı var, vakti zamanında Ece Ayhan da söylemişti. Katharsis lazım. Yani o kadar yoğun bir kirlilik içerisindeyiz ki –fanatizm de bu kirliliğin en önemli nedenlerinden bir- topyekun bir kaynar suyla bütün toplumun yıkanması lazım… Ece Ayhan bunu “Türkiye’nin işgal olması gerekir ve somut olarak da bir İran saldırısı Türkiye’yi kendine getirir” demişti. Dava falan açıldı sonra, ne oldu bilmiyorum ama işte böyle bir ihtiyaç var. Katharsis yıldırım değil, gökten zembille inmeyecek. Aslında bağımsız medya adacıklarını büyütmek daha sonra yıkanacağımız yüz derecelik suyu biraz kaynatmaya benzer. Sadece biz değil bütün toplum yıkanacak. O kaynar su sayesinde biz pisliklerimizden, fanatizmlerimizden arınacağız biraz.


Mete Çubukçu: Evet. Çünkü şu an var olan ortamda, pratikte birtakım “alternatiflerin” çok fazla yürümediğini görüyoruz. İşte birtakım gazeteler, birtakım çabalar, şunlar bunlar zayıf, güdük kalıyor. Onun için içerden fethetmek lâzım. Şunu söyleyeyim. Muhtemelen araştırma yapıyorlar, böyle bir şey kurabilir miyiz diye, benimle de görüştüler. “Türk El Cezire’si kurabilir miyiz?” dediler, ben dedim ki “Kuramazsınız”. “Niye kuramayız?” dediler, senin saydığın beş faktörün hepsini olmasa bile üçünü saydım. Dedim ki, “Diyelim ki, biz El Cezire’yi kurduk, Kürt meselesini konuşabilecek miyiz, sonuçta sadece Türkiye’ye yayın yapmayacağız, Türkiye dışında Ortadoğu, Orya Asya vb ülkelere yayın yapacağız. İslam meselesini tartışabilecek miyiz? Hayır. O zaman kuramayız Tük El Cezire’sini.”


Son zamanlarda yapılmış bir medya araştırması var. Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in yaptığı bu demokrasi kalitesi araştırmasında medya seçkinlerinin ifade özgürlüğüne ne ölçüde bağlı oldukları bir şekilde ortaya çıkıyor. Bir ölçüde kısıtlanması ve yasaklanması istenen yayınları soruyorlar. Araştırmaya katılanların yüzde 82’si “yıkıcı, bölücü yayınlar” cevabını veriyor. Yüzde 70 “Ülke çıkarına açıkça aykırı haberler”, yüzde 67 “Türklüğe hakareti içeren yazılar”, yüzde 37 de “silahlı kuvvetleri eleştiren yazılar” diyor. İşte medya seçkinlerinin durumu da budur.

Kaynak: Cogito, Aralık 2007

Sayfa 4 > 5
Siyasetin Stratejik Yol Haritaları
TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü'nün yayınları siyasetçilere ve siyaset kurumuna rehberlik ediyor.

YAZARLARIMIZ

Prof. Dr.
Yavuz
ODABAŞI
Prof. Dr.
Aysel
AZİZ
Prof. Dr.
Hasret
ÇOMAK
Prof. Dr.
Füsun
ALVER
Prof. Dr.
Vural
ALTIN
Prof. Dr.
Murat
ÖZGEN
Prof. Dr.
Atilla
GİRGİN
Doç. Dr.
Ahmet
KALENDER
Doç. Dr.
Ferruh
UZTUĞ
Dr. Hıfzı
TOPUZ
Doç. Dr.
Yusuf
DEVRAN
Doç. Dr.
Mustafa
ŞENTOP
Doç. Dr.
Emine
YAVASGEL
Doç. Dr.
Emre
BAĞÇE
Prof. Dr.
Erkan
YÜKSEL

Yrd. Doç. Dr.
Zuhal ÖZEL
Yrd. Doç. Dr.
Fatoş
KARAHASAN
Doç. Dr.
Emel
AKÇA
Yrd. Doç. Dr.
Esra
KELOĞLU
Dr. Bahadır
KALEAĞASI

SİYASET

SİYASAL İLETİŞİM MERKEZLERİ Dünya'da siyasal iletişim konusunda çalışma yapan pek çok merkez, enstitü, dernek ve vakıf faaliyet göstermektedir. İlgili uluslararası gelişmeleri bu kurumların sitelerinden takip etmek için tıklayınız.

İnternette Siyaset