Siyasal İletişim Enstitüsü

  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Ana Sayfa Arşiv Analiz

Analiz

Türkler’de Cumhuriyet Fikrinin Tarihi Temelleri ve Günümüze Yansımaları

Türkler’de Cumhuriyet Fikrinin Tarihi Temelleri ve Günümüze Yansımaları

“Türkler sınıfsız bir toplumdu. Eski Türk toplumunda soylular, hürler ve köleler yoktu. Sınıfsız olmaları sosyal, siyasi, iktisadi, askeri ve hukuki durumlarına yansımıştı. Millet ve devletle ilgili konular meclislerde görüşülerek karara bağlanmaktaydı. Türklerde istiklal anlayışı son derece gelişmişti. Onlarda adalet, faydalılık, eşitlik ve evrensellik hukuk anlayışlarında değişmeyen hükümlerdi. Türk milletinin özelliğini ve Türk tarihini Atatürk çok iyi bilmekteydi. Bundan dolayı Türk milletinin tabiat ve karakterine en uygun idare Cumhuriyettir” demiştir.

Türklerde adalet, faydalılık, eşitlik ve evrensellik temeline dayalı anlayışlar çok erken dönemlerde oluştuğundan Türk milletinin karakterine en uygun idare şekli olarak Cumhuriyet rejimi benimsenmiş ve kabul edilmiştir. Sınıfsız toplum yapısı, meclisler, yöneticilerin seçimle iş başına getirilmeleri, akla ve bilimin önderliğine önem verme gibi bir takım özelliklerin Türklerde varlığı geçmişten günümüze yansımalar olarak görülmektedir…”

Prof. Dr. İlhami Durmuş’un Gazi Üniversitesi dergisi “Akademik Bakış”ta (Kış 2007) yayınlanan makalesinin tam metnine aşağıdaki başlığın üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz:

Türkler’de Cumhuriyet Fikrinin Tarihi Temelleri ve Günümüze Yansımaları

 

8. Uluslararası İletişim Sempozyumu’nun ardından; Seneye San Diego’dayız…

8. Uluslararası İletişim Sempozyumu’nun ardından; Seneye San Diego’dayız…

Bu yazıyı 8. Uluslararası İletişim Sempozyumu “Communication in the Millennium”un ardından yazıyorum.

Eskişehir’de Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nin ev sahipliğinde gerçekleştirdiğimiz sempozyuma, bu yıl 13 farklı ülkeden, 20 farklı üniversiteden, 70‘in üzerinde bilim insanı katıldı. Üç gün boyunca devam eden sempozyumda, 10 farklı oturumda 39 bildiri sunuldu.

Anadolu Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi ve University of Texas at Austin’in işbirliğiyle gerçekleştirdiğimiz ve sekiz yıldır devam eden Türk ve ABD’li iletişim bilimcileri buluşturmayı amaçlayan toplantımızı, bir kez daha tamamlamanın huzur ve mutluluğunu yaşıyoruz.

Sempozyumun ardından, organizasyon komitesi başkanı olarak aldığım mailler, etkinliğin bu yıl göstermiş olduğu performans ve başarısının önemli bir göstergesi…

NEREDEN NEREYE

Bundan 12 yıl kadar önce e-posta trafiği ile başlayan görüşme, ardından Eskişehir’de gerçekleştirilen bir etkinlik, Türkiye turu, sonra University of Texas at Austin’de misafir öğretim üyeliği ve 2003 yılında Austin’de başlatılan sempozyum organizasyonu, bugün gelecek vadeden ve umut veren bir yapıya dönüşmüş durumda…

O gün, University of Texas at Austin’den Maxwell McCombs ve İstanbul Üniversitesi’nden Serra Görpe ile birlikte toprağa diktiğimiz tohum, bugün yeşeren bir fidan…

Aradan geçen zaman içinde bu tohumun kök salmasına ve fidanın yeşermesine destek veren sempozyumun güneşi, ayı, toprağı, suyu, kısaca her şeyi olan pek çok değerli ve önemli akademisyenden de söz etmek gerekiyor.

Özetle iş birliği, gönül birliği, yürek birliği ve amaç birliğinin eseri bu fidan; umut ederim, gelecekte genç akademisyenlerin daha yoğun çalışma ve çabalarıyla daha köklü bir “kurum” haline dönüşür…

Çünkü “genç akademisyenlere el vermek”, “dış dünyanın kapılarını açmak”, “deneyim kazanılabilecek bir ortam yaratmak”, “görgü ve kültürel gelişimin bir köprüsü olmak”,  “ilk olmak”, “ilkleri yaşatmak”, “iletişimciler arasında iletişimi sağlamak”, “iletişim biliminin babalarını tanımak”, “onlarla konuşmak ve yakınlaşmak”, “yeni gelişmeleri takip etmek”, “yeni çalışmaları öğrenmek ve tartışmak” bu sempozyumun başlıca slogan ve amaçları…

BU YILKİ SEMPOZYUM

Bu yılki sempozyuma, organizasyonun kurucu eş başkanlarından ve iletişim biliminde gündem belirleme kuramının isim babalarından University of Texas at Austin’inden Prof. Dr. Maxwell McCombs’un, 9 yıl sonra Eskişehir’e ikinci kez gelerek katılması, bizim için oldukça önemli bir onur…

Ayrıca bu yıl UNICEF’in bir oturuma sponsor olması ve UNICEF Türkiye Temsilcisi Rıza Hossaini’nin de açılışa katılarak “medya ve çocuk hakları” konulu bir sunumda bulunması oldukça değerli bir katkı… Umut ederiz, Prof. Dr. Nejdet Atabek ve Yard. Doç. Dr. Hakan Ergül’ün girişimiyle sağlanan bu işbirliği gelecek yıllarda da devam eder…

Litvanya, Ukrayna, Belarus ve Moldova’dan Center for Advanced Studies and Education- CASE grubun başkanı ve temsilcilerinin de Prof. Dr. Uğur Demiray’ın girişimiyle aramızda bulunmaları ve yapmış oldukları sunumlar da ayrı bir öneme sahip… Yine umut ederiz, bu işbirliği de gelecekte de devam eder.

OTURUMLAR

Bu yılki organizasyonun ilk günü (23 Mayıs Pazar) tüm konuklara Anadolu Üniversitesi Kongre Merkezi Lokali’nde bir kokteyl verildi. Pazartesi sabah gerçekleştirilen açılış konuşmalarında Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nejdet Atabek, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Suat Gezgin, University of Texas at Austin’den Prof. Dr. Maxwell McCombs, UNICEF Türkiye Temsilcisi Rıza Hossaini ve CASE Başkanı Elena Matusevich birer konuşma yaptı.

Bu yılki sempozyumun yabancı konukları arasından St. Cloud State University’den Prof. Dr. Roseanna Ross, Oklahoma State University’den Prof. Dr. Wayne Wanta, San Diego State University’den Yard. Doç. Dr. Amy Schmitz Weiss, Polissa Foundation for International and Regional Studies Başkanı Hennadiy Maksak, Center for Advanced Studies and Education Başkanı Elena Matusevich yönettikleri oturumlarda açılış sunuşlarını gerçekleştirdiler.

Sempozyumda sunulan tüm bildirilere internet üzerinden yahoo gruba üye olarak erişilebilir. Onun için ayrıntılara girmeyeceğim… Ancak şunu söylemeden de geçmeyeyim: Bu yılki sempozyumun şubat ayında tamamlanan başvurularına yaklaşık 100 kadar bildiri özeti geldi. 500 kelimeden az olmayan bu özetler, sempozyumun Bilim Komitesi’nde yer alan, her biri farklı üniversitelerden yaklaşık altı kadar bilim insanına değerlendirmeleri için gönderildi. Her bir bildiri en az üç hakem tarafından okundu.

Elektronik ortamda, gizli isimlerle gerçekleştirilen bu ölçme işleminin ardından 10 üzerinden ortalama 7 tam not alan 46 bildiri sunuma hak kazandı. Bu bildiriler arasından da tam metin olarak tamamlanıp gönderilen 26’sı sempozyumda sunuldu.

Bunun dışında sempozyumda özel davetli bildiriler ve kimi oturumlarda da temalı açılış bildirileri paylaşıldı. Bu bildirilere ve yakın bir zamanda da sempozyumun video görüntülerine e-gruba üye olarak erişilebilir…

Sempozyum sitesine “ http://cim.anadolu.edu.tr “ adresinden ve e-gruba da “ http://groups.yahoo.com/group/cim “ adresinden ulaşılabilir.

E-gruba üye olmak isteyenlerin şu adrese mail atmaları yeterli: cim-subscribe@yahoogroups.com

Ayrıca geçmiş yıllarda gerçekleştirilen sempozyumların bildirilerine de e-grup üzerinden ulaşmak mümkün.

GELECEK SENE…

Bugüne dek bir yıl Türkiye’de Anadolu Üniversitesi’nin ya da İstanbul Üniversitesi’nin ve bir yıl da Amerika Birleşik Devletleri’nde farklı bir üniversitenin ev sahipliğinde gerçekleştirilen sempozyuma, gelecek yıl San Diego State University ev sahipliği yapacak.

Bu yıl benim üstlendiğim Organizasyon Komitesi Başkanlığı görevini gelecek yıl Yard. Doç. Dr. Amy Schmitz yerine getirecek.

10. Sempozyumun ev sahipliğini ise İstanbul Üniversitesi gerçekleştirecek.

Son olarak bu yılki organizasyonun gerçekleşmesini sağlayan, her türlü imkânını seferber eden başta Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Davut Aydın ve Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Naci Gündoğan olmak üzere, İletişim Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nejdet Atabek ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Suat Gezgin ile Organizasyon Komitesi’nde görev alan çalışma arkadaşlarımıza, Bilim Kurulu’nda değerlendirmede bulunan öğretim üyelerine, UNICEF ve CASE’ye ve ayrıca konuklarımıza sağladığı destekler için Eskişehir Büyükşehir Belediyesi’ne teşekkür etmeliyiz…

Seneye, sağlıkla, San Diego’da buluşmak üzere…
 

Türk Dış Politikasının İşleyişi Üzerine Değerlendirme

Türk Dış Politikasının İşleyişi Üzerine Değerlendirme

Dış politika, devlet adına hareket eden karar vericilerin, belli bir beklentiyi, hedefi hayata geçirmek üzere planladıkları ve diğer ülke veya ülkelerin fikirlerini ve davranışlarını, kendi hedefleri doğrultusunda değiştirmeyi amaçlayan, dış dünyaya yönelik bir eylemdir. Dış politikayı  planlarken, karar vericiler, dış dünyadaki gelişmeler ile birlikte, kendi ülkelerinin gücüne ilave olarak, iç dengeleri de dikkate almak zorundadır. Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse, karar verici, dış politika hedefleri ve bu beklentileri hayata geçirecek eylemleri belirlemeden önce, uluslar arası sistemin yapısını, konu ile ilgili büyük devletlerin ve bölge ülkelerinin yaklaşımlarını  ve ayrıca ilgili konuya doğrudan taraf olan aktörlerin beklentilerini de dikkate almak zorundadır. Ayrıca karar verici, kendi ülkesinde devlet adına hareket eden resmi kurumların, kamuoyunun ve çıkar gruplarının düşüncelerini de hesaba katmak zorundadır. Özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde dış politikada hâkim olan anlayışın realist kuramdan çoğulcu kurama kaydığını düşündüğümüzde, aktörler, yukarıdaki açıklamalara riayet etmek zorunda kalmaktadır. 

Dış faktörlerin yanında, karar vericiler, insan oldukları için, karar verme sürecine kendi sosyolojik ve psikolojik faktörlerini de dâhil etmektedir. Örneğin, Başbakan Erdoğan, sürekli olarak Filistin’deki sıkıntıları  gündeme getirmesi ve Ortadoğu bölgesine ağırlık veren bir tutum sergilemesi, hayret edilecek bir konu değildir. Çünkü Başbakan, muhafazakâr bir geçmişten gelmektedir ve kendisini bu geçmişi, yaşadığı tecrübeler, eğitimi doğrudan karar alırken etkilemektedir. Aynı şekilde, Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da benzer görüşlere sahiptir. Tabii bunun yanında, karar vericilerin iyi eğitim almaları, araştırmaya ve özellikle dış politika konularına meraklı olmaları veya olmamaları, karar verme sürecini de etkilemektedir.

Sonuçta, karar verici, dış politika karar verme sürecinde, süreci kökünden değiştirecek bir etkiye sahip değildir. Fakat karar vericinin, mevcut koşulların izin verdiği ölçülerde, çok dikkatli analizler yapması ve sürekli olarak gelişmeleri izleyerek, ülkesinin gücü ile orantılı olarak rasyonel karar alması beklenmektedir. Eğer bir karar verici, dış dünyadaki gelişmeleri sadece kendi iç  faktörlerini dikkate alarak inceliyorsa veya uluslar arası sistemdeki gelişmeleri fazlasıyla dikkate alarak, içyapısındaki faktörleri dikkate almıyorsa veya kendi ülkesinin gücünü çok fazla abartarak, beklentilerini gücünün çok üstünde tutuyorsa, dış politika analizi kapsamında, hata yapmış sayılmakta veya diğer bir ifadeyle rasyonel bir dış politika planlaması içerisinde olmadığı  söylenebilmektedir. Bu nedenle, karar verici, yukarıda ifade ettiğimiz bütün faktörleri dikkate alarak, durum tespitinde bulunması, muhtemel dış politika seçeneklerini belirlemesi, her bir dış politika seçeneğinin kar-zarar hesabını (sonuçlarının) yapması ve sonuçta ülke çıkarlarına hizmet edecek en uygun seçeneğin belirlenmesi gerekmektedir.

2002 Sonrası  Türk Dış Politikasındaki Dönüşüm

Yukarıdaki teorik çerçeveden 2002 yılında iktidara gelen AK Parti hükümeti ile birlikte, Türk Dış Politikasında belli bir dönüşümün ve hareketliliğin, uluslar arası sistemdeki değişim ve dönüşüme bağlı  olarak gerçekleştiğini söylemek mümkündür. Çünkü komşular ile ilişkilerin geliştirilmesi, Kıbrıs, Ege, Kürt sorunu ve Avrupa Birliği üyeliği gibi konularda, Türkiye, statükocu anlayıştan uzaklaşaraki proaktif bir dış politika sergilemiştir.

Daha detaylı  almak gerekirse, Türkiye, Kıbrıs’ta, Avrupa Birliği üyelik süreci ile Adadaki çözümün birbirleriyle bağlantılı konular olduğunu kabul ederek, Annan Planı temelinde görüşmelerin yürütülmesine destek verirken, adada federal bir çözümün hayata geçirilmesine onaylamıştır. Bu tutum ise, Türkiye’nin diğer devletler – özellikle de Avrupa Birliği ülkeleri –  nezdinde saygınlığını arttırmıştır. Uzun süredir sorunun önündeki engel olarak görülen Türkiye ve Kıbrıslı Türkleri, bu dönemde, engelleyici unsur olmaktan ziyade, uzlaştırma isteyen unsur olarak ortaya çıkmıştır. Ancak zaman içerisinde Türkiye’nin olumlu tutumuna rağmen, ne Türkiye ne de Kıbrıslı Türkler arzu ettikleri somut desteği Avrupalı meslekdaşlarından bulamamış, aksine Avrupa Birliği üyelik müzakerelerinin başlamasına yönelik kararın alınacağı 2004 yılında Kıbrıslı Türklerin izolasyonuna son verilmesine karşılık, Kıbrıslı Rum bandıralı gemilerin Türk limanlarına gelmelerine onay veren Türkiye’nin önüne bu konu, Avrupa Birliği ülkeleri tarafından bir önkoşul olarak getirilmektedir. Kısacası, Türkiye’nin olumlu tutumuna rağmen, Kıbrıslı Rumlar halen daha “mazlum millet” olarak görülmekte, Türk tarafından daha fazla taviz vermesi beklenmektedir.

Kürt sorunu ve Irak’taki gelişmelere ilişkin olarak, ilk kez Türk hükümeti, Irak’taki gelişmeler, dünya siyasetindeki dönüşüm, Kürt sorunu ve PKK terörü  konularını birbirlerine bağlı konular olarak kabul etmiş, bir yandan bölgesel gelişmelere bağlı olarak, Iraklı  Kürtler ve diğer gruplar ile temaslarını arttırırken, diğer yandan Türkiye, Kürt sorunu konusunun çözümüne yönelik kararlı  ve somut girişimlerde bulunmaya başlamıştır. Böylece Türk, bir taraftan Cumhurbaşkanı Özal’ın başlattığı dış politika anlayışını hayata geçirmeye başlarken, bölgesel çıkarlarını koruma konusunda sonuç alıcı eylemlerde bulunmuştur. Günümüzde Türkiye’nin Iraklı Kürtlerin ekonomik hayatında ciddi etkisi bulunmaktadır. Aynı şekilde, Türkiye, Iraklı tarafların sorunlarını diyalog yoluyla çözmelerine yardımcı olmaya çalışmaktadır.

Uluslar arası  konjoktörün yardımıyla, Türkiye, Ermenistan ve Suriye ile ilişkilerini geliştirme konusunda somut ve ciddi adımlar atmaktadır. Aslında bu süreçlerin yaşanılması kaçınılmaz görülüyordu. Ermenistan konusunda, bilindiği üzere, ABD, Ermeni muhalefetini harekete geçirip, iktidarda söz sahibi olmasını sağlayarak, bu ülkenin, Rus etkisinden kurtulmasını sağlamayı arzulamıştır. Bu düşünceyi hayata geçirmesi için, Ermenistan’ın Türkiye ile ilişkilerini bir an önce geliştirmesi gerekiyordu. Suriye ise, Soğuk Savaş sonrası dönemde, Sovyet desteğinden yoksun kalması  nedeniyle, acilen ekonomik ve siyasi alanlarda açılımlara ihtiyaç  duyuyordu. Bu konjonktürel koşulları yerinde tespit eden ve komşuları ile sorunlarını çözme konusunda diyalog sürecinin başlatılmasını, ardından da somut adımların atılmasını  arzulayan Türkiye, bu ülke ile ilişkilerini geliştirici somut adımlar atmıştır.
Türkiye, ayrıca ulusal sınırların çok ötesinde aktif görevler ve roller üstlenmeye başladı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliği, Türkiye’nin bir yandan kendisini güçlü devletlere ifade etmesinde yardımcı olurken, diğer yandan diğer devletler nezdinde desteğine ihtiyaç duyulan bir ülke konumuna getirmiştir. Türkiye, bir yandan Rusya, Çin gibi ülkeler ile ilişkilerini geliştirirken, diğer yandan Batı dünyası ile ilişkilerini derinleştirme yönünde çaba harcamaktadır. Ayrıca Türkiye, İran, Filistin gibi sorunlarda daha bağımsız söylemler içerisinde bulunmaktadır. Bu tutumlar, Türkiye’nin, dış politika konusunda, mevcut uluslar arası  sistemin kendisine sağladığı olanakları, kendi ulusal çıkarları  bağlamında sonuna kadar kullandığını göstermektedir.

Afrika, Kafkaslar ve Orta Asya coğrafyalarında Türkiye’nin diplomatik ve ekonomik ilişkilerini geliştirme gayretleri, bu ülkenin ulaşmak istediği etki alanlarını  da göstermektedir. Tabii Medeniyetler İttifakı gibi girişimleri desteklemesi ve İslam ülkelerine kendisini bir model olarak göstermesi, Türkiye’nin dış politika anlayışının sınırlarının genişlediğini göstermektedir.

Türkiye’nin yukarıdaki girişimler bağlamında, hızla küresel dengeleri takip eden, gelişmelere bağlı olarak konumunu belirleyen, bölge politikalarını  etkileyecek bir merkez ülke olma yolunda ilerlediğini göstermektedir.

Eleştiriler ve Öneriler

Ancak bu olumlu gelişmelere rağmen, mevcut hükümetin dış politikayı izlerken, dikkat etmesi gereken noktalar bulunmaktadır.

Öncelikle, mevcut hükümet, dış politika sürecini, kurumlar arası diyalog ile, bu sahadaki yetkin kişilerin tavsiyelerini ve eleştirilerini dikkate alarak yönetmesi gerekmektedir. Eğer dar bir kadro ile yapılacak dış politika süreci, zamanla hata yapmaya müsait hale gelecektir. Böylece Türk yetkilileri, ileriye dönük, kapsamlı, dikkatli şekilde hazırlanmış ve uygulamaya yönelik stratejiler belirlemede sıkıntı yaşamaya başlayabilir.

Mevcut yönetim, felsefi anlamda, uluslar arası sisteminde kendisine sağladığı  imkanları kullanarak, Türkiye’nin yıllardır yaşadığı  sorunları çözme konusunda ciddi girişimler başlatmıştır, ancak bu girişimler unutulmamalı ki bir başlangıçtır, gazetelerin iddia ettiği gibi kısa sürede hayata geçirilecek ve mevcut sorunların temelini oluşturan görüş ayrılıklarını ortadan kaldıran girişimler değildir. Örneğin, Kıbrıs sorunu konusunda, önceki tezlerimizi bir kenara koyarak kabul ettiğimiz ve mevcut konjonktür  çerçevesinde edinmesi mümkün olan en fazla düzeyde çıkarların korunduğu Annan Planı’nı kabul etmek sorunu çözmeye yetmemiş, aksine yukarıda ifade ettiğimiz gibi, Limanların açılması  gibi o dönemde verilmiş bir söz, bizi bağlayan bir şart haline gelmiştir. Aynı şekilde, Kürt sorunu, Avrupa Birliği  üyelik süreci, Ermenistan ile ilişkiler gibi konular da uzun soluklu süreçlerdir ve ancak bir ekip ruhu ile hareket eden hükümet bu sorunların arzu edilen şekilde sonuçlanmasını sağlayabilecektir. Aksi taktirde, bu sorunlar zamanla Türkiye’nin önüne daha büyük sorunlar çıkarabilirler.

Bu tür sorunların ortaya çıkmaması ve aslında Türkiye’nin dış politika konusunda kalıcı, sürdürülebilir ve değişimi sağlayan bir dönüşüm yapabilmesi için, dış politika yapım sürecini değiştirmesi gerekmektedir. Daha açık bir ifadeyle, gerek diğer ülkelerdeki gerekse ülke içindeki kurumlarda yeni bir yapılanma sağlanılmalıdır. Örneğin, hükümetin fikirlerini eleştiren ve kendi görüşlerinin aksine raporlarda sunabilen araştırma merkezlerinin kurulması gerekmektedir. Bu merkezlerde, ideolojik görüşlerden uzak, bilimsel ve metodolojik yaklaşımlara bağlı kalarak görüşler ortaya konulmalıdır. Hükümette bu görüşleri dikkate almalıdır. Tabii üniversitelerden de mutlaka faydalanılması gerekmektedir.

Diğer taraftan Türkiye, dış politika alanına ilişkin istihbarat ve dış politika değerlendirme birimleri oluşturmalı ve bunları kalıcı hale getirmelidir. Bu birimler, günlük işleri yürüten birimlerinde görüşlerini alarak, yeni anlayışlar üretmelidir. Buna bağlı olarak danışmanlık mekanizması da daha yararlı hale getirilmelidir. Danışmanlar, Bakanın “bilgi toplayan merkezi olmaktan” çıkarılıp, “bilgi analizi yapan birimi” haline getirilmelidir.

Eğer dış politika yapım ve yürütme süreci daha kapsamlı bir kurumsal yapıya kavuşturulmaz ise, o zaman dış politika aynen günümüzde olduğu gibi “liderler düzeyinde” sürdürülmesi zorunlu alışkanlık haline gelecektir. Türkiye, daha somut örnek vermek gerekirse, ilgilendiği bölgelere daha çok personele sahip, daha ciddi çalışan devlet birimleri kurmalıdır. Bilgiyi doğrudan kendisi almalı ve diğer ülkelerin sadece liderleri ile değil, diğer devlet görevlileri ile temas halinde bulunmalıdır. Orta Asya gibi ülkelerde, Türkiye’nin istediği başarıyı sağlayamamasının nedenlerinden birisi budur.

Sonuç olarak, Türkiye, mevcut açılımlarını daha kapsamlı ve planlı  bir şekilde sürdürmelidir, sürdürmek zorundadır. Türkiye, yıllardır sürdürdüğü şüpheci yaklaşımından uzaklaşıp, risk alan, aldığı riskleri de dikkatlice hazırlanmış stratejiler ile iyi yöneten bir ülke olarak uluslar arası sistemdeki yerini almaya devam etmelidir. Fakat yine de yöneticiler dış politikadaki gelişmeleri sürekli kendisine mal ederek, iç politika malzemesi yapmaktan uzaklaşmalıdır.

Türkiye’nin, Kafkaslar’da istikrarı sağlamaya, Afrika, Latin Amerika, Orta Asya ve Ortadoğu  ülkeleri ile ilişkilerini her açıdan geliştirmeye, karşılıklı bağımlılık anlayışının hakim olduğu mevcut uluslar arası sistemde ihtiyacı vardır. Kürt sorunu, demokratikleşme ve ekonomik reform süreçlerini hızlı bir şekilde, kararlı adımlarla ve Türkiye’yi ciddi anlamda değiştirecek, dönüştürecek şekilde tamamlaması gerekmektedir. Teorik olarak, iç sorunlarla uğraşan bir ülkenin, uluslar arası sistemde istediği başarıyı yakalaması mümkün değildir. 
 

 

Kürt Sorunu ve PKK Terörü Konusunda Karar Vericilerin Önerilerinin Karşılaştırmalı Analizi

Kürt Sorunu ve PKK Terörü Konusunda Karar Vericilerin Önerilerinin Karşılaştırmalı Analizi

“Hükümet, Kürt sorununun çözümü konusunda, Kürt halkının kendisini mağdur hisseden yaklaşımını, bölgenin sosyo-ekonomik geri kalmışlığını ve insan hakları ihlallerini dikkate alan politikalar üretmek zorundadır. Sadece PKK’yı zayıflatacak ve DTP’yi siyasi alanda etkisiz hale getirecek politikalar izlemekten vazgeçmelidir. Aksine Kürt siyasal hayatında çoğulculuğu sağlayarak, DTP ile PKK’nın tüm Kürt halkını temsil etmediğini göstermek zorundadır. Ancak bu sayede DTP’nin ayrımcı emeller güden politikalarının yumuşatılması konusunda rasyonel adımlar atmış olacaktır.

Bu amaçla, hükümet, anayasal vatandaşlık kavramını benimseyerek, bireysel temelde insan haklarını güvence altına alan yeni bir anayasa oluşturmak zorundadır. Bireysel kültürel hakların tanınması, Kürt varlığının ve kimliğinin geliştirilmesi yönünde atılacak en rasyonel adımı oluşturmaktadır. Bu bağlamda, aydınların önerdiği, CHP ile hükümetin atmayı düşündüğü siyasal ve kültürel tedbirler, bir an önce hayata geçirilmelidir. Eş zamanlı olarak, bölgenin sosyal ve ekonomik yapısı, eş zamanlı olarak, kendine has koşulları dikkate alınarak çözüme kavuşturulmalıdır. Genel af konusunda, aydınların görüşlerine itibar edilmesi gerekmekte ve silahlarını bırakması muhtemel militanların, normal yaşam koşullarına uyum sağlayabilmeleri için ciddi adımların atılması gerekmektedir. PKK’nın silahsızlandırılmadığı durumlarda, sorunu tümüyle çözmek mümkün görünmemektedir…”

Sakarya Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ertan EFEGİL’in analizinin tam metnine aşağıdaki başlığın üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz:

KÜRT SORUNU VE PKK TERÖRÜ KONUSUNDA, KARAR VERİCİLERİN ÖNERİLERİNİN KARŞILAŞTIRMALI ANALİZİ

Avrupa Parlamentosu ve Parlamentodaki Siyasal Gruplar

Avrupa Parlamentosu ve Parlamentodaki Siyasal Gruplar

1951 yılında Ortak Meclis adı altında çalışmalarına başlayan Avrupa Parlamentosu’nun yetkileri, zaman içinde Avrupa bütünleşmesinin gelişimiyle paralel olarak artmıştır. Başlangıçta, sınırlı ölçüde denetim fakat esas olarak bir danışma ve tartışma platformu niteliğindeki Parlamento, zamanla, Birlik kurumsal yapısında karar alma yetkisinin kullanımına katılan, önemli ve geniş denetim yetkilerine sahip bulunan, Birlik kurum ve organlarından bazılarının üyelerinin atanmasında söz sahibi olan geniş yetkilere sahip bir kurum durumuna gelmiştir. Şüphesiz, Parlamento’nun yetkilerinin gelişmesinde en önemli etken Birlik içinde doğrudan seçimlerle işbaşına gelen tek kurum olmasıdır. Ancak Parlamento’nun yetkileri arttikça, ironik bir biçimde halkın seçimlere katlımı düşmüş, bu da Türkiye karşıtı sağ partilerin yükselişine yol açmıştır…

TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü’nden Emine Akçadağ’ın incelemesinin tam metnine ulaşmak için lütfen aşağıdaki başlığın üzerine tıklayınız :

AVRUPA PARLAMENTOSU VE PARLAMENTODAKİ SİYASAL GRUPLAR

 

Sayfa 1 > 4
Siyasetin Stratejik Yol Haritaları
TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü'nün yayınları siyasetçilere ve siyaset kurumuna rehberlik ediyor.

YAZARLARIMIZ

Prof. Dr.
Yavuz
ODABAŞI
Prof. Dr.
Aysel
AZİZ
Prof. Dr.
Hasret
ÇOMAK
Prof. Dr.
Füsun
ALVER
Prof. Dr.
Vural
ALTIN
Prof. Dr.
Murat
ÖZGEN
Prof. Dr.
Atilla
GİRGİN
Doç. Dr.
Ahmet
KALENDER
Doç. Dr.
Ferruh
UZTUĞ
Dr. Hıfzı
TOPUZ
Doç. Dr.
Yusuf
DEVRAN
Doç. Dr.
Mustafa
ŞENTOP
Doç. Dr.
Emine
YAVASGEL
Doç. Dr.
Emre
BAĞÇE
Prof. Dr.
Erkan
YÜKSEL

Yrd. Doç. Dr.
Zuhal ÖZEL
Yrd. Doç. Dr.
Fatoş
KARAHASAN
Doç. Dr.
Emel
AKÇA
Yrd. Doç. Dr.
Esra
KELOĞLU
Dr. Bahadır
KALEAĞASI

SİYASET

SİYASAL İLETİŞİM MERKEZLERİ Dünya'da siyasal iletişim konusunda çalışma yapan pek çok merkez, enstitü, dernek ve vakıf faaliyet göstermektedir. İlgili uluslararası gelişmeleri bu kurumların sitelerinden takip etmek için tıklayınız.

İnternette Siyaset