Siyasal İletişim Enstitüsü

  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Ana Sayfa Arşiv

Demokratik Uygarlıklar Seviyesi

Demokratik Uygarlıklar Seviyesi

Bu da henüz bir yakın gelecek efsanesi. Türkiye bu noktaya çok uzak değil aslında. AB ile müzakereler 2005’de başladı. Çünkü AB Komisyonu’nun 2004 yılı ilerleme raporunda Türkiye “Kopenhag siyasal kıstaslarına yeterince uyan ülke” olarak tanımlanmıştı. Ecevit-Bahçeli-Yılmaz, Gül ve Erdoğan hükümetleri bu demokrasi yolunun taşlarını döşediler. CHP, DTP ve DP’nin de emeği geçti. Türkiye bu yolda çok daha güçlü bir ülke olarak ilerledi. Aynı dönemde demokrasi sorunlarını daha hızla aşabilseydi, Türkiye bugün AB ile müzakereleri bitirmek üzere olurdu. Hatta daha da geriye gidebiliriz. Henüz 1989-1990 döneminde Avrupa’da soğuk savaş düzeni çöküyorken, Ankara kavrayabilseydi değişen zamanın ruhunu, Türkiye bugün AB’nin güçlü bir üyesi olurdu.

Ulusal çıkar = Demokrasi
Her ülkenin en az dört boyutta oluşan bir ilerleme dinamiği var: Demokrasi, ekonomi, toplumsal kalkınma ve uluslararası imaj. Bunların her birisindeki olumlu gelişme diğerlerini de güçlendiriyor. Ülke yükseliyor. Yakın tarihimiz bu denklemi doğrulayan birçok olumlu ve olumsuz vaka ile dolu. Türkiye 20. yüzyılı çok daha ileri bir ülke olarak geride bırakabilirdi. Fakat çok kötü şeyler oldu:

* Şiddet kültürünün demokratik kültüre zulmü

* Karakollarda, hapishanelerde sönen insan bedenleri ve insanlık onuru

* Sakıncalı görüş avcısı karanlık zihniyetler

* Yazdıklarından dolayı hapislere atılan yazarlar

* İdeolojik, etnik, dinsel ve cinsel tabular, baskılar

* İşkencenin zavallılığına bulanan ülke imajı

* İnsan sermayesi törpüsüne dönüşen siyaset

* Yolsuzluğun nüfuz ettiği bir toplumsal genetik yapı

* Cinselliği, yaratıcılığı, girişimciliği, entelektüel arayışları ve düzeni sorgulama hakkı hoşgörüsüzlük karabasanıyla kurutulan bir gençlik, nice genç kuşak...

Değdi mi?
Türkiye daha mı iyi bir ülke oldu? Türk ulusu yüceldi mi?
İnsan hakları ihlalleri, uluslararası ilişkilerde Türkiye’ye pek çok haklı davasında büyük zarar verdi. Kıbrıs, Ermeni savları, terörle mücadele ve AB süreci bunların başında geliyor. Ayrıca insan hakları ve demokrasi açıkları dış ticaret, uluslararası yatırımlar, turizm ve ülke markası gibi alanlarda Türkiye’nin ekonomik gücüne de darbe vurdu. Daha da önemlisi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ulusal onuru ve uluslararası saygınlığı zedelendi. AB sürecinde ilerleyip, 2005 yılında müzakereler başladıktan sonra dengeler değişti. Demokrasi kültürü gelişti. Fakat buna rağmen TCK 301, Hrant Dink cinayeti, AK Parti’yi kapatma davası, Ergenekon muamması, özel yaşama ve basın özgürlüğüne müdahale ve yargının tarafsızlığına karşı azalan kamuoyu güveni gibi girdaplara düştü Türkiye. Ulusal çıkarlar çok ciddi zarar görmeye devam etti. Bunun AB sürecine yansımaları da olumsuz oldu. En yalın ifadesiyle, Türkiye’nin demokrasi zafiyetleri, Avrupa’daki Türkiye karşıtlarını mutlu etmeye devam etti.

Teröre çözüm
Tüm bu yıllarda kamuoyunun demokrasi ile ilişkisinde siyasal psikolojiyi bozan en önemli etken terör oldu. Terörün her zaman en önemli amaçlarından biri siyasallaşmaktır. Uluslararası destek sağlar. Siyasallaşmanın da en uygun yolu, şiddet ve terör dışında kalan bir alanda, insan hakları açısından mağdur duruma düşmektir. Terörle mücadele ederken çok dikkat etmeli. Terör bir suç unsuru olarak düşünce özgürlüğü ve insan haklarından kesin olarak ayrılmalı. Arada sis perdesi bırakarak teröre siyasal hareket alanı yaratmamalı.
Bugün ileri dünyada birçok ülke bu şekilde terörle daha etkin mücadele etmekte. Her türlü düşünce ve siyasal talep özgür. Aynı zamanda güvenlik güçlerinin teknolojik olanakları, insan sermayesi, yasal yetkileri ve maddi araçları teröre karşı en yüksek seviyede seferber. Ayrıca diğer ülkelerdeki güvenlik birimleri de bilgilendiriliyor. Dünya medyası için de iyi belgelendirilmiş, görsel yönü güçlü iletişim dosyaları hazırlanıyor. Sonra da İngiltere, Fransa veya İspanya’da olduğu gibi gerekli müdahaleler yapılıyor. Terörist veya ona destek veren siyasetçi fark etmiyor. Teröre karşı devlet acımasız. Fakat bu çizginin ötesinde demokrasi var: vatandaşın hizmetkârı devlet anlayışı, düşünce özgürlüğü, azınlık dilleri dâhil kültürel haklar ve ulusal birlik açısından özgüvenli bir toplumsal psikoloji. Tabii terör veya ayrılıkçılık her zaman tamamen yok olmuyor. Fakat kendi teorik tabanı içinde de azınlıklaşıyor.

Demokratik azınlık
Azınlık haklarının ulusal sistem içindeki konumu ülkesine göre farklı ve zaman içinde değişen modellere sahip. Etnik temelli ayrım yapmak yılların halklar arası karışımını yaşamış bir kıtada bariz değil. Bölgesel ayrımlar daha kolay. Dil temelinde statüler de. Bunların ulusal dil ve kimlik ile bağlantısı da her ülkede farklı. Özerklik ancak Basklar, Katalanlar, İskoçlar, Flamanlar ve Lombardlar gibi ekonomik düzeyi ülke ortalamasının üzerinde olan kesimlerin talebi. Çünkü özerkliğin önemli bir unsuru, vergi gelirleri ve bütçe giderleri açısından başkente tabi olmamak. Zengin bölgeler diğerlerinin yükünü bazen paylaşmak istemiyor. Yoksul bölgelerde ise özerklik ancak etnik kimliğin pekişmesi sonucunda bir çoğunluk talebine dönüşebilir fakat henüz açık bir örneği yok. Bu noktada etnik azınlık açısından önemli bir kaygı söz konusu: Ana dilde eğitim zamanla genç kuşakların ülke içinde marjinalleşmesini, fiili ayrımcılığı ve dünyaya kapanıklığını tetikleyebilir. Sonuçta ortak payda demokrasidir. Kürt sorununda ülkenin anayasal düzeni her nasıl bir evrim içinde olacaksa, bunun demokratik bir çerçevede gelişmesi öncelik olmalı.
Kopenhag siyasal kıstasları ile yalnızca ‘yeterince’ değil, daha fazla uyum sağlayan bir Türkiye terörle çok daha etkin mücadele eder. Avrupa ölçeğinde öncü bir anlayış geliştirebilir. Güçlenir. Güçlü ülkeler bölünmez. Güç, demokrasi, hukuk, ekonomi ulusal güvenlik ve toplumsal kalkınmadır. İnsani kalkınmışlıktır. Eğitim, sağlık, kadın hakları, teknoloji ve doğadır. Bu yönde atılımlar ancak geniş bir toplumsal uzlaşma ile olası. Bu da akılcı, soğukkanlı, saygılı ve hoşgörülü bir tartışma ortamı, partiler arası uzlaşma, işlevsel yaklaşım, kademeli çözümler ve ileri derecede duyarlı bir toplumsal iletişim gerektirir. Bunca şehidin derin acısını yaşayan bir ülkede artık siyaset dünyası bu küresel gerçeği anlamalı ve gereğini yapmalı.

Toplum yargıya güvenmeli
Türkiye’nin AB sürecinde her yıl daha iyiye gitmesi gerekirken, toplumda demokratik kaygıların artıyor olması doğal değil. Partizan bir kutuplaşmanın yaratacağı toplumsal kırılmalara karşı en demokratik anayasal düzen bile uzun süre dayanamayabilir. Bir tarafta yargının demokratik sürece müdahalesine, kendi içinde yarattığı kapalı devrelere ve daha açık bir topluma karşı tepkiselliğine yönelik eleştiriler var. Bunun sonucunda yargı reformu girişimi gündemde. Diğer tarafta, yargı üzerinde artan siyasal baskı ve hükmetme eğilimleri, yargıç ve savcıların siyasal itaat içinde bir kitleye dönüşmesi olasılığı, dinsel tarikatlardan yerel siyaset odaklarına uzanan etki ağlarının yargı sistemini etkileme niyetleri gibi kaygılar derinleşmekte. Türkiye ‘yargıçlar rejimi’ ile “siyaset vesayetindeki yargı” gibi bir paradoksta sıkışmamalı. Her iki durumda da zaten sistem önce onu en üst düzeyde yönetenlerin üzerine çöker, Türkiye kaybeder.
Brüksel’de ki Avrupalı örgütler arasında Avrupa Yargı Kurulları Ağı (ENCJ) da var. Türkiye’den Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) da davetli olarak ENCJ’nin etkinliklerine katılmakta. Gerek bu kurumun çalışmalarında, gerekse tüm ülkelerin anayasasında, Avrupa Konseyi’nin konvansiyonlarında ve AGİT belgelerinde yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı demokrasinin temel direklerinden biri olarak tanımlanıyor. Ayrıca ilgili bilimsel ve siyasal literatürde yargının bağımsızlığı konusu sosyal istikrar ve iyi işleyen bir piyasa ekonomisi açısından da belirleyici bir etken olarak öne çıkmakta. Yargı bağımsızlığının herhangi bir ulusal anayasal düzende tesisini belirleyen dört temel etken var:
1. Kurumsal düzenleme
2. Siyasal kültür ve uygulama
3. Maddi ve teknolojik altyapı
4. Kamuoyunun algısı
Yargı bağımsızlığının odak noktası olan ‘yüksek kurul’ konusunda ise tek bir Avrupa uygulaması yok. AB’ye adaylık sürecindeki ülkeler için yargının bağımsızlığı konusu hep gündeme geldi. AB Komisyonu’nun 2006 Türkiye ilerleme raporunda da “HSYK’da adalet bakanı ve müsteşarının yer alması” eleştiri konusu olmuştu. Daha sonraki raporlarda da “yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı” konusunda HSYK’nın yalnızca yüksek yargı değil, diğer kademelerdeki yargıç ve savcıları temsil edecek şekilde genişletilmesi vurgulandı. Ayrıca yargı konusundaki başka bir temel kaygı, yasaya dönüşen demokratik reformların ve özellikle düşünce özgürlüğüne yönelik değişikliklerin uygulamada yargı sistemi tarafından yeterince benimsenmemesi.
AB ülkelerindeki uygulamalarda ise farklı durumlar mevcut. Bazı ülkelerde yargının bağımsızlığı konusu gündemde değil, sorun yok, buna yönelik düzenlemeler tartışılmıyor. Kamuoyu bu konuda yeterince güven sahibi. Birçok ülkede ise Yüksek Kurul’da siyasal etki olasılığı özel önlemlerle sınırlanmış, hükümet doğrudan müdahale edemiyor. Bazı durumlarda hükümet temsilcileri azınlık olarak yer alıyor. Meclis’te atamalar veya başka kurumların önerileri üzerine onay ancak partiler üstü uzlaşma ile olası. Ayrıca kurul kararlarına karşı Danıştay’a başvuru yolu bazen açık. Diğer bir genel uygulama, bir yargıcın ancak kendi rızası ile görev yerinin değişebileceği.
Yargının bağımsızlığı ve güçler ayrılığı konusu demokrasilerde evrim içindeki bir konu. ABD’deki gibi seçimle göreve gelen “kamu/halk” savcıları, Anayasa Mahkemesi’nin üyelik seçimi, yargı görevlilerinin maddi koşulları, savcıların yetkileri, yüksek kurullarda hükümetin rolü gibi konularda demokratik dünya henüz mutlak modeli bulamadı.
Türkiye açısından bu bir fırsat. Geriden gelen bir demokrasiyiz, fakat geçmişin zafiyetlerini aşabilecek kadar deneyimliyiz. Bunun sağlayacağı ivme ile 21. yüzyılda dünyaya örnek olacak, yenilik getirecek bir anayasa, bireysel özgürlükler ve kültürel haklar düzeni ve bağımsız yargı modeli geliştirebiliriz.
Aksi takdirde başkalarının taşlamasına gerek kalmaz, kendi içinde birbirine taş yağdıranların ülkesini.

 

 

Başkanlık ve Yarı Başkanlık Sistemi Türkiye’de Uygulanabilir mi?

Başkanlık ve Yarı Başkanlık Sistemi Türkiye’de Uygulanabilir mi?

“Türkiye’de, siyasi partilerin hiç birisi ABD tipi bir başkanlık sistemini savunmamaktadır. Cumhurbaşkanı Turgut Özal çeşitli konuşmalarında Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilebilmesi temennisini dile getirmiştir. Başkanlık sisteminin yaratılış amacı olan güçlü ve istikrarlı yürütmenin sağlanabilmesi için, ancak Cumhurbaşkanının parlamento çoğunluğu ve hükümetin aynı partiden olması şartına bağlıdır. Rejimin yapısında ise, bunun sağlanabilmesini garantileyecek bir mekanizma yoktur. Bu iki unsurun ayrı partilerden olması halinde ise rejimde tıkanma ve kilitlenme olması kaçınılmazdır…

Süleyman Demirel Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ertan Beceren ve Araştırma Görevlisi Gökhan Kalağan’ın Başkanlık ve Yarı Başkanlık sistemini ele alan makalelerinin tam metnine aşağıdaki başlığın üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz:

BAŞKANLIK VE YARI BAŞKANLIK SİSTEMİ:TÜRKİYE’DE UYGULANABİLİRLİĞİ TARTIŞMALARI

İfade Hürriyetinin Ekonomi Politiği

İfade Hürriyetinin Ekonomi Politiği

Türkiye’de ifade özgürlüğünün önündeki problemler, sadece insan hakları, evrensel hukuk ve demokrasi kavramlarının entelektüeller, akademisyenler ve bürokratlar tarafından gereği gibi anlaşılamamasından ve dolayısıyla onlara ‘bize özgü’ bir içerik kazandırılarak içlerinin boşaltılmasından kaynaklanmıyor. Başka bir ifadeyle, genel olarak özgürlükler ve bu kapsamda ifade özgürlüğü konusundaki sıkıntılarımızın kaynağı sadece entelektüel ve fikrî zayıflığımız değil.

Öyle olsaydı, şimdiye kadar insanlığın sadece teorik tartışmalarla değil, aynı zamanda tecrübeyle ve yaşanan acılarla ulaştığı sonuca atıfta bulunarak, Türkiyeli eliti ifade özgürlüğünün iyi bir şey olduğuna ikna etmek, ardından da devleti ona saygılı bir çizgiye yaklaştırmak mümkün olabilirdi. Öyle olsaydı, Batı dünyasıyla yüzlerce yıllık iletişim içindeki Türkiyeli ‘aydın’lar ve ‘devlet adamları’, siyasetin biçimlendirilmesinde tabiî hukuk, ihlál edilemez birey hakları, sınırlı devlet gibi nosyonları es geçerek, düzen, otorite veya disiplini öncelemezlerdi. Ve yine öyle olsaydı, 20. yy boyunca özgürlüğü mahkûm eden devletlerin kendi vatandaşlarına ve insanlığa nasıl büyük acılar yaşatarak parçalanıp yıkıldığını -Yugoslayva örneğindeki gibi- görüp ders alabilirlerdi. Ama öyle değildi; özgürlüklerimizin önündeki engel onun teorik ve pratik bakımdan değerinin anlaşılmamasından (en azından sadece ondan) kaynaklanmıyordu ve kaynaklanmıyor.

Ayrımcı önyargı

İfade hürriyetine yönelik itirazların başka bir yüzü daha vardır. Bu özgürlüğün kısıtlanmasında ‘ayrımcı önyargı’ya ve onun arka planına işaret eden David J. Richards, bu kısıtlamanın ‘yapısal adaletsizlik’le ilişkisini kurar. Uluslararası Şeffaflık Örgütü (Transparency International) de çalışmalarında, özellikle üçüncü dünya ülkelerindeki yaygın yolsuzluk ağından istifade eden grupların, ‘açık toplum’ ve demokratikleşme konusundaki çabalara mani olduklarını, çünkü yolsuzlukların açık bir kamusal tartışmaya konu olmasını istemediklerini ortaya koymaktadır. Yani ifade hürriyetini felsefi sebeplerle değil, kendi ekonomik, sınıfsal veya zümresel çıkarlarını kaybetme kaygısıyla reddedenler de vardır. Bu reddediş, genellikle, bir toplumdaki statü ve iktidar ilişkileriyle, iktisadî değerlerin paylaşımı konusundaki gerilimlerden bağımsız değildir. Derisinin renginden dolayı Çinli göçmenden nefret eden beyaz Amerikalı, onun uğradığı haksızlıkları dile getirmesine yarayacak bir hürriyeti kabul etmeye kolay ikna olmayacaktır. Zira, o göçmenin sarı derisi, çoğu kez, olumsuz iş şartlarında düşük ücretle çalışmaya hazır ve böylece 19. yy Amerika’sının beyaz madencisinin işini kaybetmesine ‘sebep’ olan insanın bedenini kaplamaktadır. Ama bunu bu açıklığıyla dile getiremeyeceği için daha kabul edilebilir görünen gerekçelere ihtiyaç duyacaktır (Örneğin ‘Çinli yabancıların Amerikan kültürünü bozdukları’nı ve onlara o yüzden kızdığını söyleyecektir). Kısacası ifade özgürlüğü tartışmalarında sorunun maddî boyutu gözardı edilmemelidir. Yine Amerika’da siyahlara yönelik ayrımcılık, hiçbir zaman sadece insanların eşitliği fikrine yabancı olmaktan kaynalanmamıştır.

Türkiye’de de farklı değil

Türkiye’de de insan haklarının ve bunlar arasında ‘kavşak özgürlük’ olan ifade özgürlüğünün önündeki engeller, maddî ilişkilerden, değerlerin toplumun çeşitli kesimleri arasındaki dağıtımını sağlayan müesses nizamdan ve yine belirli bir zümrenin siyasî ve iktisadî bakımdan ayrıcalıklı konumunu muhafaza etme kaygısından da kaynaklanıyor. Bu kaygı, hak ve özgürlük nosyonlarının hákim zümre tarafından anlaşılmak istenmemesinin maddî gerekçesini ifade ediyor. Siyaseti belirleyen ve iktisadî hayatı tamamen kontrolünde tutmak isteyen ‘merkez’deki zümre, imtiyazlı konumunu sarsabilecek ve kendilerini imtiyazsız çoğunlukla eşit statüye indirecek bir siyasî dönüşümü ifade edecek bir demokratikleşmeyi aslında samimi olarak istemiyor. Evet, insan hakları ve demokrasi, aslında, baştan beri, bu kesimin ayrıcalıklı konumunu meşrulaştıracak ideolojinin odağında yer alan değerler olmamış, ancak ‘çağdaşlaşma’ ve ‘muasır medeniyetlere ulaşma’ programında, ulaşılması öngörülen ‘muasır medeniyetler’in hákim değerlerinden birisi olarak gönülsüz bir itibarı haketmiştir.

Elbette bugün hakim zümre homojen değildir; örneğin devletçi sermayenin bir bölümü, artık gücünü devletin onlar lehine sağladığı avantajlara borçlu değildir. Artık serbest piyasa sisteminde de kendi ayakları üstünde duracak iktidara sahiptir ve bu yüzden AB sürecinde demokratik reformların yapılmasına engel olmaya veya Kürt Sorununun çözümüne set çekmeye çalışmamakta, hatta bazen destek de olmaktadır. Ama TÜSİAD örneğinde olduğu gibi, söz konusu sermaye her iki grubu da içinde barındırmakta; darbeye karşı olanın yanında ona destek sağlayanını da içermektedir.

Türklüğü koruma misyonu

Bürokrasiye gelince, onlar hiçbir zaman kendi ayakları üzerinde duramayacakları ve sahip oldukları bütün maddi gücü el koyma yoluyla toplumdan almak zorunda oldukları için, kendi ayrıcalıklı konumlarını görünür hale getirecek bir serbest tartışma ortamından yana olmayacaklardır. Dolayısıyla Amerikalı beyazlar gibi onların da ifade hürriyetine karşı çıkmalarının maddi koşulları devam etmektedir. Dikkat ederseniz, kendileriyle ilgili eleştirilere en tahammülsüz kesim onlardır. Sahip oldukları imtiyazları ve yaptıklarını eleştirenleri mahkemelerde süründürmeleri, onları yıpratmak için planlar hazırlayıp uygulatmaları bundandır. 301’i hararetle savunurlar, çünkü bu maddenin asıl kendilerini koruduğunu bilirler; ama bunu elbette böyle ifade edemeyecekleri için ‘Türklüğü korumak’tan dem vururlar.

Kısacası Türkiye’nin onlarca yıldır bir türlü çözülmeyen sorunlarla boğuşmasının, daha doğrusu bu sorunları gereği gibi tartışabilmeyi dahi başaramamasının, resmî söylemle örtüşmeyen alternatif yaklaşların peşinen kötü niyetli ilan edilip cezalandırılmasının, bu konuların herkesin uzak durması gereken yasak bölgeler haline getirilmesinin; sonuçta çözümün ilk şartının (yani sorunun ifade edilmesinin) engellenmesinin felsefî olmayan gerekçeleri de iyi anlaşılmalıdır.

Bütün bunları bilmek, ifade hürriyeti hakkındaki teorik çalışmaların önemini elbette azaltmaz. Çünkü ifade hürriyeti, ahlákî değeri bir yana, birilerinin grupsal çıkarlarını tüm toplumun veya ulusun çıkarı gibi gösterme çabasını teşhir etmenin, bize özgüleştirilen demokrasi ve insan hakları gibi değerlerin içinin boşaltıldığını göstermenin asgarî zemini veya başlangıç noktası olması bakımından da önemlidir.

Kaynak: http://www.stargazete.com/acikgorus/ifade-hurriyetinin-ekonomi-politigi-113261.htm

2020 Yılında Dünya, Türkiye ve Rekabet Stratejileri

2020 Yılında Dünya, Türkiye ve Rekabet Stratejileri

Geçmişi değiştiremeyiz, ama geleceği kazanabilir veya kaybedebiliriz. 2020 yılında daha güçlü bir Türkiye, refah düzeyi daha yüksek vatandaşlar istiyorsak, bugünden 2020 yılı için düşünce ve eylem olarak hazırlanmalıyız.

Strateji çalışmalarının belki de en önemli faydası çalışmanın sonuçlarından çok çalışmaya katılan yöneticilerin fikri hazırlığına yaptığı katkı oluyor. Fikri hazırlığı olanlar olayları takip etmek yerine yönlendirme fırsatını yakalayabiliyorlar.

Hazırlanmamız gereken ortam, için önce 2020 yılında dünyanın nasıl şekilleneceğine ilişkin öngörüyü ortaya koymalıyız. 2020 yılında bizi küreselleşmenin daha da ilerlediği, ancak yerel farklılıklara daha duyarlı bir dünya bekliyor; katılımcı karar verme mekanizmalarının sadece şirket değil, ülke ve dünya yönetiminde de daha çok kullanıldığı bir dünya bekliyor; bilgi üretmenin mal üretmekten daha değerli olduğu, bireyin öneminin sadece tüketici olarak değil, aynı zamanda yurttaş ve dünya vatandaşı olarak arttığı bir dünya bekliyor.

2020 yılında Türkiye’ye baktığımda ise Avrupa Birliği üyesi, ekonomik ve siyasi istikrara kavuşmuş, daha çok üreten, uluslararası pazarlara satan, dünya markalarına sahip, daha küçük ancak daha etkin bir devlet yapısına sahip, tarihsel ve kültürel mirasıyla dünyaya zenginlik katan bir Türkiye görüyorum; Avrupa’nın ve bölgenin güvenliğinde söz sahibi, Avrupa ile Avrasya arasında enerji köprüsü olan, komşuları ile ilişkilerini ve ticaret hacmini önemli ölçüde geliştirmiş, turizm açısından dünyanın en çok ziyaret edilen ülkeleri arasında yer alan, sporda ve sanatta kendinden söz ettiren, bilimsel gelişmeye katkıları artmaya başlayan bir Türkiye görüyorum.

Ancak, bu görüşü hep birlikte paylaşmadıkça, bunun için hep birlikte çaba harcamadıkça sadece istekli olmanın yeterli olmadığını da inanıyorum.

Günümüzde büyümenin önündeki en önemli engel ülke sınırları değil, zihinlerdeki sınırlar. Ülke sınırlarını aşan stratejiler geliştiren şirketler, belli boyutlara gelince global oyuncu olabilecek imkanlara kavuşuyorlar.

Günümüz ekonomilerinde, şirket değerlerini belirleyen önemli parametrelerden biri hizmet verilen müşteri sayısıdır. Türkiye’nin çevre ülkelerinde büyük pazarlar var. Bu ülkelerdeki şirketlerin değerleri düşük. Bizim bu ülkelerle hem kültürel yakınlığımız hem de onların geçirmesi gereken ekonomik transformasyon konusunda deneyimimiz var. Bu durum, Türk şirketlerine bir fırsat sunuyor: Henüz global oyuncuların ele geçirmediği bu pazarlarda hızla büyümek… Global piyasalarda oyuncu olabilecek boyuta gelmeyi hedefleyen Türk şirketleri olarak, bu fırsatı yakalayarak hızla hayata geçirmeliyiz.

Ekonomik etki alanını büyütemeyenlerin yok olmaya mahkum olduğu bir dünyada özellikle kültürel ve yapısal olarak yakın olduğumuz pazarlarda yerimizi almak için çok yönlü çalışmalar gerekiyor. Bir taraftan devlet bu pazarların açılmasını sağlamayı önemli bir hedef olarak benimsemeli, diğer taraftan da özel sektör bu pazarlarda yatırıma ve işbirliğine giderek önemli oyuncular arasında yer almalı.

Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, ulaşım maliyetlerinde düşüşler ve dünya ticaret kurallarındaki liberalleşme iş dünyası için ülke sınırlarını gün geçtikçe önemsiz hale getirmekte. Diğer yandan, ekonomik ölçek tanımında da önemli değişiklikler gözlenmekte. Yeni teknolojiler üretim tesislerinde ekonomik ölçek boyutlarının küçülmesine yol açarken, bilgi kaynakları, teknoloji geliştirme, marka, imaj ve dağıtım kanallarında ekonomik ölçekler büyümekte.

Birçok sektörde oluşan fazla üretim kapasitesi diğer konularda ekonomik ölçekleri yakalayanların elinde konsolide olma yolunda. Telekom’dan, demir-çelik sektörüne kadar birçok sektörde dünya ticaretinde üretim kapasitesine sahip olmaktan ziyade markaya, ar-ge imkanlarına ve dağıtım kanallarına hakim olmak karlılık için daha önemli.

Bugün ülkemizde sermaye birikimi sınırlı olmasına karşın, tekstil, otomotiv, bankacılık gibi birçok sektörde sermaye kontrolu açısından dağınıklık var. Birleşme yoluyla büyüme konusundaki atalet, dünya pazarlarında Türk markaları için yeterli yatırım yapılamaması ve teknoloji geliştirmede dışa bağımlılık; yatırımların yeniliği ve ucuz işçilik ile elde edilen rekabet gücünün süratle yitirilmesine sebep olacak.

Ülkemizdeki sınırlı sermaye ve bilgi birikimini dünya boyutlarına getirebilmek için şirket birleşmelerinin önündeki gerek kültürel, gerekse yapısal engelleri kaldırmalıyız. Bilgi çağında “Küçük olsun, benim olsun” mantığının kaybetmeye mahkum olduğunu iyi anlamalıyız. Bilgi çağında paylaşamayanlar, paylaşılmaya, yani kaybetmeye mahkum olacaklar.

Ülkemizdeki rekabet anlayışı, şirketimizin sadece aynı sektörde faaliyet gösteren diğer firmalarla değil, aynı zamanda birlikte iş yaptığı tedarikçiler ve hatta müşterilerle de rekabet ettiği yönünde. Bunun için onlara güveneceğimize, mümkün olduğunca faaliyetleri kendi içimizde yürütmeyi tercih ediyoruz. Bu yaklaşımın arkasında iş yapma şeklinde kontrolu kaybetme endişesi, başkası kar ediyorsa benim maliyetlerimde azalma olmaz düşüncesi, verilen hizmetteki istikrarsızlığın ana işleri olumsuz etkileyeceği endişesi var. Bu güvensizliğin sistemin yaratıcılık ve verimlilik düzeyini kısıtladığını farkedemiyoruz.

Dolayısıyla, tedarikçilerle ve müşterilerle pazarlıklarda onlara mümkün olduğunca az bilgi vererek, avantajlı duruma geçtiğimizi düşünüyoruz. Ancak, rekabetin küreselleştiği, değişimin hızlandığı bir dönemde bu statik düşünce yerini, tedarikçiden müşteriye kadar tüm değer zincirinin birlikte diğer değer zincirleriyle rekabet ettiği anlayışa bırakıyor.

Bu nedenle, şirketlerimiz her gün pazarlık etmek durumunda oldukları kesimleri kendi karlılıklarını kemiren birer rakip olarak değil, birlikte gelişmeyi hızlandıracak takım arkadaşları, aile bireyleri olarak görmeye başlamalı. Unutulmamalı ki tedarikçilerimizle, bayilerimizle ve birlikte iş yaptığımız tüm kesimlerle birlikte bir değer zinciri oluşturuyoruz. Bir zincir ise en zayıf halkası kadar güçlüdür. Dolaysıyla, müşterilerimiz için değer yaratmak için sadece kendi halkamızı değil, tüm züncürü güçlendirmeliyiz. Dünya ile rekabette başarılı olmak için bu anlayış değişimini gerçekleştirmek gerekiyor.

Uluslararası finans ve insan kaynaklarını ülkelerine cezbedemeyenler refah düzeylerini arttırmakta güçlük çekiyorlar. Ülkemizin yabancı sermaye girişleri açısından hakettiği yerin çok altında bir performansa sahip olmasına kızmak yerine tedbir almalıyız. Avrupa Parlementosu’nun aldığı haksız kararlara kızmak yerine dünya ile etkileşimimizi ve insanlığa kattığımız değeri arttırmalıyız. Onlar için vazgeçilmez olmalıyız.

Dünyayı kurumsal olarak etkileyeceğimiz en önemli araçlar küreselleşmiş şirketlerimiz, kültürel zenginliğimiz ve devletimiz. Dolayısı ile gerek bireyler, gerek şirketler, gerekse devlet olarak bakış açımızı ülke sınırları ile sınırlandırmamaya dikkat etmeliyiz.

Dünya vatandaşlığı bilincine varmak, dünya ile etkileşime, uluslararası kurumlarda temsilde etkinliğe ve uluslararası piyasalarda aranan markalar yaratmaya önem vermek demektir. Aynı zamanda üstlendiğimiz tüm rollerde kendimizi uluslararası performans göstergeleriyle değerlendirmek demektir.

Dünyanın nimetlerinden en çok faydalananlar, dünyanın varlıklarını en iyi koruyan, geliştiren ve dünyaya en çok değer katanlar olacak. Kazananlar dünya vatandaşlığı rolüne önem verenler olacak.

Unutmamamız gereken başka bir nokta da, günümüzde entellektüel sermayenin, finansal sermayeden daha önemli olduğudur. Lider ülkeler bilgili ve yaratıcı beyin açıklarını, bu özelliklere sahip kişileri ülkelerine cezbederek kapatıyorlar. Türkiye olarak bilime, araştırma ve geliştirmeye ayırdığımız kaynağın sınırlı olması, finansal sermaye kadar beyinleri de cezbetmemiz gerektiğini ortaya koyuyor.

Ülkemizin tarihi, kültürel ve insani zenginlikleri bize bu konuda rekabet avantajı getirebilir. 500 yıl önce İspanya’dan kaçan Yahudiler’e gösterilen duyarlılık, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un alınışından sonra farklı din ve kültürlere sahip olanlara tanıdığı haklar ve dünyada ünlenmiş misafirperverliğimiz, ülkemiz insanının farklılıklarla bir arada yaşama tecrübesine güzel örnekler oluşturuyor. Bazı Avrupa ülkelerinde yükselen yabancı düşmanlığı göz önüne alındığında, Türkiye yabancılar için cazip bir yaşam merkezi özelliğini kazanıyor. Çekici Akdeniz iklimi ve doğal zenginliklerimiz, yalnızca turistler için değil, aynı zamanda ülkemizin yaşam kalitesi için de avantaj sağlıyor. İstanbul, Avrupa’nın en zengin eğlence yaşamına sahip kentlerinden biri konumuna geldi. Nitekim, birçok uluslararası şirketin bölge merkezlerini İstanbul’a taşımaları ve çalışanlarının İstanbul’da yaşamayı sevmesi, ülkemizin güçlü bir yönüne işaret ediyor. Dolayısıyla, bir yandan dünyanın entellektüel sermayesini de ülkemize çekmek için çaba harcamalı, diğer taraftan da bilim ve teknoloji geliştirmeye verdiğimiz önemi ve yatırımları artırmalıyız.

Örneğin, geleceğin teknolojileri olarak kabul edilen 15-20 alanın her birinde dünyadaki en iyi yüz kişiden onunu senede en az altı ay ülkemizde yaşamaya ve çalışmaya teşvik etmeliyiz. Bu konuda başarılı olursak, onların etrafında yaratacakları bilgi çemberi ve yeni girişimler ülkemize bilim, teknoloji ve yüksek katma değerli yeni endüstrilerde çağ atlatacaktır.

Türk toplumu büyük bir hızla öğrenen, yenilikleri hızla benimseyen, atak bir toplum. Bir takım olarak çalışabildiğimizde ne kadar büyük bir hızla yol aldığını başta spor olmak üzere birçok alanda kanıtladı. “Öğrenmek” ve “yenilikçilik” Türk sanayiini ileriye taşıyacak kavramlar olarak ortaya çıkıyor. Bu kavramların yaygınlaşmasını sağlamak ve toplumsal yetkinliğimiz geliştirmek için, hem teknoloji eğitiminde, hem de eğitimde teknoloji kullanımında hızlı bir gelişmeyi gerçekleştirmeliyiz.

Başarının anahtarı sadece ülke sınırlarını değil, aynı zamanda zihinlerdeki sınırları da aşmaktan geçiyor. Ülke olarak, ülkemizdeki özel sektör, kamu sektörü ve sivil toplum kuruluşları olarak ortak bir vizyonla, bir takım olarak, bugünden istikrarlı bir şekilde bu yönde çalışırsak başarılı olacağımızdan ve 2020’de refah düzeyimizi ve yaşam kalitemizi artırabileceğimizden hiç kuşkum yok. 2020’de Türkiye “yaşam kalitesi” ile en nitelikli dünya vatandaşlarının yaşamayı tercih ettikleri bir ülke, bir dünya markası olabilir.

Hepimizin görevi böyle bir 2020’yi şimdiden hazırlamaktır. Çünkü,  geleceği hazırlamayanlar, geleceği karşılarında bulurlar. (http://www.arguden.net)

 

“Milliyetçilik…”

“Milliyetçilik…”

“Bu çalışma milliyetçiliğe/ulusalcılığa ve ulus olgusuna ilişkin son dönem çağdaş milliyetçilik literatürünün kuramsal bir değerlendirmesini amaçlamaktadır. Farklı bir ifadeyle, milliyetçilik ve millet/ulus olgusuna ilişkin kuramsal yaklaşımlara odaklanarak su sorular tartışılacaktır. Uluslar modern midir yoksa modern öncesine mi aittirler? Sivil ve etnik milliyetçilik arasında ne tür bir ilişki vardır? Ulus olma ile etniklik arasında nasıl bir ilişki vardır? Milliyetçiliğin retoriği nedir? Neden milliyetçilik bir söylemsel oluşum olarak ele alınmalıdır? Milliyetçiliğin simgesel boyutu nedir? Ulusal/Milli kimlik nedir? Ulusal kimlik nasıl kavramsallaştırılmaktadır? İşte bu sorular bağlamında milliyetçiliğin modern toplumsal, kültürel ve siyasal yasamda oynadığı önemli rol çözümlenmeye çalışılacaktır…”

Anadolu Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Emre Gökalp’ın daha önce Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi’nde (Cilt:7, 2007) yayınlanan Milliyetçilik kavramı üzerine özgün analizler içeren makalesinin tam metnine, aşağıdaki başlığın üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz:

Milliyetçilik; Kavramsal Bir Değerlendirme

Tek Parti Yönetiminin Oluşumunda Basının Rolü

Tek Parti Yönetiminin Oluşumunda Basının Rolü

“İkinci Dünya Savaşı yıllarını da kapsayan dönemin mutlak hakimi Milli Şef İsmet İnönü. CHP, TBMM, Bakanlar Kurulu, her konuda “Milli Şef”in onaylayıcısı olmuşlardır. İnönü’nün çalışma ekibi olarak, emirlerine tartışmasız uyacak kişileri seçtiği, “devlet makinesini en teferruatlı çarklarına kadar kendi eliyle” yönetmek istediği, “Başbakanı aşarak, müsteşarlara, umum müdürlere direktifler verdiği” bilinmektedir. Bu nedenle Atatürk’ün ölümünden çok partili düzene geçinceye kadar ülkenin en ulu siyasal kurumu “Milli Şef”lik olmuştur. Her şeyden önemlisi “Milli Şef”in üstün bir kişilik olduğu kabul edilmiştir. Tek Parti Yönetiminin basın ile ilişkilerinde de çok ilginç ayrıntılar vardır…”

Yrd. Doç. Dr. Necdet Ekinci’nin makalesinin tam metni için lütfen aşağıdaki başlığın üzerine tıklayınız:

Tek Parti Yönetiminin Oluşumunda Basının Rolü

Türkiye ve AB'de Değişim Rüzgârları

Türkiye ve AB'de Değişim Rüzgârları

Bu noktadan ötesi ise, onların, dengeli ve akılcı bir yaklaşım içinde olabilmeleri. Bu karmaşık ülkeyi ve çok sesliliğini anlamak için haber ve analiz kaynaklarını çoğulcu bir anlayışla seçebilmeleri. Türkiye için ise önemli olan, değişim ve dönüşümlerini 21. yüzyılda daha güçlü bir demokrasi, ekonomi ve refah toplumu olmak yönünde yaşamak. Sorunların nasıl çözüldüğü kadar, ülkeyi nereye götürdükleri de önemli.

AB’de Sonbahar Gündemi
Türkiye yaz dönemini hareketli bir gündem ile geride bırakırken, Avrupa Birliği de son bir yılda iyice dağılan önceliklerini toparlamakta. İlk madde kurumsal dosya. Yeni bir Avrupa Parlamentosu seçildi. İç dengelerinde merkez sağın ağırlığı arttı. Merkez sol da etkili olmaya devam edecek. AB Komisyonu’nun da yenilenmesi için geri sayım başladı. En geç Aralık’a kadar yirmiyedi ülke hükümetinin yeni
Komisyon Başkanı üzerinde anlaşması ve kendilerinin önereceği birer komiser
adayını açıklaması gerekiyor.
Bu arada kurumsal sistemi yenileyecek olan Lizbon Antlaşması’nın onay süreci gecikmeli olarak işlemekte. Gözler 2 Ekim’de tekrarlanacak olan İrlanda’daki referandumda. Bu sefer ‘evet’ cephesi önde gidiyor. Küresel ekonomik kriz İrlandalılarda daha güçlü bir AB bilincini pekiştirmiş. Ayrıca daha önce çekince kaynağı olan bir dizi konuda AB’den güvenceler aldılar. Lizbon Antlaşması onaylanırsa, kurumsal dosya kalınlaşıyor. AB ülkeleri aralarında iki yeni görev için de birer isim bulacak: iki buçuk yıllığına seçilecek bir AB Başkanı ve bir Dışişleri Bakanı. Komisyon için mevcut başkan Barroso üzerinde uzlaşma zemini var sayılır. AB Başkanı ve dışişleri bakanı için ise eski İngiltere Başbakanı Tony Blair’den İsveç Dışişleri Bakanı ve eski başbakan Carl Bildt’e uzanan bir aday yelpazesi var. Avrupa Parlamentosu ise, yeni kurumsal yapıda daha yetkili olacak. Üyesi olmak istediğimiz, müzakereler içinde olduğumuz, uyum sağlamaya çalıştığımız AB değişiyor.

Alman ekonomisi kıpırdadı
AB düzeyindeki bu gündemle eşzamanlı olarak, her ülkenin ulusal gündemi de birer önemli etken oluşturmakta. Bu sefer ön planda olan ülke Almanya. Zaten, Almanya’da ekonomi ve siyaset hareketlendiği zaman, Avrupa gündemidir artık söz konusu olan.
*  Almanya ekonomik krizden çıkmaya başlıyor.
* Almanya’da 27 Eylül’de genel seçimler var.
*  Almanya’nın da Lizbon antlaşmasını onaylaması gerekiyor.
Küresel kriz öncesi de başta Almanya ve Fransa olmak üzere Batı Avrupa ekonomilerinde ekonomik büyüme ve işsizlik sorunu vardı. Şimdi herkesin sorunlu olduğu bir dönemde küçük bir kıpırdamanın olumlu etki dalgaları tüm kıtaya yayılıyor. Ağustos ortasında Alman ve Fransız ekonomileri yılın ikinci çeyreğinde yüzde 0.3 oranında büyüdü. Artık biraz daha güvenli, samimi ve daha az müstehzi bir şekilde denebiliyor ki: “en kötüsü geride kaldı”.
Başta Şanghay olmak üzere Asya borsalarının dinamizmi, hükümetlerin geçen yıldan beri aldıkları önlemlerin sonuçları, şirketlerin ilk aylarda erittikleri stoklarını yenilemeleri ve turizm gibi bir çok etken bu olumlu sinyalleri daha parlak kılmakta. Tabii tüm AB ekonomileri aynı iyimserlik hattında değil. Polonya gayet iyi bir çıkış yakalar, İngiltere toparlarken, İspanya, Belçika, Finlandiya ve Hollanda ekonomileri daralmaya devam ediyor. Sonuçta hala “her an her şey olabilir” kaygısı yaygın. Türkiye için ise kaçınılmaz soru artık gündemde: “krizden ilk çıkan ülkeler kervanında yer alabilecek miyiz?”

Berlin’de siyaset ve hukuk
Alman ekonomisi her zaman olduğu gibi tüm Avrupa’yı etkilerken, Berlin’de ‘Büyük Koalisyon’ son günlerini yaşamakta. Hıristiyan Demokrat Angela Merkel ile Sosyal Demokrat ortağı Steinmeier seçim rekabeti içindeler. Bir sonraki hükümet için her formül olası. Liberaller ve Yeşiller de hükümet yolu gözlemekte. Her durumda AB’nin kurumsal güçlenme sürecini ve krizden çıkış için uygulanmakta olan makro-ekonomik disiplini sürdürecek bir hükümet bekleniyor. Hükümetin renginin farklı kılabileceği temel politikalar arasında ise göç ve sosyal entegrasyon dosyası yer almakta. Ankara için dünya atlasındaki en önemli birkaç başkentten biri olan Berlin’deki değişim çok önemli. Ortada ekonomik ilişkilerden, AB üyeliğimize ve Almanya Türkleri bağlantılı dosyalara uzanan ortak ilgi alanları var.
Bu arada Lizbon Antlaşması’nın Almanya’da iç hukuka uygun olarak onayı konusunda yaşanan pürüz giderilmeye çalışılıyor. Sorun şöyle gelişti. Bir çok ülkede olduğu gibi Almanya’da da parla-men- tonun onayı yeter-liydi. Referandum gerekmiyordu. Neredeyse tüm partilerin desteği ile antlaşma 28
Mayıs 2008’da Bundestag’da onaylanmış, Cumhurbaşkanı Köhler de imzalamıştı.
Fakat bazı parlamenterlerin başvurusu üzerine Alman Anayasa Mahkemesi devreye girdi. Başvuru sahiplerinin “AB bir süper devlet oluyor” savını kabul etmedi fakat Alman parlamentosunun AB kararlarında daha etkin bir rol oynamasını şart koştu.
Bunun üzerine hükümet parlamentoyu AB işleri hakkında sürekli bilgilendirme zorunluluğu getiren bir anayasal düzenleme hazırladı ve seçimler öncesi sorunu çözmeyi umuyor. Almanya ve İrlanda’nın yanı sıra, Cumhurbaşkanları imzayı geciktiren Çekya ve Polonya’nın da olası onayı ile Lizbon Antlaşması yıl biterken yürürlüğe girebilecek. Sonra ise daha köprülerin altında çok sular akacak. Avrupa’da ortak ekonomik alan ile siyasal federasyon ülküsü arasında çeşitli katmanlar oluşacak. Türkiye ise üzerinde durduğu demokratik ve ekonomik zeminin sağlamlağına göre Avrupa’da değişim sürecinde bir manevra yeteneğine sahip olacak.

İklim, enerji, siyaset
Avrupa gündemindeki öncelikli bir konuda daha Almanya’dan karışık bir haber geldi. Bu sefer bu ülkenin ulusal gündemiyle alakalı değil. Bonn kentinde devam eden İklim Değişikliği Görüşmeleri Ağustos ayında pek verimli olamadılar. Yıl sonunda Kopenhag’da bu konuda küresel bir anlaşma olasılığı zayıflamakta. Oysa gezegenin yalnızca ekonomik çarklarının zorlanmadığı, aynı zamanda nefes almakta da zorlandığı konusunda uluslararası ortak bir anlayış var. Avrupa Birliği ‘20-20-20’ hedefinin diğer ülkelerce de benimsenmesini umuyor: 2020 yılına kadar yüzde 20 daha az karbondioksit yayılımı ve yüzde 20 temiz enerji kullanımı oranı. Hatta, karbondioksit konusunda AB hedefi yüzde 30’a çıkarmaya da hazır. ABD ve diğer kalkınmış ülkeler uzlaşmaya yakın fakat Çin önderliğindeki bir grup ülkeyi görüşmeleri yavaşlatmakla eleştiriyorlar. Bu arada Danimarka hükümetinin Aralık Kopenhag İklim Zirvesi döneminde öngördüğü toplam 120 bin gecelik otel rezervasyonundan 20 bin geceyi iptal etmesi, bazı çevrelerce giderek artan kötümserliğe işaret etmekte.
AB gündeminde iklim değişikliği ile enerji artık aynı dosya sayılır. Toplumlarda temiz enerji kullanımı bilinci hızla yeşermekte. Elektrik şirketleri rüzgâr enerjisi reklamı yapıyor, Barselona gibi bir çok kent güneş enerjisine toptan geçiyor, hibrid otomobiller olağanlaşıyor, petrol ve otomobil şirketleri petrolsüz araç araştırmalarında ilerliyor, ampuller değişiyor, tüketim alışkanlıkları değişiyor, insanlar değişiyor, toplumsal dönüşüm hızlanıyor.
Bu ortamda Avrupa’nın enerji tedariki güvenliği konusundaki kaygılarıyla, Türkiye’nin enerji politikaları gündemi arasında sağlam bir köprü inşa edilmekte. Nabucco doğal gaz boru hattı anlaşmasının 13 Temmuz’da Ankara’da imzasıyla Avusturya’dan Hazar Bölgesi ve Orta Doğu’ya uzanan yeni bir enerji coğrafyası şekillenmeye başladı.  Yüzde 60’ı Türkiye’den geçecek Nabucco toplam 8 milyar dolara mal olacak ve 4,8 milyar dolarlık yatırım Türkiye’ye yapılacak. Bu projeye rakip olarak Moskova’nın desteklediği Güney Akım projesine de Türkiye Karadeniz’deki karasularından geçiş ile katılmayı taahhüt etti. Bu ilk bakışta bir çelişki olarak algılandı. Bazı AB yetkilileri ve medya yorumlarına da böyle yansıdı. Nabucco gibi Türkiye’nin AB üyeliği perspektifini perçinleyen bir anlaşmaya rakip bir projeye verilen destek anlaşılamadı. Sonra hızla Güney Akım kapsamında İtalya, Yunanistan, Bulgaristan gibi AB ülkelerinin rolü hatırlandı. Artık “belki de Türkiye iyi hesaplanmış bir stratejiyi uygulamakta, etkin bir enerji diplomasine geçiş sürecindedir” deniyor. Ve de bazen müstehzi, bazen samimi olarak ekleniyor: “İnşallah”.

Gündem köprüleri
Avrupa gündemi her boyutta karışık. Yaşlı kıtada yeni bir kurumsal, siyasal ve ekonomik coğrafya belirmekte. Bugün için sabit gözüken bir çok etken, koşul ve durum değişecek. Türkiye açısından fırsatlar dolu bir yakın gelecek var. Yaz boyu bir çok alanda kendi iç gündemindeki hareketlilik olmasaydı, Türkiye AB ile sonbahara yalnızca yılların değişmez dosyası Kıbrıs ile girecekti. Şimdi Kıbrıs diğer konulardaki olası olumlu gelişmelerden iyi etkilenebilir. Örneğin demokratik açılımlarında başarı ile ilerleyen bir Türkiye Kıbrıs yüzünden kolay kolay AB ile krize girmez.  Bu sefer gerçekten bir ‘teğet geçme’ durumu olabilir. Yeter ki bu ‘demokratik açılım’ gerçekçi olsun. Kültürel kimlikler ve haklardan, yargı reformuna, parti içi demokrasiden, basın özgürlüğüne her alanda Türkiye artık “sakıncasız demokrasi” olsun. Çağdaş uygarlıklar kulübünün saygın bir üyesi olsun.
Her Avrupa ülkesinin kendi ulusal gündemi AB düzeyindeki uluslararası gündem ile doğrudan iletişim içinde. Bu artık müzakere halindeki bir ülke olarak Türkiye için de öyle. Türkiye sadece kendi içine bakamaz. Ancak Avrupa ve dünyadan kopmadan ilerleyebilir toplumsal kalkınma yolunda.  AB için de Türkiye artık “öteki” değil. Sadece anlaması zor bir ülke. AB reformları, yeni bir anayasa ve Kürt sorunu gibi temel siyasal gündem maddelerinde toplumsal uzlaşma reflekslerinin
kırılganlığı anlaşılamayan bir ülke.
Değişen Dünya ve Avrupa’da Türkiye için değişim rüzgârları bir fırsat olabilir. Kötümser “hava çok rüzgârlı” der. İyimser “hemen geçer” umudundadır. Gerçekçi ise yelkenleri ayarlar, yoluna devam eder.

 

Türkiye’nin Algılama Haritası…

Türkiye’nin Algılama Haritası…

Türk insanının algılama tarzı nedir; bir başka deyişle Türk düşünce coğrafyasını nasıl tanımlamak lazım ?

Böyle bir konuda, genelleme yapmanın taşıdığı riskler ortada; ama ben yine de, doğru sorulardan yola çıkarak, Türk insanının düşünce ve davranış modlarına yönelik bazı ipuçları bulunabileceğini düşünüyorum.

Peki bu bağlamda, Prof. Nisbett’in, iki farklı uç olarak tanımladığı, bir tarafta kökü Yunan felsefesine giden, atomistik, ve nesnelere bağlı kategorilerle düşünen Batı, diğer tarafta, her şeyi kökü Konfüçyüs gibi kadim Asya felsefelerine giden, şeyleri, birbirleri ile olan ilişkileri bağlamında kendi özgün konumlarında düşünen Doğu arasında, biz Türkler nerede duruyoruz ?

Sanırım daha çok Doğu’da... 80 yılı aşkın Cumhuriyet tarihimiz boyunca, belki de en büyük yatırımımız eğitim olmasına rağmen böyle; Türk toplumu ağırlıklı olarak bu eğitimden alması gerektiği varsayılan formel mantık üzerine kurulu kategoriler ile düşünmüyor; düşünemiyor. Onun yerine, tıpkı diğer Doğulular gibi, şeyleri birbirleri ile bağlantıları içinde algılamaya ve öyle tarif etmeye daha yatkın.

Sıkça söylenilen bir söz vardır; “Türk halkı gözü ile düşünür şeklinde”... Bunun tipik göstergesidir. Türk toplumu somuttur, somut düşünür...

Bunun bir adım ötesinde ise, kategorik “ya o ya bu” Batılı yaklaşımının karşısında, toplumsal hayatımıza egemen olduğunu her adımda görebileceğimiz “hem o hem o” yaklaşımı vardır. Bu yüzden sabahtan Şinto tapınağına gidip, öğleden sonra Katolik Kilise’sinde evlenen Japonlar gibi, bir çok Türk de öğlen Cuma namazına gidip, akşam Reina’da eğlenmekte bir beis görmez. Bu yüzden muhafazakarlarımız “İnşallah”ı, çağdaşlarımız ise “bir bakalım” ı sık sık kullanır…

Bu “hem o hem o” yaklaşımının bir başka önemli göstergesi ise, Türklerin özünde “hayır” diyemeyen insanlar olmalarıdır. Radikal Gazetesi’nde Moskova’dan köşe yazıları yazan Suat Taşdemir bunu bir Rus Ekonomi dergisinden şöyle aktarıyor: "Örneğin Türkleri ele alalım: Diyelim ki bir mağazaya gittiniz, eğer aradığınız ürün yoksa, satıcı sizi o modelin az önce bittiğine inandırmaya çalışır. Tam da o modeli dün fabrikasına sipariş verdiğini, çok yakında malın geleceğini anlatır. Belki de o ürünü hiç satmamıştır! Bunun sebebi basit: Çünkü Türkler 'Hayır' ya da 'Yok' demesini bilmez!"

Ama bu “evet” dediği anlamına da gelmez; daha çok ileriye dönük “fırsatçı” bir açılımdır. Bunun nedeni kanımca bizlerin özünde Batılı manada “özgür birey”ler değil, “grup bağımlı bireyler” olmamızdır. Kısaca, parçanın bütüne tabii olduğu düşünce dünyamızın karşı tarafında ilişkilerimizin ve davranışlarımızın özgün Doğulu bağlamı vardır.

Bunun en açık görülebildiği yerlerden biri şirket toplantılarıdır: Diyelim astlarla üstlerin bir arada bulunduğu böyle bir toplantıda, bir ast, grup içerisinde oluşan fikir birliğine karşı sürekli argümanlar getiriyor.O kişinin üstünün dolaylı uyarılarına karşı bu tavrını sürdürmesi halinde söylenecek söz bellidir: “Haddini aşıyorsun... “

Bu had konusunun temelini ünlü tarihçi Stanford Shaw “ Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye” adlı kitabında tarif etmiştir. Shaw, Osmanlı toplumunda kişisel ilişkiler ve davranışların temellerini birisi “had” diğeri “intisap” olmak üzere iki temel kavrama bağlıyor, kişiler ancak “had”leri ile sınırlı olmak üzere özgürdürler diyor. İntisap ise kişinin ast - üst, zayıf - güçlü olarak karşılıklı bağımlılığını tarif ediyor.

Bugün kanımca bu temel hala güçlü bir biçimde geçerlidir. Nereden mi biliyorum ? Böyle olmasaydı toplam tirajı 3 milyonu biraz geçebilen bir basın, kamuoyu oluşturmada 70 milyonluk bir ülkede bu kadar etkin olamazdı. İtibar odaklı iş networkleri bu kadar baskın olamazdı. Gazetelerin ekonomi sayfaları bu kadar çok PR odaklı haberle dolmazdı. Siyasi partilerimiz bu kadar lider odaklı olmazdı…
Kaynak:
http://kuzguncuk.blogspot.com/search/label/ileti%C5%9Fim

İnternette Etik Sorunların Ekonomi Politik Bağlamı

İnternette Etik Sorunların Ekonomi Politik Bağlamı

“Yeni medya üzerine gelişen literatür, bu medya türlerinin sunduğu olanakların yanı sıra ortaya çıkardıkları sorunları tartışmaya da giderek önem veriyor. Bir medya türü olarak internet için de etik konular literatürde sıkça ele alınır hale geldi. Bu makale, etik konularının ekonomi politik bir bağlamı olması gerektiğinden hareket etmektedir. Bu nedenle, internetteki etik konular ekonomi politik bir bağlamda değerlendirilecektir. İnternette etik konuları arasında literatürde sıkça tartışılan telif hakları, kişilik haklarının korunması, özel yasamın gizliliği, mahremiyet, haber-reklam ayrımının belirsizleşmesi, ticari sır, veri güvenliği ve benzerleri son analizde, ekonomi politik bağlamlarında değerlendirilmesi gereken konulardır. İnternetteki mülkiyet ilişkileri, istihdam ilişkileri ve teknolojik bağımlılık gibi ekonomi politik çözümleme düzeyleri internette etik konularıyla doğrudan ilgilidir ve bu ilgiyi kurmayan etik çözümlemeler yetersiz kalacaktır. Bu bildiride iki etik konu ele alınmıştır: Mahremiyet ve telif hakları…”

Prof. Dr. Ümit Atabek’in daha önce Küresel İletişim Dergisi’nde (Güz -2006) yayınlanan makalesinin tam metni için lütfen aşağıdaki başlığı tıklayınız:

İnternette Etik Sorunların Ekonomi Politik Bağlamı

Sayfa 9 > 29
Siyasetin Stratejik Yol Haritaları
TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü'nün yayınları siyasetçilere ve siyaset kurumuna rehberlik ediyor.

YAZARLARIMIZ

Prof. Dr.
Yavuz
ODABAŞI
Prof. Dr.
Aysel
AZİZ
Prof. Dr.
Hasret
ÇOMAK
Prof. Dr.
Füsun
ALVER
Prof. Dr.
Vural
ALTIN
Prof. Dr.
Murat
ÖZGEN
Prof. Dr.
Atilla
GİRGİN
Doç. Dr.
Ahmet
KALENDER
Doç. Dr.
Ferruh
UZTUĞ
Dr. Hıfzı
TOPUZ
Doç. Dr.
Yusuf
DEVRAN
Doç. Dr.
Mustafa
ŞENTOP
Doç. Dr.
Emine
YAVASGEL
Doç. Dr.
Emre
BAĞÇE
Prof. Dr.
Erkan
YÜKSEL

Yrd. Doç. Dr.
Zuhal ÖZEL
Yrd. Doç. Dr.
Fatoş
KARAHASAN
Doç. Dr.
Emel
AKÇA
Yrd. Doç. Dr.
Esra
KELOĞLU
Dr. Bahadır
KALEAĞASI

SİYASET

SİYASAL İLETİŞİM MERKEZLERİ Dünya'da siyasal iletişim konusunda çalışma yapan pek çok merkez, enstitü, dernek ve vakıf faaliyet göstermektedir. İlgili uluslararası gelişmeleri bu kurumların sitelerinden takip etmek için tıklayınız.

İnternette Siyaset